İLK VE SONSÖZ

“Gazeteci yazdığından değil, yazmadığından kazanır…”

Hala kulaklarımdaki bu sesin ne anlama geldiğini kavrayabildiğimde meslekte onlarca yılım geçmişti.

Ekmek parası derdine düşen gazetecilerin sıklıkla düştüğü hata, fatura ödeyeceğim diye mesleğini sıradanlaştırmasıdır.

Gazeteci için sadece gerçek önemlidir.

Devlete karşı olmak da, devletten yana olmak da gazetecinin işi değildir.

Gazeteci, gerçeğin peşindedir.

Duyar, araştırır ve sonunda gerçeği bulup kamuoyuna yansıtır.

Halk gerçeklerden haberdar olursa kararlarında daha isabetli olur, daha gerçekçi kararlar verir.

Doğru bilgi ile gerçeği sunduğunuzda, kamuoyu iktidarı denetim görevini daha etkin biçimde yerine getirir. Böylece, demokrasi daha iyi işler, hukuk kökleşir. 

24 Ocak 1993 günü, aracına yerleştirilen bombanın patlaması ile hayatını kaybeden gazeteci-yazar Uğur Mumcu da hep gerçeğin peşindeydi.

Kendi deyimi ile “Gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunan insan demektir. Gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. Bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. Sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan, gazetecidir…”

Sadece Uğur Mumcu mu?

1990’lı yıllar, Türkiye’nin aydınlık insanlarının suikastlara kurban gittiği, çetelerin “devlet için kuşun atan ya da yiyen de şereflidir”diye tanımlandığı karanlık zamanlardı.

Bugünden bakıldığında ise, Türkiye’nin her yerinde hâkim olan korkunun yarattığı ahbap çavuş ekonomisi ve tek bir adamın ağzından dökülen kelimelerle kurulu demokrasinin ilk adımlarıydı.

Hangimiz suikastlarla susturulan bu insanların şu an yaşıyor olmasını istemeyiz?

Sadece Uğur Mumcu mu?

Doç. Bahriye Üçok, Prof. Ahmet Taner Kışlalı ve Turan Dursun’un bugün yaşadıklarını düşünsenize!

Televizyon ekranlarında, gazete köşelerinde iktidara yaranmak için kuyruğa girenlerin karşısında ne yaparlardı?

Bilgi, cehaletin en büyük düşmanıdır. Gerçek bilgiyle donanan insan korkmaz, sorgular.

O yüzden bu kitap, 24 Ocak 1993 gününden bu güne kadar Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili belgelere dayalı bilgi sunuyor sizlere.

Katil ya da katiller ile onları azmettirenlerin kimler olabileceği yönünde gerçeği arıyor. 

Bu kitapta, Türkiye’nin aydınlık yüzlü, bomba ve silah ile katledilmiş diğer insanlarının yok sayıldığını düşünmeyin. Sadece Uğur Mumcu cinayetine eğildiğim için, kafa karışıklığına yol açmaması adına onlarla ilgili araştırma, soruşturma, anlatım ve belgelere yer vermedim.

Bu tarihi süreci daha iyi anlatabilmek için Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili, tutanak, ifade, bilgilendirme, komisyon evrakları, savcılık ve mahkeme kayıtları da dâhil olmak üzere 22 bin 407 belgeyi taradım, cinayetle ilgili yazılmış ona yakın kitabı inceledim.

32 yıl boyunca yaşananlarda gerçek nedir diye sorguladım.

Ne için?

Uğur Mumcu’nun, “Şimdi hepimizin bir tek amacı olmalıdır. Çok yönlü kışkırtmalara, kurt kapanlarına kapılmadan, terörsüz özgürlüğü, kansız demokrasiyi kurmak ve sivil yönetimi sağlıklı yöntemleri ve kalıcı çözümleri ile yeniden oluşturmak…” dediği için.

Türkiye okuyan, bilgilenen, araştıran, sorgulayan insanlar çoğaldıkça çocuklarımız için daha demokratik bir Cumhuriyet olacak.

Sadece gerçekler için…

İzmir, Kasım 2025

SİYASİ CİNAYETLER ÜLKESİ TÜRKİYE

Yıl 1987…

Bir yıl önce 11 milletvekilliği için yapılan ara seçimi altıya 5 kazanan Başbakan ve ANAP Genel Başkanı Turgut Özal mutlu değildi.

Manisa’da ANAP’ın ağır topları Ekrem Pakdemirli ile Mehmet Keçeciler seçimi kaybetmişti. 

Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve pek çok siyasi isim 12 Eylül 1980 darbesinin yasaklıları arasındaydı.

Buna rağmen Manisa’daki ara seçimi Doğru Yol Partisi’nin (O dönemde Demirel’in Yeni Partisi denirdi) adayları Sümer Oral ile Ümit Canuyar kazandı.

Turgut Özal ara seçim sonuçlarından sonra düştüğü siyasi zorluğu aşmak için 29 Kasım 1987 tarihi için erken seçim kararı aldı.

