VE SÖZ YARGIDA
Başta Uğur Mumcu cinayeti olmak üzere İstanbul ve Ankara’da gerçekleştirilen silahla öldürme ve bombalama olaylarına karışıkları gerekçesiyle polisin operasyon yaptığı İslami Hareket ile Selam/Tevhid/Kudüs ordusu militanlarının yüzlerce klasörü dolduran binlerce sayfa ifadelerinden bazı bölümleri okudunuz.
Sizleri bilmem ama ben bunca olayın içinde devlet denen aygıtın ne yaptığını merak edip durdum.
Yabancı bir ülkenin diplomat kılığına girmiş ajanları, Türkiye’de birbirinden habersiz grupları buluyor, örgütlüyor, ellerine silah ve mühimmat verip Türkiye’de eylem yaptırıyor.
Bazı ifadelerde -dikkatinizi çekmiştir sanırım- sanıklar bazı olayların bizzat İranlılar tarafından yüz yüze ya da telefonla verilen talimatlarla gerçekleştirdiklerini söylerken, bazıları için ise kendi kararları olduğunu özellikle vurguluyorlar.
Uğur Mumcu cinayetinde de verdikleri ifadelerde hep kendi kararları olduğunu belirtip, kendilerine emir ve talimat veren İranlıları işin dışında tutmaya çalışıyorlardı.
Söyledikleri kuşkusuz gerçek olabilir.
Özellikle vurgulamaları dikkatimi çekti o kadar.
Verilen ifadelere bakacak olursanız, Uğur Mumcu, kendilerini radikal İslam’a ve şeriata adamış üç-beş kişinin öfkeli anlarında gerçekleştirdikleri eylem sonucu hayatını kaybetti.
Hayatın akışı içinde normal gibi görünse de basit bir İranlı rejim karşıtına ya da Türkiye’de görevli yabancı bir diplomata suikast düzenlerken bile kılı kırk yaran örgüt militanlarının, Uğur Mumcu gibi bir isme karşı eylem yapmaya kendi başlarına karar vermiş olmaları bana normal gelmiyor.
Kaldı ki dünyanın her yerinde yasa dışı oluşumlar, gizli servislerle olduğu gibi, organize suç şebekeleri ile de içiçe yaşamak zorundadır.
Normal hayat döngüsü içinde, hukuk kuralları ile olağan yaşantısını sürdüren insanların genel geçer kuralları ne ise, yerin altındaki karanlık dünyanın kuralları da orada bulunanlar için geçerlidir.
Bu kısa tespitten sonra, polis tarafından yakalandıktan sonra gerekli işlemleri yapılan, ifadeleri alınan, yer gösterme tutanakları düzenlenen, uzmanlarca hazırlanmış raporlarla savcının önüne çıkarılan isimlerin daha sonra neler yaşadıklarına bakalım.
Öncelik İslami Hareket Örgütü’nde.
Uğur Mumcu cinayetinin işlendiği 24 Ocak 1993 tarihinden bir gün önce yapılan operasyonla yakalanan, polis ve savcılık tarafından sorgulandıktan sonra mahkemeye çıkarılan İslami Hareket örgütü militanları cezaevine gönderildi.
TBMM Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’nun çalışmaları sırasında ziyaret ettiği gibi çoğu Bandırma Cezaevi’ne gönderildi.
İrfan Çağrıcı, Mehmet Ali Şeker ve Ekrem Baytap gibi isimler polis için önemliydi. İstanbul’da gerçekleştirdikleri araçların altına bomba koyma eylemleri ve anlattıkları bazı olayın çözülmesine yaradı ancak Uğur Mumcu cinayeti ile ilişkilendirilemediler.
Uğur Mumcu cinayetinin hemen ardından özellikle siyasilerin yaptığı açıklamalar umut kaynağı olsa da polis ve dönemin DGM savcıları aksi yönde düşünüyordu. Onlara göre, Uğur Mumcu cinayetinden bir gün önce gözaltına alındıklarını iddia ettikleri İslami Hareket Örgütü’nün Mumcu cinayeti ile ilişkisi yoktu.
İslami Hareket Örgütü ile ilgili olarak İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı tarafından 1993/200 numarasıyla açılan soruşturma İstanbul 3. No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görüldü.
1993/205 Esas, 2000/154 Karar sayılı davada İstanbul 3. No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi heyeti 24 Temmuz 2000 tarihinde kararını verdi.
Davada maktul (öldürülen) olarak Mehmet Çetin Emeç, Aydın Sinan Ercan, Turan Dursun ve Ali Akbar Gorbani olarak görülürken, müşteki olarak 18 kişi bulunuyordu.
Aralarında İrfan Çağrıcı, Mehmet Yıldırım, Mehmet Ali Şeker, Ekrem Baytap, Ayhan Usta gibi isimlerin de bulunduğu 45 kişi hakkında mahkeme son kararını verdi.
İstanbul 3 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne göre sanıklar, 1992 yılı ve öncelerinde anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs etmek, yasadışı silahlı çete İslami Hareket isimli çetenin sair efradı olmak, yasadışı silahlı çete İslami Hareket isimli çetenin hal ve sıfatlarını bilerek yardım etmek suçunu işlemişlerdi.