Seçim çalışmalarına başlayan Özal, mitinglerinin birinde Manisa’ya geldi.

Özal, Sultan Meydanı’ndaki konuşmasının ardından İzmir’e dönerken, Uğur Mumcu, Yalçın Doğan, Hasan Cemal ve Hikmet Çetinkaya, Cumhuriyet Gazetesi’nin Manisa temsilciliğini yapan Yüksel Gördes’in fotoğrafçı dükkânında izlenimlerini yazıyorlardı. 

Gazeteciliğe yeni başlamıştım. 

O gün bana düşen onlara çay söylemek ve bir kenarda kendi aralarında, yaptıklarını değerlendirmelerini, telefonla izlenimlerini yazdırmalarını uzun uzun seyretmek olmuştu.

Yazı yazmanın, hele de belgeye dayalı yazmanın ne kadar zor bir iş olduğuna yıllar içinde yaşayarak tanık oldum. 

Uğur Mumcu’nun uğradığı bombalı saldırı sonrası yaşamını yitirmesine neden olan bu tür siyasi cinayetlerde kullanılan tetikçiler -sağcı, solcu, radikal dinci ya da bölücü- hiç değişmiyor. Çünkü tetikçiler ve onları kiralayanlar, cinayetin işleneceği toprakların siyasal, etnik, dinsel, mezhepsel, ekonomik koşullarına göre kendilerine hizmet edecek olan hangisi ise onu bulup çıkarıyorlar. 

Hatta böyle bir örgüt yok ise, kendileri kuruyorlar. İşte bu yüzden de dünyanın pek çok yerinde ve Türkiye’de insanlar bu tür siyasi cinayetlere çözülemez diye bakıyor.

Uğur Mumcu cinayeti ile yakından ilgilenme fırsatı bulduğumda, bu kadar şaşıracağım aklıma gelmemişti. Devletin tepesindekilerden en küçük memuruna kadar herkes bir şeyler yaptığını söyledi. Polis, Mumcu’nun katilini bulabilmek için binlerce sayfa ifade aldı. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde Mumcu Cinayeti ile ilgili onlarca klasör dolusu evrak bir araya geldi. Bunca çabaya rağmen devlet, Uğur Mumcu’nun ne katilini ne de o katillerin arkasındaki gücü kesin olarak ortaya çıkaramadı. 

TBMM’nin 19. ve 20. döneminde iki kez, cinayet meclis gündemine geldi, araştırıldı. Olayın soruşturulmasından, delillerin toplanmasına, cinayet faili olarak yakalananların ifadelerinin alınmasından, Uğur Mumcu’nun korunmasına kadar aksaklıklar ve ihmaller zinciri saptandı. Sanki görünmeyen bir el, soruşturmalara ışık tutacak bilgi ve belgelerin bir araya gelmesine hep engel çıkardı. Ülkeyi yönetenler için soruşturmaların aksaması, bazen engellenmesi ama en çok da sonuca ulaşamaması şaşırtıcı değil. Osmanlı’dan bu yana pek çok siyasi cinayet karanlığın içinde kayboldu gitti. 

Bu neden kaybolmasın ki?

Örneği yine en güzel Uğur Mumcu veriyor. 

MUMCU’NUN GERÇEKÇİLİĞİ

Tarih, 31 Mart 1979…

İstanbul Opera Oteli’nin 7. katından bir erkek atlayarak intihar etti.

Adı İbrahim Telemen’di.

Telemen, ünlü bir silah kaçakçıydı.

1977 ile 1980 yılları arasında Türkiye’de her gün ortalama 20 insan siyasi cinayet sonucu hayatını kaybetti. İbrahim Telemen, Uğur Mumcu ile birlikte dönemin İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu’na 30 Mart 1979’da bir ihbar mektubu gönderdi. Mektup, Telemen’in ölümünden sonra otel odasındaki çantasında bulundu. Çantada ayrıca Kemal Taşar adına düzenlenmiş, üzerinde Telemen’in resmi bulunan pasaport da vardı. 