İstanbul 3 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi sanıklardan İrfan Çağrıcı’yı Türk Ceza Kanunu’nun 146. Maddesi’nin 1. Fıkrası uyarınca Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkmak suçundan idam cezasına çarptırdı. Mahkeme, Çağrıcı’nın işlediği suçlardan pişmanlık duymaması, aksine Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin yetkisini reddetmesini de göz önüne alarak indirim de yapmadı.
Mahkeme, Ekrem Baytap, Mehmet Ali Şeker, Cengiz Sarıkaya ve Tamer Aslan hakkında da İrfan Çağrıcı gibi anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkmak suçundan idam cezası verdi, cezayı müebbet hapis cezasına çevirdi.
İstanbul 3 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, sanıklardan Rıdvan Çağrıcı, Gül Arslan, Ziver Kartal, Mehmet Okatan, Hüsnü Yazgan, Mehmet Kaya, Kutbettin Gök, Mehmet Zeki Yıldırım, İhsan Deniz ve Mehmet Zeki Deniz’i yasadışı örgüt üyesi olmak suçundan indirim maddelerini de dikkate alarak 12 yıl 6’şar ay hapis cezasına çarptırdı. Abdülkerim Yağmur ve Mehmet Salih Yıldız’a yine indirim maddelerini dikkate alarak yasadışı örgüt üyelerine yardım ve yataklıktan 3 yıl 9’ar ay hapis cezası verdi.
Yasadışı örgüt üyesi olmakla suçlanan Abdürrahim Aksoy, Mehmet Emin Baş, Nazlı Baytap, Sait Engin, Ali Akyüz, Muhyettin Yıldırım, Mehmet Saki Ekmen, Habib Yıldız, Serdar Altun ve Adnan Günaydın ile yardım ve yataklık etmekten yargılanan Necdet Ari, Mehmet Salih Teymur, Feyzullah Oktay, Halit Bilen, Abdullah Arpa, Abdullah Demir, Abdullah Baş, Sadullah Baş ve Hasine Yağmur’un delil yetersizliğinden beraatlerine karar verildi.
Mahkeme heyeti Necmi Aslan, Mehmet Şah Çınar, Yusuf Altun, Abdülaziz Ocakhanoğlu, Fahrettin Baytap, Mehmet Can Direk ve Ayhan Usta hakkındaki suçların ise zaman aşımına girdiğine karar verdi. (BELGE-87)

KELEPÇELİ TUVALET KARARI
Aslında her şey yukarıda yazıldığı gibi kendi haline olup bitmedi. Uğur Mumcu cinayetinin konu bile edilmediği İslami Hareket Örgütü’nün İstanbul 3 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki duruşmalarında zaman zaman gergin anlar da yaşandı.
Örneğin, 21 Haziran 2000 gününde görülen 49. celsede sanıklar, avukatlar ve mahkeme heyeti arasında kelepçe ve tuvalet tartışması yaşandı.
Aralarında İrfan Çağrıcı’nın da bulunduğu bazı sanıklar ellerinde kelepçe ile tuvalet ihtiyaçlarını görmeye zorlandıkları gerekçesiyle duruşmaya çıkmama kararı aldı. Bu kararı da avukatları aracılı ile mahkeme heyetine ilettiler.
Bu olayla ilgili mahkemenin aldığı karar tutanaklarına şöyle yansıdı:
“….. KARAR
Bir kısım tutuklu sanıkların Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne getirildiklerinde tuvalet ihtiyaçlarını karşılamak isteklerini güvenlik elemanlarına ilettiklerinde, kelepçeleri açılmadan bu ihtiyaçlarının karşılanmasına izin verilmesi nedeniyle, bir kısım tutuklu sanıkların tuvalet ihtiyaçlarının o şekilde karşılanması nedeniyle duruşma salonuna da kelepçeli olarak girmek istemeleri ve ayrıca, Sanık İrfan Çağrıcı vekili Av. Abdurrahman Sarıoğlu’nun sanıkların tuvalet ihtiyaçlarının giderilmesi bakımından kelepçelerinin açtırılmasını mahkemeden talep etmesi karşısında, sanıkların duruşma salonu dışındaki güvenliklerinin sağlanması ve güvenlik önlemlerinin alınması mahkememizin görev alanına girmediğinden bu konuda güvenlik önlemlerini etkileyici olarak olumsuz sonuçlar doğurabilecek karar alınmasına da yasal olanak bulunmadığından sanık İrfan Çağrıcı vekili Avukat Abdurrahman Sarıoğlu’nun bu konudaki isteminin REDDİNE oy birliği ile karar verilerek açıklandı, açık yargılamaya devam olundu…..”
Aslında bu tartışma bir önceki celsede başlamıştı. 22 Mayıs 2000 tarihinde görülen 48. Celsede sanık avukatları kelepçe ile tuvalete gitme sorununu mahkeme heyetine iletmiş, bugün bile tartışmaya açık olabilecek sözler söylemişlerdi.
Mahkeme salonunun dışında elleri kelepçelenen sanıklar, tuvalete bile kelepçe ile götürüldüklerine göre, mahkeme salonunda da kelepçe ile tutulmalarını istediler. Mahkeme heyeti ise salonda kelepçesiz bulunmanın usul gereği olduğunu söyledi.