Belki 1979 yılında değil, ama 1990’lı yıllara gelindiğinde bu tür pasaportlar, silah taşıma belgeleri, özel imtiyaz tanınmasını sağlayan belgelerin pek çok kişinin üzerinden çıkması, altındaki imzaların devlet yetkililerine ait olması hiç şaşırtıcı değildir artık. Zaten Uğur Mumcu da Silah Kaçakçılığı ve Terör isimli kitabında bu konunun altını çizerek şöyle diyordu: “Bu noktada İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın 30.5.1979 gün ve 1979/783 esas ve 1979/93 karar sayılı görevsizlik kararına göz atalım. Hâkim Albay Refik KARAA, görevsizlik kararında şunları yazıyor: (Muhbir, 30.3.1979 tarihinde İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na hitaben mütemmim bilgiyi muhtevi mektup yazdığının ertesi günü kalmakta olduğu Opera Oteli’nin 7. kat 703 odasının balkonundan saat 16 sularında düşerek ölmüştür. Otel odasında bulunan bir çanta içinde sözü edilen 30.3.1979 tarihli mektup ve kendisi için Kemal Tayyar adı ile çıkartılan sahte pasaport bulunmuştur. Odada yapılan incelemede müteveffanın yattığı yatağın çarşafı, yorgan kılıfı ve yastık kılıfında mevcut kanın kendisine ait olabileceği Adli Tıp tarafından tespit edilmiştir. Odada bulunan kanlı jilet üzerinde kan grubunun tayinine imkân veren bir tespit yapılmamıştır. İbrahim Telemen yazdığı mektupta devamlı olarak otelde hapis olduğu, otelden tarassut altında dışarı çıkabildiğini ifade etmektedir. Hakkındaki otopsi raporunda ölümün yüksekten düşmekle mümkün beyin kanaması, karaciğer ve dalak rupturu ile meydana gelmiş olduğunu, ölmeden önce alkol, uyutucu, uyuşturucu almadığı belirtilmiştir. Odanın kapısı içerden kilitli olmakla beraber, bitişik odanın balkon ve kapısının açık ve keza bitişik odanın kapı ve balkon kapısının açık olduğunun tespit edilmesi, yatağında kan bulunuşu, ayrıca odada kanlı bir jilet elde edilişi, ihbarından dolayı öldürülmüş olabileceği düşüncesini doğurmaktadır.)

Askeri savcı Hâkim Albay Refik Karaa’nın saptadığı gibi, olayda birçok kuşkulu yön vardır. Önce şu nokta karanlıkta kalmıştır: Odada bulunan kanlı jilet üzerinde kan grubunu belirlemeye yarayacak bir araştırma yapılmamıştır.

Ayrıca odadaki parmak izleri de alınmamıştır. Bu cesedin İbrahim Telemen’in cesedi olduğu nasıl anlaşılmaktadır? Bir tespit ve teşhis tutanağı da yoktur. Otel kayıtlarına göre intihar eden ya da öldürülen kişi Telemen’dir. Fakat nasıl olur da bir cezaevi kaçağı, otelde kendi adı ile oda ayırtır? Niçin otel kayıtlarında İbrahim Telemen adına rastlanır da örneğin, Telemen’in odasında çanta içinde bulunan ve Kemal Tayyar adına düzenlenmiş pasaporttaki ad ve soyad ile oda ayırtmaz?

Telemen’in cesedi, akrabalarından Osman Telemen ve Kazım Büke tarafından (memleketi Kızılcahamam’da gömeceğiz) diye yetkililerden alınmıştır. Ancak Telemen Kızılcahamam mezarlığına gömülmemiştir. Olaydan sonra, şu belirtilen kuşkular nedeniyle yeni bir otopsi yapılmak istendiğinde Telemen’in mezarı bulunamamıştır. Ankara ve İstanbul Sıkıyönetim Askeri Savcılıkları arşivinde bu konuda yazışmalar yapılmış, ancak bir sonuç alınamamıştır. Telemen’in mezarı Kızılcahamam’da değildir. Cesedi teslim alan Osman Telemen, bildirdiği adres olan Etlik Küçükbahçe İncir Durağı 77/1’de bulunamamaktadır. Telemen’in kardeşi Ahmet Telemen cezaevinde tutukludur. Bu yüzden, Telemen konusunda doyurucu bir sonuç almak olanaksızdır.”  (Adı Geçen Eser Sayfa 33-34-35)

TELEMEN İÇ HESAPLAŞMA DEĞİL

İbrahim Telemen olayını neden buraya aldım?

Çünkü Telemen’in başına gelenler, basit mafya iç hesaplaşması değildir. Uğur Mumcu’nun araştırma ve yazıları, bugün yaşadıklarımızı yıllar önce bütün çıplaklığıyla hepimize göstermiştir. Telemen, Türkiye’de cirit atan silah kaçakçıları ve onların cinayet silahlarıyla yaşamını yitiren binlerce gencin nasıl bir tuzağın içinde olduklarının önemli tanığıydı.

Telemen’in ihbar mektupları sonucunda İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nce tutuklanan kaçakçılar, bir süre sonra salıverildiler. Kaçakçıların avukatlıklarını, 12 Mart 1971 döneminde İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görev yapan, emekli olduktan sonra avukatlığa başlayan emekli Albay Ferruh Şenerdem ve emekli Albay Coşkun Dündar üstlendi. 

Aynı iki emekli yargıç, Şubat 1979 tarihinde öldürülen Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi davasında Mehmet Ali Ağca’nın suç ortağı Yavuz Çaylan’ın da avukatlığını yaptı. 

Bütün kaçakçıların salıverilmesinden sonra İbrahim Telemen’in ifadelerinde Türkiye’deki silah kaçakçılığını yönettiği iddia edilen Abuzer Uğurlu kendi isteği ile teslim oldu, bir süre sonra o da serbest bırakıldı.

Bu çokuluslu kaçakçılığın yıllar sonra ilginç başka bir suç ortaklığı daha ortaya çıktı. Papa II. Jean Paul’e Roma’da suikast düzenleyen Mehmet Ali Ağca, İtalyan yargıç Ilario Martella’ya verdiği ikinci ifade “bana yardım edenler, Bekir Çelenk ve Abuzer Uğurlu’dur” dedi. 

Bütün bunları köşe yazılarında, kitaplarında isim isim, tarih tarih belgeleriyle anlatan Uğur Mumcu’dan söz ediyoruz. Uğur Mumcu’yu öldürmek isteyenlerin listesini yazmaya kalksak tek başına kitap olur.

O yüzden gelin zamanı 1993 yılına çevirelim.

1993’ÜN KARANLIK GÜNLERİ

Türkiye’nin 1993 yılında yaşadıklarının özeti şudur:

–       24 Ocak 1993’de gazeteci Uğur Mumcu, aracına yerleştirilen bomba ile öldürüldü. 

–       5 Şubat 1993’de Maliye eski Bakanı Adnan Kahveci, geçirdiği trafik kazası sonucu öldü.

–       17 Şubat 1993’de Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, uçağının düşmesi sonucu şehit oldu. 

–       17 Nisan 1993’de Cumhurbaşkanı Turgut Özal Çankaya Köşkü’nde kalp krizi geçirerek öldü. 

–       25 Mayıs 1993’de Bingöl’de silahsız 33 er kurşuna dizilip şehit edildi.

–       2 Temmuz 1993’de Sivas Madımak Oteli’nde 33 aydın ve yazar yakılarak öldürüldü. 

–       5 Temmuz 1993’de Erzincan’ın Başbağlar Köyü’nü basan teröristler, 33 vatandaşı kurşuna dizilerek öldürdü. 

–       4 Eylül 1993’de HEP’in kurucularından Mardin Milletvekili Mehmet Sincar öldürüldü.

–       22 Ekim 1993’de Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, operasyon için gittiği Lice’de şehit oldu. 

–       4 Kasım 1993’de JİTEM’in kurucularından emekli Binbaşı Cem Ersever ile arkadaşları Mustafa Deniz ve Neval Boz Ankara’da öldürüldü.

Sözün özü 1993 yılı siyasi cinayetlerin ve aydınlanamayan, soru işaretleri ile dolu olayların yılıdır.

Öyleyse 1993’ün Ocak ayından başlayalım.

AJANSLARIN FLAŞ HABERİ

24 Ocak 1993 Pazar…

Saat 13.00

Yer: Ankara Çankaya Karlı Sokak

Kışın soğuk günlerinden biri… 

Yerde 15-20 santimetrelik artık buzlaşmış kar var.

Orta yaşlı adam, evinden çıkıp park halindeki arabasına doğru yürürken, biraz sonra meydana geleceklerin yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında yankılanacağından habersizdi.

Soğuk kulaklarını yalayıp giderken o, yarın açacağı yeni dosyaları düşünüyordu. Kimseye taviz vermeden sürdürdüğü yaşamının son anları olduğunu bilseydi de aynı yoldan yürüyeceğine emindi. 

Ani bir patlama sesi kulakları sağır ederken, ortalığı kaplayan duman bulutu koca bedeni fırlatıp atmıştı. Gürültü yerini sessizliğe bırakırken, ajansların teleksleri tıkırdamaya başladı.

FLAŞ… FLAŞ… FLAŞ…

Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Uğur MUMCU öldürüldü…

Geçtikleri haber, belki de patlamadan daha büyük bir bombayı kuruyordu. 

OLAY GÜNÜ KİM KİMDİ?

Olay yeri kısa sürede insan akınına uğradı.

Polis, olay yerine emniyet şeridi çekemiyordu. Çekse ne olacaktı. Bir bakan gidiyor, başka bir bakan geliyordu. Bu tür siyasi cinayetler için tek bir saç kılı bile büyük bir öneme sahip iken, kar ve çamurun üzerinde yüzlerce çift ayakkabı geziniyordu.

Cinayet günü iktidarda 49. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti vardı. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başbakan Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, İçişleri Bakanı İsmet Sezgin ve Adalet Bakanı Seyfi Oktay’dı. Uğur Mumcu öldürüldüğünde Emniyet Genel Müdürü Yılmaz Ergun’du. Ergun görevini 10 Temmuz 1993’te Erzurum Valiliği’nden atanan Mehmet Ağar’a teslim etti. Ankara Emniyet Müdürlüğü görevini ise Mehmet Canseven yürütüyordu.

OLAY YERİNE İLK GELEN KİM?

Olay yerinde düzenlenen iki ayrı tutanak, Mumcu cinayetindeki ciddiyetsizliğin de ilk kanıtıydı.