Bu tartışma sürerken, İrfan Çağrıcı’nın vekili Avukat Abdurrahman Sarıoğlu’nun ağzından şu sözler döküldü: “….. Kelepçeli tuvalet ihtiyacı için götürülen sanıklar bir Müslümandır, laik değildir, bunlar namaz kıldıkları için iç çamaşırlarının temiz olması gerekir, bu tutanağa geçirilsin…..”
Buradan kolayca şu sonuç da çıkarılabilir.
Eğer sanıklar laik ise tuvalete elleri kelepçeli götürülebilir.
Demek ki sorun hak, hukuk değil, laik ya da Müslüman olmak…
Bu konuda bir başka örnek daha var.
İslami Hareket Örgütü’nün İcra Şurası Üyesi ve örgütün en önemli isimlerinden İrfan Çağrıcı’nın mahkemedeki tutumuyla ilgili.
30. celsenin yapıldığı 5 Mart 1997 tarihi.
2. Ocak 1997 tarihli duruşmada, alınan karar gereği İrfan Çağrıcı’nın yer göstermesine ait polisin çektiği vido kasetin izlendiği, buna ait tutanak konusunda İrfan Çağrıcı’nın görüşü soruldu. Tutanağa göre o anlar şöyle yaşandı: ….. “Sanık İrfan Çağrıcı’dan soruldu: Cevap vermiyorum dedi. Sanığın oturarak konuşmasına karşın mahkeme başkanınca ayağa kalkarak sorulan sorulara cevap vermesi gerektiği hatırlatıldı. Sanık ben mahkemenin karşısında ayağa kalmak istemiyorum dedi. Bunun bir saygısızlık olduğunun hatırlatılmasına karşın sanık ayağa kalkmıyorum dedi. Tekrar soruldu: Ben bizi mahkemeye getirenlerin davranışlarına karşıyım dedi…” Mahkeme gün sonunda verdiği kararla İrfan Çağrıcı’yı uyardı.
İRFAN ÇAĞRICI BİLMECESİ
İrfan Çağrıcı İslami Hareket Örgütü kadar, Türkiye’deki radikal İslamcı örgütlenme açısından da önemli bir isim.
Çağrıcı, Kadıköy sahilinde gezerken polisler tarafından yakalandı.
Yakalandığında üzerinde Rasim Ayar adına düzenlenmiş, kendi resminin bulunduğu nüfuz cüzdanı ile Memduh Fıratlı adına düzenlenmiş MİT Müsteşarlığı’na ait sahte kimlik vardı. İzmit’teki evinde yapılan aramada çok sayıda isme düzenlenmiş kimlik kartları bulundu.
Yakalandıktan sonra örgüte ait silah ve mühimmatların yerini göstereceğini söylemesi üzerine Şile Ormanları’na gidildi. Burada ani bir hareketle uçurumdan atlayıp sık ormanların içinde kaybolmak istedi. Polis tarafından kolundan vurularak yakalandı. Belgrad Ormanları’nda örgüte ait silah, cephane, patlayıcı ve mühimmatlar yer göstermesi üzerine bulundu.
Liseye gitmeye başladığında İran devrimi yapıldı.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Dili Edebiyatı Bölümü’nü maddi olanaksızlıklar yüzünden terk etti.
O dönem gittiği Kur’an kurslarının ardından, üniversite yıllarında da devam ettiği sohbet toplantılarında Müslüman Kardeşler Örgütü liderlerinin yazdıklarından etkilendi.
İlk kez kendi olanakları ile 1982 yılında İran’a gitti.
15 günlük gezisi sonunda İran’daki gözlemleri onu memnun etmedi.
14 Mart 1993 tarihinde İstanbul polisine verdiği ifadede, İran dönüşü Türkiye’nin bir Darul Harp (İslam’ın uygulanmadığı, İslam’ın uygulanması için savaşılabilecek ülke) olduğuna, teokratik bir yönetime sahip, İslam esaslarını tam uygulayan bir devletin kurulması gerektiğine karar verdi.
17 arkadaşı ile biraraya gelerek adına HİZBULLAH dedikleri örgütü kurdular.
Örgütün Genel Emiri olarak da Hüseyin Galip Kod ismi ile kendi seçildi.
Selim Gürcan isimli örgüt arkadaşının önerisi üzerine İran’ın İstanbul Başkonsolosluğu ile temas kurmaya karar verdiler.
Selim Gülcan’ın o dönem İstanbul Başkonsolosu olan Muhammed Tahiri ile yaptığı görüşme sonucu, Tahiri’nin Türkiye’de yardımcı olamayacağını, ancak İran’a gitmek isterlerse yardımcı olabileceğini söylemesi üzerine İran’a gitmeye karar verdiler.
1983 yılı Mart ayında kaçak yollardan İran’a gittiler.
Sınırda İran polisine yakalandılar. Tutuklanıp cezaevine götürülürken ceplerindeki telefon numarasını görevliye verip bu numarayı aramasını ve durumlarını anlatmalarını istediler.