Ankara Nöbetçi Cumhuriyet Savcısı Ahmet Soylu ile Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel’in Olay Yeri Keşif Tutanağı’ndaki saat farkı, kimin önce geldiği konusunda kafalarda soru işareti oluşturdu.

Savcı Ahmet Soylu ve beraberindeki adliye ekibi, düzenledikleri tutanakta 24 Ocak 1993 günü saat 15.00’de olay yerine geldiklerini, keşfe başlayacakları sırada Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral’ın, “Olaya biz el koyduk. Cesedi kaldırttım. Olay siyasi mahiyettedir, biz yürüteceğiz” dediğini düzenlediği tutanağa yazdı.  (BELGE-1)

Olaya el koyduğunu söyleyerek Ankara Nöbetçi Savcısı Ahmet Soylu’dan soruşturmayı devralan DGM Başsavcısı Nusret Demiral ise 24 Ocak 1993 Saat: 15.15’de düzenlediği tutanakta, olay yerine DGM Savcıları Nuh Mete Yüksel ve Ülkü Coşkun ile birlikte geldiklerini söylüyordu. Demiral, Ankara Nöbetçi Savcısı’nı gördüklerini, gerekli incelemeleri yapıp Mumcu’nun cesedinin Ankara Adli Tıp Kurumu’na gönderdikleri, aracın ise çekici ile emniyet müdürlüğü inceleme yerine çektirildiğini yazıyordu. (BELGE-2)

İki tutanağı incelediğinizde ortaya çıkan;

Ankara Nöbetçi Savcısı Ahmet Soylu olay yerine saat 15.00’de gelmiştir ama o sırada DGM Cumhuriyet Başsavcısı Nusret Demiral zaten olay yerindedir.

Demiral ise kendinden önce geldiğini belirttiği Savcı Soylu’yu görmüş ama kendinden önce gelen savcıdan önce Uğur Mumcu’nun cesedini ve patlamanın olduğu aracı kaldırtmış ve bütün bunlar toplam 15 dakika içinde yapılmıştır.

Komedi filmi sahnesi olmasını tercih ederdim ama tutanakları incelediğinizde ortaya çıkan gerçek maalesef bu.

Bu arada Uğur Mumcu’nun aracına konan bombanın patlama saatinin resmi kayıtlara göre 13.00 olduğunu unutmayalım.

Ankara Nöbetçi Savcısı ile Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı’nın olay yerine geldikten sonra tuttukları iki ayrı tutanakta başka bir ortak nokta daha var. Her iki savcı da olay yerindeki emniyet görevlilerinden edindiklerini vurguladıkları bilgiyi tutanaklara, “…STAR televizyonu ve Milliyet Gazetesi’ne telefon eden kimliği belirsiz kişiler hadiseyi İslami Kurtuluş Ordusu adına üstlenilmesi …” olarak kaydettiler.

Yılardır patlamanın neden İslamcılara yönlendiğine dair açıklama aslında iki tutanakta da açıkça görülmektedir. Birileri basın kuruluşlarına telefonla ilk şüphelileri vermişti.

OTOPSİ SONUCU NE DEDİ?

Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel’in olay yerinden Adli Tıp Kurumu’na yolladığı Uğur Mumcu’nun cenazesi için otopsi, aynı gün saat 18.20’de tutanak altına alındı.

DGM savcıları Nuh Mete Yüksel, Dilaver Kahveci, Ülkü Coşkun, adli tıp uzmanları Dr. Tülay İşbaşar, Dr. Erhan Güven, otopsi yardımcısı Gökmen Demir, yeminli zabıt kâtibi ve polis memuru Ali Sağlam ile Mumcu’yu teşhis eden dönemin Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu İdare Müdürü Mehmet Açıktan’ın imzaları bulunan 4 sayfalık Ölü Muayene ve Otopsi Zaptı’nda özetle şunlar denilmekteydi:

“… 

Hüviyet şahidine yemin verildi ve soruldu: Bana gösterdiğiniz otopsi masası üzerinde yatan şahıs, Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Hakkı Şinasi oğlu, 1942 doğumlu Nadire’den olma Ankara Altındağ Misak-ı Milli Mahallesi nüfusuna kayıtlı gazeteci yazar Uğur Mumcu’dur. Kendisini tanıyorum ve teşhis ediyorum, ceset ona aittir dedi.

Tarafımıza tevdi edilen cesedin tahminen 95-100 kg ağırlığında 50-51 yaşlarında ak saçlı, esmer tenli, bir erkek cesedi olduğu vücudun parçalanmış olduğu, sağ bacağının kalçadan itibaren bütünlüğünün kaybolmuş olduğu, sol bacağı ise femurun dize kadar bölümü parçalanmış olup, yumuşak dokular tarafından tutulduğu, sağ dirsekten itibaren kolun, sağ kalçadan itibaren bacağın ve sol bacağın batından kopmuş olduğu, iç organ parçalarının kanamalı deforme ve parçalanmış vaziyette bir et yığını şeklinde ayakların her ikisinin de bileklerden itibaren sağlam vaziyette olup, üst kısımlarının bulunmadığı.

…..

Yukarıda kaydedilen bulgulara göre;

Kişinin ölümünün tahrip gücü yüksek patlayıcı madde infilakına bağlı vücudun büyük kısmını işgal eden harabiyet sonucu büyük damar, sinir, kemik ve iç organ parçalanmasına bağlı, solunum dolaşım durmasından ileri olmuş olduğu kanaatindeyiz dediler.”  (BELGE-3)

Otopsiyi tamamlayan DGM savcıları Nuh Mete Yüksel, Ülkü Coşkun ile bilirkişiler Dr. Tülay İşbaşar ve Dr. Erhan Güven’in imzaları ile Uğur Mumcu’nun defin ruhsatı düzenlendi. (BELGE-4)

Uğur Mumcu’nun cenazesi 27 Ocak 1993 günü yapıldı. O zaman yapılan değerlendirmelere göre, yağmura rağmen cenaze törenine Türkiye’nin dört bir yanından 500 bini aşan yurttaş katıldı. Alkışlar ve sloganlarla uğurlanan Mumcu için devletin en yetkin ağızları, “Bu cinayeti çözmek devletin namus borcudur” tümcesini kurdular.

Cenaze töreniyle birlikte gözler yeniden Mumcu cinayetine çevrildi. 

Asıl iş şimdi başlıyordu.

Katiller kim ya kimlerdi?

Arkalarında hangi güçler vardı?

Emniyet, istihbarat ve adalet birimleri ne yapıyordu?

Soruşturma hangi aşamadaydı?

DELİL TOPLAMA VE OLAY KROKİLERİ

Uğur Mumcu’nun cenazesi adli tıp kurumuna götürülüp otopsi yapılırken emniyet güçleri de yüzlerce ayağın çiğnediği olay yerinden delil toplamaya çalışıyordu.

Daha sonra tartışma konusu olacak olay yerinden elektrik süpürgesi ile delil toplanması, kar yığınlarının küreklerle kamyonlara yüklenmesi bu sırada oluyordu. 

Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarı Daire Başkanı olarak görev yapan ve Uğur Mumcu cinayeti sonrası olay yerinde delil toplama işlemlerini yöneten Daire Başkanı Muhittin Kaya, delillerin toplanılması ile ilgili olarak 12 Mart 1997 günü Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na bilgi verdi. Kaya, 24 Ocak 1993 günü yaşananları şöyle anlattı:

…..

“Basında bazı tenkitler oldu, olay yerinin süpürülmesi, bu dünyada, bütün modern olay yeri araştırma teknikleri uygulayan ülkelerde böyledir. Burada kesinlikle bir yanlışlık yoktur. Usul şudur: Öncelikle, olay yerinde, gözle görülebilen parçalar, bombaya veya o sisteme ait olan parçalar, bunlar toplanır. Bundan sonra, gözle görülmeyen parçalar süpürülür. Bunda bazen elektrik süpürgesi de kullanılır ki, olay yerinde elektrik süpürgesi de vardı, yalnız, karlı ve buzlu olduğu için elektrik süpürgesinin çalışması mümkün değildi, resmen çalı süpürgesi veya evlerimizde kullandığımız süpürgeler kullanılmak suretiyle bunlar özel bidonlara ya da poşetlere toplanır; bunların incelemesi laboratuvarda yapılır. Buradaki, bu süpürgeyle süpürülmesi olayı zaten usul ve yöntem gereğidir. Tabii ki, gözle yapılan incelemeden sonra. 

Kaldı ki, benim önerimle, yerlerde kar ve buz vardı, patlama merkezi civarından geniş bir alan buzlarıyla beraber, söküldü, küreklerle toplandı, kamyonete konuldu, dairemizin bulunduğu binanın alt katında garajda, hatta daha süratle delileri alabilmek için tuz dahi koymak suretiyle buzların çözülmesi sağlandı; ama buna rağmen, 2 günde orada erimeye bıraktık ve ondan sonra da, laboratuvarlarda bütün bu artıklar, büyük parçadan küçük parçaya -hatta elektronik elekler kullanırız- parçalar belirli standartlarda ayrılır ve ondan sonrada uzmanlar, tek tek bu parçalar üzerinde ve gerektiğinde mikroskop kullanmak suretiyle tasnif ederler. Önemli olan, bombaya ait olabilecek en küçücük parçaya kadar tespit.” (BELGE-5)

Bir kısım uzman olay yerindeki delilleri toplamaya çalışırken, bir başka uzman grubu da olay yerinde toplanan delillere ve yapılan incelemelere dayanarak olayın oluş şekli hakkında krokiler çiziyordu.

Bomba İmha Uzmanı Tayyar Tarhan olay yerinde çeşitli krokiler çizdi. 24 Ocak 1993 günü saat 13.15’te çizildiği belirtilen krokilerden biri patlama yeri kuşbakışı (üst görünüm) krokisi, ikincisi olay yeri perspektif krokisi ve üçüncüsü de Uğur Mumcu olayı krokisiydi.