Cezaevindeki 20. günlerinde tahliye edilerek Tahran’a gönderildiler.
Tahran’daki karakolda kendilerini iki kişi karşıladı.
Birinin ismi Haşimi’ydi. Diğeri ise çok tanıdık bir isimdi, Nasır…
Tahran’da 5 gün kaldıktan sonra Kum kentine götürüldüler. 2-3 gün silah eğitimi aldılar. Ardından 2 gün poligonda atış eğitimi aldılar. Yeniden Tahran’a dönüp 2 gün daha kaldılar. Burada tanıştıkları Ahmet Kerimi’den silah ve para istediler.
Ahmet Kerimi ise Türkiye’ye geleceğini ve bu konuları orada konuşacaklarını söyledi. Geldikleri gibi kaçak yoldan Türkiye’ye döndüler.
Ve sonra Türkiye’de çeşitli gasp ve araba çalma olaylarına karıştılar.
Gasp yoluyla daktilo elde ettiler ve bununla örgütlerinin tüzüğünü yazdılar.
İşlenen suçlar ve bazı örgüt militanların bu suçlardan yakalanması üzerine yeniden yasadışı yollardan İran’a giden İrfan Çağrıcı, 1987 yılının Eylül ayında İranlı istihbaratçıların kendi resmi bulunan ama Rahmani Pur ya da Rahmani Pour adına düzenlenmiş pasaport ile Türkiye’ye döndü.
İranlılardan aldığı para ile İstanbul Küçükyalı’da ev tutan İrfan Çağrıcı, İranlıların resmini verdiği bir kişiyi araştırırken yaptıkları hata nedeniyle yeniden İran’a kaçtı.
Bir süre sonra yine kendi resmi bulunan İsmail Naki ya da Naki İsmaili adına düzenlenmiş başka bir pasaport ile Türkiye’ye döndü.
İfadelerinde, İran’da kaldığı süre içinde takip, gözlem, şehir tanıma, silah, tahrip, fotoğraf gibi dersler gördüğünü söyleyen Çağrıcı, 1990 yılının Ocak ayında Savama ajanı olarak bildiği kişilerin kendisini arayarak buluşmak istediklerini söyledi.
Savama ajanları ile Ataköy’de bulunan Atrium önünde buluştuklarını anlatan İrfan Çağrıcı, daha sonra Ataköy’deki evlerine bu şahıslar tarafından çanta içinde 9 adet tabanca, el bombası, lav silahı, mermi şarjör, 50 kg kadar plastik patlayıcı, TNT kalıpları, saniyeli fitiller getirdiklerini söyledi.
Bu arada para vererek kandırdıkları PTT görevlisi aracılığı ile İranlıların istediği kişilerin telefon kayırlarına ulaştıklarını da söyleyen İrfan Çağrıcı, 1990 yılının Şubat ayında Bakırköy PTT’si önünde buluştuğu İran’dan tanıdığı Ahmet Kerimi’nin kendisini uyararak şu anda çalıştığı İranlılara güvenmemesi gerektiğini vurguladığını anlattı.
İrfan Çağrıcı bu görüşmeyi ifadesinde “….. Ahmet Kerimi, (şayet sen grubunla ilerlemek istiyorsan Türkiye’de ses getirebilecek kamuoyunun dikkatini çekebilecek bir eylem gerçekleştirirsen, biz sana daha çok yardım eder, grubunun da genişlemesini sağlarız) şeklinde bir teklif getirdi. Ben bu teklif üzerinde düşünürken, ilk buluşmamızdan birkaç gün sonra tekrar yine aynı yerde Ahmet Kerimi ile buluşmaya gittim. Bu buluşmada ben yine yalnızdım. Ahmet Kerimi’nin yanında ise Haşimi ile Mühendis vardı. Onlarla buluşarak yine dolaştık. Hatta yemek yedik. Yemek esnasında yukarıda arz ettiğim teklifi yine dile getirdi, ben de kabul ettim. Daha sonra ben teklif üzerinde biraz düşündükten sonra, üçüncü buluşmamızda Ahmet Kerimi’ye bir öneri götürerek dedim ki ses getirecek eylem basın çevresinden olabilir mi diye sordum o da bana (olur Hürriyet Gazetesi civarından olursa daha çok ses getirir) dedi. Ben de bunun üzerine Simavi, Oktay Ekşi ve Çetin Emeç’in ismini vererek bunlardan biri olabilir mi diye sordum. (O da olur hangisi kolayınıza gelirse ona karşı eylem koyun) diye bana söyledi…..” diye anlattı.
Bu görüşmenin ardından 7 Mart 1990 günü Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç ve şoförü Sinan Ercan Emeç’in Bakırköy’deki evinin yakınında silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
Zaten İrfan Çağrıcı da ifadesinde bu ve başka cinayetleri nasıl işlediklerini anlatarak üstlendi.
Bu kitabın konusu Uğur Mumcu cinayeti olması açısından detaylarına girmediğim bu cinayet de Türkiye’nin gündemi oldu.