Krokilerde, 63 nolu Kırçiçeği Apartmanı’nın karşısındaki kaldırıma 32 santimetre yakınlıkta paralel halde park edilmiş Uğur Mumcu’ya ait 06 YR 245 plakalı Renault 12 model otonun patlama genişliğinin 70, patlama uzunluğunun ise 85 santimetre olduğu vurgulanırken, yedek anahtar takımının bile araçtan 30 metre uzağa savrulduğu belirtiliyor. Aracın park edildiği kaldırımın 3 metre genişliğinde ve bitiminde de 150 santimetrelik beton duvar ve duvarın üzerinde de 130 santimetrelik demir parmaklık olduğu görünüyor. Patlama o kadar yüksek şiddette ki, otopside 95-100 kilo ağırlıkla olduğu belirtilen Uğur Mumcu’nun bedeni toplamda 2 metre 80 santimetrelik duvardan aşarak (krokide en az 4 metrenin üzerinde havada uçtuğu belirtiliyor) aracından 6,5 metre ileriye düşüyor. Patlamanın şiddeti ile yolda 85X70 santimetre genişliğinde ve 15 santimetre derinliğinde çukur oluşuyor. Mumcu’nun aracının ön kaputu ise olay yerinden 100 metre ileride bulunuyor. 

Patlama yeri, yakınlardaki taksi durağına ise 40 metre uzaklıkta. Daha sonraki bölümlerde tartışma konusu olan taksi durağının uzaklığını aklınızın bir yerine not etmenizi tavsiye ederim. (BELGE-6-7-8)

Patlama sonrası emniyete götürülen Uğur Mumcu’nun aracını da inceleyen uzmanlar, olay yerinde elde ettikleri mıknatıslı disk, yanmış misina parçalarına dayanarak Mumcu’nun aracına bombanın nasıl konulduğu hakkında da kuşbakışı çizim hazırlıyorlar. Buna göre patlayıcı aracın egzoz susturucusu üzerine mıknatıslı disk ile tutturulurken, patlamayı sağlayacak ateşleme düzeneği de vites kolu levyesine bağlanan misina ile harekete geçiyor. (BELGE-9)

Merkez Kriminal Polis Laboratuvarı tarafından 29 Ocak 1993 günü hazırlanan, Kriminalistik Uzmanı Uğur Badem, Bomba Uzmanları Yakup Kızılkaya, Nafiz Ertuğrul, Talat Gürsoy, Cihan Vural ile Fizik Mühendisi Eyüp Küçükdemir imzalı 1993/89 kot nolu ekpertiz raporu patlamayı şöyle anlatıyor:

“Netice ve kanaat: Oto, Ankara ili Gaziosmanpaşa semti Karlı Sokak 63 nolu apartmanın karşısında, önü kuzey tarafına bakacak şekilde yolun sol tarafında park halindedir. Olay yerinde ve oto üzerinde yapmış olduğumuz incelemelerde, maktul araç içerisinde oturmuş vaziyetteyken, kontak anahtarını takmadan önce patlama meydana gelmiştir.

Patlamanın etkisiyle otonun alt kısmı ortadan ikiye ayrılmıştır, tavan sacı da bağlantı yerlerinden bütün olarak kopmuştur. Maktulün, yan taraftaki 2.80 cm yükseklikteki duvarı ve parmaklığı aşarak 6,5 metre mesafedeki bahçeye düştüğü tespit edilmiştir.

Otonun kontak anahtar kilidi kapalı konumda, (stop pozisyonunda) anahtarı takılmamış ve direksiyonu kilitli vaziyette olduğundan, otonun akü ve elektrik sistemiyle çalışan aksamlarına bağlanabilecek bubi tuzaklı bombaların, mevcut konumda patlamaları mümkün değildir. 

Otomobilin altına yerleştirilen bir bombanın patlayabilmesi için sistemine bağlanan bir misina veya ipliğin diğer ucunun, hareket edebilen bir aksama bağlanarak çekilmesi veya bırakılması gerekir.

Teröristlerin, Uğur Mumcu’nun aracının marka ve modelini tespit edip, benzer bir araçta bombayı nereye koyacakları ve misina bağlantısını nereye yapacakları konusunda inceleme ve pratik yapmış olmaları halinde bombayı 30-45 saniye arasında aracın altına yerleştirmeleri mümkündür.

Yukarıda izah edilen nedenlerden dolayı; teröristler tarafından bütün bağlantıları hazırlanmış el yapımı ateşleme sistemine sahip bombaya misina veya iplik bağlayarak hazır hale getirilmiş bombanın; arabaya montajı sırasında zaman kaybını önlemek için yüksek güçlü hoparlörlerde kullanılan mıknatıs irtibatlandırılarak dışarıdan arabaya alt seviyesinden ufki olarak bakıldığında görülmeyecek şekilde alttaki iki şasenin arasındaki boşluğa yerleştirilmiş ve misina veya ipliğin diğer ucu vites kolu levyesine bağlanmıştır. 