İşte bu cinayetleri işlediğini ifadesinde anlatan İrfan Çağrıcı, bir süre sonra Ahmet Kerimi’nin isteği üzerine 1990 yılının Ekim ayında Kadıköy PTT’si önünde yeniden buluştuklarını söyleyerek o günü şöyle anlattı:
“….. Kadıköy PTT’si önünde anlaşmamız gereği buluştuk. Bu buluşmamıza Ahmet Kerimi bana bundan böyle İran’da eski konumunu kaybettiğini, bana ve bazı arkadaşlarıma yardımcı olamayacağını bildirerek, yanında getirdiği İsmini daha sonradan Muhsin Karger Azad olarak öğrendiğim şahısla beni tanıştırarak bundan böyle İran ile olabilecek ilişkilerde bunun vasıtasıyla sağlanabileceğini görüşmeleri Muhsin Karger Azad ile yapmam gerektiğini söyleyip, kendisi ile olan ilişkimizi Muhsin Karger Azad’a devretti.
Bu arada yeni ilişki Muhsin Karger Azad bana konuşma sırasında geçmişimizin inişli çıkışlı olduğunu, Mustafa ve Ali ile bozuşup Ahmedi Kerim ile ilişkiye girmemizin İran için bir rahatsızlık yarattığını, bu rahatsızlığın tasfiye edilmesi gerektiğini, bu ilişki düzeyinin düzenlenmesi için de daha önce Mustafa ve Ali’den teslim aldığım silah ve mühimmatlar ile İran’da bulunduğum sırada tanzim edilip verilen İran pasaportlarını da geri vermem gerektiğini söyledi. Ben de bu konuyu düşüneceğimi Muhsin Karger Azad’a bildirdim.
Başka bir buluşmamızda Muhsin Karger Azad beni Macit Sahadkar’la tanıştırdı. Yine gündem bende bulunan silah ve malzemelerle birlikte pasaportların teslimi konusu bu defa Macit Sahadkar gündeme getirilip tekrar istendi. Ben de bu konuyu arkadaşlarımla görüştükten sonra kendilerini bilgilendireceğimi söyledim. Böylece ayrıldık. Daha sonra arkadaşlarımla silahların teslimi konusunu kendi aramızda tartıştıktan sonra teslimine karar verdik…..”
İsim size de tanıdık geldi mi?
Muhsin Karger Azad…
Türkiye’deki resmi görevi muavin konsolos.
Resmi evraklara göre diplomatik yoldan Türkiye’ye giriş tarihi 8 Şubat 1991.
Oysa aynı isim 1990 yılının Ekim ayında Kadıköy PTT’si önünde İrfan Çağrıcı ile buluşup, daha önce verilen silah ve mühimmatlar ile İran pasaportlarını istiyor.
İrfan Çağrıcı’yı bu kadar geniş anlatmamın nedeni de işte bu karmaşık ilişki yumağı.
Bir yanda İslami Hareket örgütüyle ilişkide olan İranlı ajanlar, bir bakıyorsunuz Tevhid/Selam/Kudüs ordusu soruşturmasında da başrolde…
İrfan Çağrıcı karar verdikleri üzere silah, mühimmat ve pasaportları Muhsin Karger Azad’a teslim ediyor.
Teslim edişini, İstanbul emniyetinde verdiği ifadede, “…..1990 yılı Aralık ayı içerisinde Muhsin Karger Azad bana malzemeleri Beşiktaş ilçesi Ihlamur. Yokuşu’na getirmememi istedi. Ben de yanıma ARİF (K) TAMER ASLAN’ı alarak spor çantası içerisine yerleştirdiğim M-10 45’lik İNGRAM tam otomatik tabanca, 9 mm Çaplı Tauruz Marka tabanca, 7.65 mm çaplı Lama marka tabanca, UZİ MP 5 tam otomatik tabancalar ile el bombaları ve İran makamlarınca tanzim edilip bize verilen pasaportları da bu çanta içerisine koyarak Beşiktaş ilçesi Ihlamur Yokuşu Emirhan Caddesi üzerinde bulunan 8/1 sayılı Avarsaray Apt. oto parkında İran Başkonsolosluğuna ait siyah renkli Yeşil Diplomat plakalı Mercedes marka oto içerisinde yanımda örgüt mensubu Arif (K) TAMER ASLAN olduğu halde MUHSİN KARGAR AZAD ile MACİD SAHADKAR’a teslim ettim….” diye açıkladı.
21 Aralık 1992 tarihinde İstanbul Koşuyolu’nda örgütün İcra Şurası’nı seçtiklerini belirten İrfan Çağrıcı, Abdullah Yiğit, Ekrem Baytap, Zübeyir Gümüş, Mustafa Kayacan ve kendisinin İcra Şurası’na seçildiğini ve örgütün isminin de İSLAMİ HAREKET olarak değiştirildiğini anlattı.
30 Aralık 1992 tarihinde Muhsin Karger Azad’ın talebi üzerine buluşmak için Ankara’ya gittiğini belirten İrfan Çağrıcı, saat 17.00 sıralarında Küçükesat Merkez Camii’nde buluştuklarını söyledi.
Camiden çıkarak yukarı doğru biraz yürüdüklerini, Hürriyet Apartmanı’nın yan giriş kapısından girerek merdivenlerden 2. kata çıktıklarını ve 3 nolu daireye girdiklerini vurgulayan İrfan Çağrıcı, “….. Burada 45-50 yaşlarında, sakallı, iyi Türkçe bilen bir şahıs da vardı. Biz burada Muhsin Karger Azad ile konuşurken, bir de yine resimlerinden teşhis ettiğim Majid Sahadkar bizim konuşmamıza katıldı. Bu arada Ali Ashraf’ı da bir ara bu evde gördüm. Ben konuşmam sırasında Muhsin Karger Azad’a bize sahip çıkmadıkları ve İran’ın menfaatine gelen konulara eğildiklerini ileri sürüp yine set bir tavırla konuşma yaptım. Bunun üzerine yaşlı olarak eşkâlini verdiğim şahıs, gayet yumuşak bir ses tonu ile (Sen daha İran devletini tanımamışsın. İran devleri kendisine sevgi ve sempati duyan herkese sahip çıkar. Siz bu tavırlarınızdan vazgeçin, konuşun anlaşın) diye telkin edici sözler söyledi.
Daha sonra söze karışan Majid Sahadkar, bana (siz kendinizi ne zannediyorsunuz, benim Türkiye’de iş yaptıracağım sizin gibi 5-19 grubum var. Ben bu işi yaptırsam onlara da yaptırırım ama bizim gayemiz bozulan ilişkimizin yeniden hayata geçirilmesidir. Onun için sizinle burada buluşmak için randevulaştık) dedi.
Bu tür konuşmalarla sizinle biz bir yere varamayız diyerek ben ve TAMER ASLAN bu adresini verdiğim evden ayrıldık. Bu konuşma esnasında da bize eylem için herhangi bir teklif getirmediler…..” dedi. (BELGE-88)

Benim gibi sizin de aklınıza, İrfan Çağrıcı’nın bu kadar anlatım, adres belirtmesi yaparken güvenlik güçleri ne yaptı? sorusu geldi sanırım.
Polis İrfan Çağrıcı’nın anlatımı üzerine belirtilen adrese gitti. Adres, Gökçek Sokak Küçükesat Ankara’yı gösteriyordu. Sözü edilen 8 numaralı apartmanın 3. Katı Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Gürsel Barlas’a aitti.
Barlas emniyette verdiği ifadede, apartmanın 3 nolu dairesinin kendilerine ait olduğunu, aynı apartmanın 4 nolu dairesinde ise annesinin oturduğunu söyledi.
Gürsel Barlas 3 nolu daire için 20 Mart 1996 tarihinde verdiği ifadesinde şunları söyledi:
“….. Küçükesat Reşit Galip Caddesi No: 9/3 sayılı daire bize ait olup, aynı adresin 4 nolu dairesinde annem Nuran Barlas ikamet etmektedir. Ben tarihten kısa bir süre önce evlenerek aynı caddenin arka tarafında bulunan Gökçek Sokak no:8/10 sayılı yerde ikamet etmekteyim. Ben annemle kaldığım süre içeresinde aynı adresin yani Reşit Galip Caddesi Nu: 9/4 sayılı yerde birlikte ikamet ediyorduk. 4 nolu daire bize ait olduğu için boş kalmaması amacıyla zaman zaman değişik şahıslara kiraya verdik. Ancak kiraya verdiğimiz şahıslar arasında İran uyruklu bir şahsa kiralamadık, burada bir yanlışlık olduğu kanaatindeyim. Halen annemin ikame etmekte olduğu dairenin bulunduğu binanın alt kısmında bulunan ve 7 kapı numarası bulunan yıkılıp yerine yeni bina yapılan binada eski tarihlerde İRNA (İran Haber Ajansı)’nın bulunduğunu biliyorum. Ayrıca annemin ikamet ettiği binanın üst kısmında bulunan 11 kapı numarasını ihtiva eden binada İran Konsolosluğu’nda görevli diplomatın 6 numaralı dairesinde ikamet ettiğini biliyorum. Ben de Dışişleri Bakanlığı’nda görev yaptığım için zaman zaman diplomat plakası ile gelip gittiği için dikkatimi çekmişti. Benim şahsi kanaatim bizim binanın alt kısmında bulunan İRNA (İran Haber Ajansı veya üst kısımda bulunan İranlı diplomatın ikamet ettiği daire olabileceği hususunda tahmin yürütmekteyim. Ben annemle kaldığım süre içerisinde yukarıda da belirttiğim gibi İran uyruklu herhangi bir şahsa evimizi kiraya vermedik…..”
Kendisine gösterilen resimlerden 11 numaralı binada kalan İranlı diplomatın Mustafa Deghan Firuzabadi olduğunu tespit eden Gürsel Barlas, diplomatın 06 CF 223 plakalı yeşil renkli Peugeot marka araç ile gidip geldiğini de söyledi. (BELGE-89)

İrfan Çağrıcı bilerek eksik adres vermiş olabileceği gibi, dikkat etmediği için binaları da karıştırmış olabilir.
Peki, onca bombalama, cinayet eylemini taşeron kiralayarak yaptıran bir güç, acaba söylenen evi başka bir Türk taşeron adına da kiralamış olamaz mı?
Bilmiyoruz….
İrfan Çağrıcı, Çetin Emeç, Sinan Ercan, Turan Dursun cinayetleri, Sedat Simavi’nin kabrine bomba koyulması, İranlı Halkın Mücahitleri Örgütü mensubu Ali Ekber Gorbani’nin kaçırılması, Gorbani’nin Yalova’da kiralanan eve götürerek İran ajanlarınca sorgulanması ve sonrasında öldürülmesi olayına da karıştığı gerekçesiyle yargılandı.
YARGITAY DA ONADI
Yukarıdaki tartışmalar ve benzerlerinin yaşandığı İslami Hareket Örgütü davası 24 Temmuz 2000 tarihinde İstanbul 3. No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği kararla bir sonuca ulaştı.
Ancak bu hukuki sürecin tamamlandığı anlamına gelmiyordu.
Çünkü devanın sonucuna itiraz edilmiş ve dosya Yargıtay’a gönderilmişti.
Yargıtay’a gönderilen dava dosyası konu ile ilgili olan Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne gitti. Daire, kendisine gönderilen dosyayı duruşmalı olarak inceledikten sonra 2001/2696 esas, 2002/431 karar ve 9/112225 tebliğname numarası ile kararını açıkladı.
Kararda, “…..İstanbul 3 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesince 24.7.2000 gün ve 1993/205 esas, 2000/154 karar sayılı hükmün duruşmalı olarak sanık İrfan Çağrıcı ve sanık vekili tarafından temyiz edilmesi ve CMUK’nun 305/l. maddesi gereğince de re’ sen temyize tabi olması nedeniyle ilgili dava evrakının C. Başsavcılığınca tebliğname düzenlenerek daireye gönderilmesi üzerine, duruşmalı olarak yapılan inceleme sonunda aşağıdaki karar tespit edildi:
Hazırlık soruşturması ile kamu davasının açılmasında usul ve yasa hükümlerine uyulduğu, (Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile 2845 sayılı yasa hükümleri) mahkemenin yer ve madde itibariyle kamu davasına bakmaya yetkili olduğu, kanuna uygun olarak teşekkül ettiği ve kurulu oluşturan hâkimlerin hükme katılmalarına engel hallerinin bulunmadığı, duruşmalarda C. Savcısının hazır olduğu; açık yargılama kurallarına uyulduğu; Hükmün gerekçesi olduğu; savunma hakkının kısıtlanmadığı; re’sen de temyize tabi olan hükmün sanık vekili tarafından temyiz edildiğinin, öncelikle belirlenmesini müteakip hükmün esas yönünden incelenmesine geçildi…..” denildi.
Yargıtay 9 Ceza Dairesi bütün bu incelemeleri sonucunda, İstanbul 3 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin sanıklar için verdiği cezalar için şu sonuca vardı:
…..
“….. Sanık İrfan Çağrıcı, Tamer Arslan, Mehmet Ali Şeker, Cengiz Sarıkaya ve diğer sanıklar Rıdvan Çağrıcı, Ziver Kartal, Mehmet Okatan, Gül Aslan haklarındaki hükmün oybirliğiyle M. Zeki Deniz hakkındaki hükmün ise oyçokluğu ile ONANMASINA,
Sanıklar Hüsnü Yazgan, İhsan Deniz, Ekrem Baytap ve Kudbettin Gök vekilleri ile sanık Hüsnü Yazgan’ın ileri sürdükleri temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan sanık Ekrem Baytap yönünden re’sen de temyize tabi hükmün bu sebeplerden dolayı istem gibi BOZULMASINA, sanıklar Mehmet Kaya, İhsan Deniz, Hüsnü Yazgan, Kudbettin Gök, Ekrem Baytap yönünden tayin olunan ceza miktarı itibarı ile kazanılmış haklarının saklı tutulmasına 28.2.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi…..” (BELGE-90)

PARALI ASKER ABDULLAH ÇETİN
Kendini paralı asker olarak tanıtan ve Uğrum Mumcu’nun aracının altına yerleştirilen bombayı kendisinin yaptığını iddia eden Abdullah Argun Çetin’i hatırlarsınız.
1982 yılında da paralı asker olmaya karar verdiğini syleyen Çetin, 1984’te Fransız lejyonuna katıldığını ve 1989 yılına kadar Fransız lejyonunda eğitim aldığını iddia etmişti. 1989’dan itibaren serbest paralı asker olarak çalışmaya başladığını söyleyen Abdullah Argun Çetin, Azerbaycan ve Türkiye’nin güneydoğusunda görev yaptığını, Uğur Mumcu cıvalı fünye ile patlatılan C-4 plastik patlayıcı ile öldürüldüğünü ve cıvalı fünyeyi hazırlayanın da kendisi olduğunu öne sürmüştü.
Abdullah Argun Çetin’in yalanlarını ilk olarak o dönem ARENA programını yapan usta gazeteci Uğur Dündar ortaya çıkarmıştı.
ARENA ekibi, Abdullah Argun Çetin’in anlattıklarını emniyetteki bilgiler, yargıdaki dosyalar ve uzmanların açıklamalarından araştırmış ve Çetin’in eşine zor rastlanılır bir yalancı olduğu ve Susurluk’u yanlış yönlendirme çabası içinde bulunduğu kanaatine varmıştı.
ARENA, araştırma sırasında Abdullah Argun Çetin’in emekli müşavir olan babası Osman Çetin’e de ulaşmış ve kamuoyunu yanıltmayı iş edinen Abdullah Argun Çetin’in dolandırıcılık suçundan cezaevinde yattığını ve kredi kartını kullanarak, erkek kardeşini bile çarptığını ve en önemlisi ruh hastası olduğunu, ruhsal tedavi gördüğünü, doktorlarının adı ile birlikte tespit etmişti.
İşte o Abdullah Argun Çetin Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili de yargılandı.
Abdullah Argun Çetin için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı 11 Aralık 199 tarihinde 1998/243 esas numarası ile Uğur Mumcu’nun taammüden öldürülmesi suçuna ferri fail olarak katıldığı iddia edilerek TCK’nun 450/4, 65/3, 313/1, 2 ve 5. maddelerinden cezalandırılmasını istedi.
Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 1998/197 esas 2000/170 sayılı yargılamanın 5 Aralık 2000 günlü oturumunda gerekçeli karar açıklandı.
Mahkeme, Abdullah Argun Çetin için taammüden adam öldürmek suçuna iştirak etmek ve cürüm işlemek için oluşturulan teşekküle iştirak etmek suçlamasıyla yargılanmasında şu kararı verdi:
“…..Mahkememiz davası sanığı Abdullah Argun Çetin’in Uğur Mumcu cinayetine iştirak ettiği iddiası ile açılan bu dava ve halen Ankara 2 Nolu DGM de derdest bulunan 2000/102 esas sayılı davanın sanıkları Hasan Kılıç ve arkadaşları hakkında Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayına katıldıklarının iddia edildiği, her iki dava arasında fiili ve hukuki irtibat bulunduğu anlaşıldığından CMUK’un 4. maddesi uyarınca davanın BİRLEŞTİRİLMESİNE, muamelelerin Ankara 2 Nolu DGM 2000/102 esas sayılı dava dosyası üzerinden yürütülmesine, esasın bu şekilde kapatılmasına, dosyanın 2 Nolu DGM’ye gönderilmesine dair yargı yolu açık olmak üzere, isteğe aykırı olarak oy birliği ile DGM Cumhuriyet Savcısı Hamza Keleş huzurunda verilen karar, sanığın yokluğunda müdahil vekilleri Av. Halit Sevinç ile Av. Emin Değer’in yüzlerine karşı açıkça okunup usulen anlatıldı…”
Ankara 1 No’lu DGM’nin bu kararından sonra paralı asker Abdullah Argun Çetin’in dosyası Ankara 2 No’lu DGM’ye gönderilerek Tevhid/Selam/Kudüs Ordusu dava dosyasıyla birleştirildi.
Ankara 2 No’lu DGM’de görülen dava sonunda mahkeme heyetinin gerekçeli kararında Abdullah Argun Çetin’in Uğur Mumcu cinayetine katılması konusunda şu hususlar vurgulandı:
“….. Ferhan Özmen ile Necdet Yüksel, gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayını firari sanık Oğuz Demir ile birlikte planlayıp gerçekleştirdiklerini itiraf etmişler, 16.6.2000 günü de Eskişehir Özel Tip Cezaevi’ne giden DGM Savcısı’na Uğur Mumcu’nun öldürülmesi eylemine katıldığını belirten Abdullah Argun Çetin’i tanımadıklarını, yalan söylediğini ve bu eylemde Abdullah Argun Çetin’in hiçbir şeklide rolünün bulunmadığını beyan ettiler. Bu deliller karşısında sanığın, Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayına herhangi bir şeklide iştirak ettiği hususu sübuta ermemiş, kuşkulu kalmıştır. Çağdaş Ceza Yargılamasında “kuşkudan sanık yararlanır, kuşku sanık lehine yorumlanır, kuşkunun bulunduğu yerde sanığa ceza verilemez” ilkeleri uygulanmaktadır. Bu gerekçelerle sanığın, gazeteci – yazar Uğur Mumcu’nun taammüden öldürülmesi eylemine feri-maddi fail olarak katılmak suçundan dolayı kanıt yetersizliği nedeniyle beraatine karar verilmiştir.”

Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 2000/112 esas 2000/1 sayılı kararına göre, maktul Uğur Mumcu’nun taammüden öldürülmesi olayına fer’i fail olarak iştirak etmek ve cürüm işlemek için oluşturulan teşekküle üye olmak suçundan Abdullah Argun Çetin için verilen beraat kararı, gönderildiği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da uygun bulunarak, dava dosyasını inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 2002/1641 esas, 2002/2178 karar sayısı ile de onandı. (BELGE-91)
Böylece gerek Susurluk gerekse Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadeler ile Türkiye’de bir anda gündem oluşturan Abdullah Argun Çetin’in de aslında cinayete hiç karışmadığı belgelenmiş oldu.
Devamı var…
iletişim: serdarozdeniz@hotmail.com
Yayınlanan bölümler:
Bölüm 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm 9. Bölüm 10. Bölüm 11. Bölüm 12. Bölüm 13. Bölüm 14. Bölüm 15.