Uğur Mumcu aracın alt kısmına yukarıda belirtilen şekilde bakmış olsa bile bombayı görememiş, kapıyı açıp araca oturmuş ve kapıyı kapatmıştır.  Kontak anahtarı muhtemelen sağ elinde olup, arabayı çalıştırma hazırlığındadır. Bu nedenle anahtarı kontak kilidine takmadan 1. vitesteki arabanın vites kolunu boşa almak için geri çekmiştir. Bu işlem esnasında vites kolu levyesine bağlı olan misina 2-2,5 cm civarında öne doğru hareket ederek, el yapımı ateşleme sistemine sahip bubi tuzaklı bombanın patlamasını sağlamıştır.” (BELGE-10)

Uzmanların raporundan sonra patlamanın nasıl sağlandığı konusunda uzaktan kumanda da dâhil olmak üzere başka hiçbir alternatif tartışılmamıştır bile. Bu konu zaman zaman gündeme getirildiyse de emniyet ve savcılık yetkilileri patlamanın yukarıda anlatıldığı şekilde olduğunda ısrarcı olmuşlardır.

Başka bir yöntemin, özellikle de uzaktan kumanda yönteminin kullanılıp kullanılmadı konusunda Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarı Daire Başkanı Muhittin Kaya, 12 Mart 1997 günü Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na verdiği bilgiler arasında;

…..

 “Bu kullanılan iki şeydir, radyo kontrol diye tabir ederiz bunlara. Frekansları gönderme şeyine bağlı, eldeki cihazın gücüne bağlı. Genellikle bunları kullananlar 100-150 metreyi geçmiyor ki, bizim ülkemizde uzaktan komutalı şeyleri onları var. Biz de birkaç yerde kullanılmaya teşebbüs edildi çok başarılı olmadı; yalnız, en başarılı uzaktan komutalı sistemi, yılını şimdi veremeyeceğim Hatay’da bir Mercedes’te yakalandı ve bugüne kadar elimize geçen en mükemmel sistemdi bir Mercedes otoyla hudut kapısında yakalandı İstanbul’a gitmek üzereydi ve bunun frekans gönderebilme mesafesi 300-400 metreyi buluyordu; ama daha önceki denemelerde 75-100 metreyi geçmedi. Zaten kullanılan iki üç olay vardır uzaktan komutalı ve başarılı da olamadılar. 

Uzaktan komutalı, görüldüğü kadar çok kolay değildir. Esasında, garantisi diğer mekanik sistemler kadar garantisi yoktur. Bu olaya uzaktan komutalı uygulamaya kalktığınız takdirde, şimdi bombanın konulduğu saati hiç kimse bilemiyor. Yani ispatlayacak durumda değiliz; bizdeki bilgilere göre biz bilemiyoruz hangi saatte konulduğunu; ama diyelim ki patlamadan 10 saat önce konuldu. Uzaktan komutalı elindeki kişi bir yerde bekleyecek. Nerede bekleyecek; hiç olmazsa frekans şeyini engellemeyecek bir yerden bir de gözüyle görecek ya kişi gelip arabaya yakınında içeri bindiği zaman basacak şeye sinyalini gönderecek, frekansı gönderecek patlatacak.

Ortama baktığımız zaman bir tarafı cami açık alan, bir taraf mesken. En akla yatkın olan tabi bunlar düşünülen şeyler tartışılan konular orada mesken olan kısımda.

… 

Bir kere bu Reno-12 arabası üzerinde bu kişilerin çok güzel ön çalışması olduğunu kısaca bahsettim. Ben hatta rahatlıkla o levyeye bağlantılı yapılıp ne kadar çalıştığı denenmiş durumda. Bunu yapmadan zaten garantili girmez; ama radyo kontrollü bombalardan çok daha garantili bir yöntem budur. Yani bir kişiyi tamamen yok etmekse amaç bu çok daha garantilidir. Şimdi, şeylerde radyo kontrollü bombalarda teknoloji çok mükemmel değilse amaca ulaşmanız çok zordur; niye zordur; bir kere frekans filtresi kullanmanız lazım, kodlama lazım. Bunu mükemmel yapamazsanız bir başka frekans sizin şeyinizi bozabilir.

İstemediğiniz zaman da önce veya sonra hedeflediğiniz kişinin dışında sizin bombanız, patlatabilirler ki bu ülkemizde olmakla beraber diğer ülkelerde varittir bu olaylar. Bombayı zamanından önce patlama durumları. İyi bir frekans şifrelenemediği takdirde mümkün. İki; araya engeller girebilir. Frekans ulaşımını engelleyici durumlar olabilir, frekans karıştırma durumu olabilir; ama hiç tercih edilmez diye bir yöntem değil de yani, birçok ülkede kullanıldı” diyordu. (BELGE-11)

Devamı var…

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin