OLAY GÜNÜ KİMLER GÖREVLİYDİ?
Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu, üç bekçinin bilgisine 12 Mart 1997 günü başvurdu. Üç görevli de Uğur Mumcu’nun Karlı Sokak’ta oturduğunu bilmediklerini söylediler.
Komisyondaki diyaloglar şu şekildeydi:
…..
“BAŞKAN – Siz kaçta başladınız o gece?
ALİ SARICA-Sabah saat 08.00’de aldım, akşam 8’e kadar.
BAŞKAN – O sırada hiç böyle bomba yerleştirilirken veyahut da bomba yerleştirecek tipte bir adam, bir şey?
ALİ SARICA – Yoktu efendim. Çok sakindi; çünkü hava soğuktu, bir de kar yağmıştı o gün, yani, geceden yağmıştı, sokak sakindi.
BAŞKAN – Siz, görevi kimden devraldınız?
RIZA TÜRKOĞLU – Benden aldı.
BAŞKAN – Siz arkadaşınıza Ali Beye görevi devrettiniz sabah; gece böyle Bir şey oldu mu, gece dikkatinizi çeken bir hadise?
RIZA TÜRKOĞLU – Zaten, bizim yerimiz binanın içinde, yarım saat bir saat için binamızı kontrol ediyoruz, içeri giriyoruz.
BAŞKAN – Sizin kulübeniz binanın içinde?
TAHSİN ERGENE – Kulübe değil de müracaat.
KOMİSYON TEMSİLCİSİ – O durduğunuz yerden bu arabanın olduğu yer görünüyor mu?
RIZA TÜRKOĞLU – Görünmez, sadece karşıdaki duvar görünür, dönersen bir de dışarı görünüyor yani, kapının önü görünüyor. Durduğumuz yerden sade duvar görünüyor.
BAŞKAN – Yani, şüpheli herhangi bir olaya rastlamadınız. Mesela, birisi ifade verdi burada; gece 3 tane araba geldi diyor.3 araba ışıkları yaktılar; bilmem, o sırada birisi gelmiş oraya, yani orada oturanlardan; o gelince, bir-iki dakika sonra oradan ayrılmış; üç tane arabanın böyle farları yakması?
RIZA TÜRKOĞLU – Hayır görmedim, öyle bir şey.
TAHSİN ERGENE – O gelenler, Doğru Yol Partisi İl Başkanı Yunus Ertekin orada oturuyor, onun korumalarıyla o beraber geliyor, onu görmüşler, her gün geliyor.
BAŞKAN – Hayır, Doğru Yol Partisinin İl Başkanı bu ifadeyi veriyor. Yunus Bey kendisi bunu söylüyor. Yani, ben oraya geldim, o sırada…
TAHSİN ERGENE – Ondan başka iki-üç arabayla gelen olmuyor zaten, Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı da beraber geliyorlardı çok zaman, onlar kalabalık yapıyordu, başka onların haricinde araba falan olamaz.
BAŞKAN – Yani, siz o gece görmediniz, daha sonra da böyle bir şey görmediniz. Tahsin Bey, siz?
TAHSİN ERGENE – Ben de cumartesi günü orada gündüz görevliydim, cumartesi akşam gittim, pazar günü akşam arkadaştan aldım. Ben de öyle, hiçbir şey görmedim.
…..
Özetle GAP idaresindeki üç bekçi, Uğur Mumcu’nun aracına bomba yerleştirilmesi muhtemel saatlerde, Karlı Sokak’ta olağanüstü araç veya insan trafiği görmediklerini, görev yerlerinin özellikle Mumcu’nun aracını park ettiği bölgeyi görmediğini de ekledi.
Karlı Sokak’ta sürekli polislerin bulunduğu bir başka yer ise Tunus Büyükelçiliği konutu.
Tunus Büyükelçiliği konutunda koruma olarak görev yapan üç polis memuru var. Bunlar, Ahmet Tilav, Remzi Kahraman ve Kemal Akgün.
Bir de Tunus Büyükelçiliği korumasında görevli Erol Demirci ve Ferhat Karagülle.
Ahmet Tilav, Erol Demirci ve Ferhat Karagülle nedendir bilinmez, Uğur Mumcu cinayetinin üzerinden bir-iki ay geçtikten sonra önce koruma görevlerinden alındı, iki yıl sonra da çeşitli karakollarda görevlendirildi. (BELGE-52)

23 Ocak 1993 Cumartesi günü 08.00 ile 20.00 saatleri arasında koruma görevinde Kemal Akgün vardı.
23 Ocak 1993 Cumartesi günü 20.00 ile 24 Ocak 1993 Pazar günü saat 08.00 arasında koruma görevinde Ahmet Tilav vardı.
24 Ocak 1993 Pazar günü 08.00 ile 20.00 saatleri arasında koruma görevinde Remzi Kahraman vardı.
Üç polis memuru da patlama sonrası verdikleri ifadede nöbetleri sırasında Karlı Sokak üzerinde anormal bir olay yaşanmadığını söylediler.
30 Ocak 1993 saat 16.00′da Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde ifade veren polis memuru Kemal Akgün nöbet saatlerinde yaşananları şöyle anlattı:
“….. 23.01.1993 günü 08.00-20.00 saatleri arasında belirtilen yerde nöbet görevim vardı. Ben bu nöbet görevimi nöbet mahallinde bulunan nöbet talimatına göre harfiyen yerine getirerek akşam saat 20.15’de polis memuru arkadaşım Ahmet Tilav’a teslim ederek nöbet mahallimden ayrıldım. Nöbet tuttuğum saatler içerisinde Karlı Sokak’taki nöbet yeri ve talimat gereği olan nöbet yerinde herhangi bir dikkat çekecek olay olmadı. Her zamanki gibi bir Cumartesi günü geçti. Yalnızca saat 19.00 19.30 sıralarında Uğur Mumcu’nun oturduğu binadaki -binada Uğur Mumcu’nun oturduğunu olaydan sonra öğrendim- 5 tane bayan renkli genelde 34 yani İstanbul plaka sayılı araçlar geldiler. Hepsi de erkekli kızlı idi, tahminen 25 yaşlarındaydılar. Otodan inerek otolarını kilitlediler ve doğrudan 65 kapı sayılı binaya girdiler. Tahmin ederim ki binada oturanlarından birisinin yemeği vardı. Sabahtan akşama kadar dikkat çeken hiçbir olay dikkat çeken eşkâlde hiçbir şahıs gelmedi ve olmadı. Ben Uğur Mumcu’nun burada oturduğunu ve burada öldürüldüğünü televizyondan öğrendim…..” (BELGE-53)

Polis memuru Kemal Akgün’den görevi bir başka polis memuru Ahmet Tilav aldı. Ahmet Tilav gece boyunca Karlı Sokak’taki Tunus Büyükelçi konutunu koruyan tek polisti.
Ahmet Tilav da Uğur Mumcu cinayeti sonrasında 30 Ocak 1993 günü saat 13.40‘da Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde ifade verdi. İki yıllık polis memuru Tilav da, nöbeti devraldığı arkadaşı Kemal Akgün gibi dikkat çeken bir olay yaşanmadığını söyledi. Tilav ifadesinde şunlara vurgu yaptı.
…..
“….. 23.01.1993 günü akşam saat 20.10’da Nöbetimi Kemal Akgün isimli polis memuru arkadaşımdan devraldım, dolayısıyla benim nöbetim 23.01.1993 günü saat 20.10’dan 24.01.1993 günü saat 08.30’a kadar devam etti. Ben olay olmadan bir gece evvel Uğur Mumcu’nun infilak eden otosuna tahminen 60 metre olan nokta görevi ifa ettim. Nöbet mahallendeki talimatındaki tüm talimatlara uydum ve dikkatli bir şekilde görev yaptım. Nöbetim esnasında kesinlikle herhangi bir şey ile meşgul olmadım ve kesinlikle de nöbet mahallinden ayrılmadım. Saat 21.30 sıralarında ve görevli kontrol amirlerince de görev mahallinde görüldüm ve bu görülmeme dair görevli amirim tarafından görev mahalli rapor defterine imza edildi. Benim nöbetim esnasında tahminen 3 veya 4 özel oto Cumartesi akşamı olması itibariyle misafirliğe gelmiş olacaklar ki, saat 01.15 veya 01.30 sıralarında kesin çıktıkları yeri bilmiyorum büyük bir ihtimalle Uğur Mumcu’nun oturmuş olduğu evden çıkıp aynı anda otolarına binerek ayrıldılar. Bunlar hepsi aileydiler ve bunların içinde de şüphe edecek kimse yoktu. Genelde karı koca görüntüleri vardı. Bunlar evden çıktıktan sonra birbirlerine iyi akşamlar dileyerek Best Otel istikametine doğru gittiler ve benim nöbetim esnasında anormal olarak kesinlikle bir durum olmadı. Benim nöbet tuttuğum Karlı Sokak’tan sadece ticari otalar geçti özel otolardan geçen olduğunu tahmin etmiyorum. Sadece 01.00-01.30 saatleri arasında Doğru Yol Partisi merkez ilçe başkanı olduğunu koruma görevlileri polis memurlarından öğrendiğim ismini de bilmediğim bir şahıs, Mazda marka koyu mavi renkli bir oto ile beraberinde eşi ve bir çocuğu ile geldiler. Otosunu park ettiler, otoyu kilitleyerek Uğur Mumcu’nun oturmuş olduğu eve çıktılar. Başkaca gelen giden olmadı, olsaydı görürdüm…..”
Polis memuru daha sonra anımsadığı konuları ise ek ifadesinde belirtti.
Aslına bakarsanız ek ifadesindeki ayrıntılar, esas ifadesinden daha önemliydi. Tilav, aklına daha sonra geldiğini söylediği ayrıntılar için verdiği ek ifadede ise şunları söyledi:
“….. Yukarıda ifademi verirken unutmuş olacağım, olay gecesi hava çok sisliydi. Tahminen 10 metre ilerisi görülmüyordu. Patlama olan yerdeki elektrik direğindeki elektrik yanmıyordu…” (BELGE-54)

Polis memuru Remzi Kahraman ise olay tarihinde sabah 08.00‘de görevi devraldığını, Pazar olduğundan ortalığın sakin olduğunu, herhangi bir şüpheli kişi veya davranış görmediğini, bombanın geceden yerleştirilmiş olabileceğini, bu noktada l ay görev yaptığını, bu sürede yedi gün veya gece görevde olduğunu söyledi. Kahraman, olay günü Saat 13.30 sularında elçilik önünde bulunduğunu, patlama sis duman olduğunu, 3-5 saniye yerinde durakaldığını, sonra baktığında elektrik direğinin bulunduğu mahalde duman yükseldiğini, trafonun patladığını zannettiğini, olay yeri tozlu olduğundan araç olduğunu fark etmediğini de anlattı.
Polis memuru Erol Demirci, asıl görev yerlerinin Tunus Büyükelçiliği binası olduğunu olay mahallinde olaydan altı ay önce görev yaptığını söylerken, polis memuru Ferhat Karagüllü ise, kendisinin Uğur Mumcu cinayetinin olduğu sırada büyükelçilikte görev yaptığını, elçiliğin ise Kuleli Sokak’ta olduğunu, Karlı Sokak’ta görev yapmadığını ifade etti.
Uğur Mumcu’nun evi ve otomobilin bulunduğu Karlı Sokak’ı gören son yer ise bir taksi durağıydı.
Köroğlu taksi durağı çaycısı Suat Taşkın, 13 Mayıs 1997 günü Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na verdiği bilgide, Köroğlu takside 2 kişi olarak 24/24 çalıştıklarını belirterek, olaydan 20-22 gün önce diğer çaycının askere gittiğini ve sadece kendisinin kaldığını bu nedenle durakta, gece 24.00’ten sonra kanepenin üzerinde yattığını söyledi. Sadece telefonlara baktığını, olay günü sadece kendisinin durakta bulunduğunu belirten Taşkın, Pazar günleri fazla müşteri olmadığı için kimsenin bulunmadığını vurguladı. Uğur Mumcu’yu tanımadığını da sözlerine ekleyen Suat Taşkın, telefon beklediği için dışarı çıkmadığını, olay günü hiç dışarı çıkmadığını, patlamayı müteakip camların kırılmasından sonra dışarı çıktığını ve patlamadan sonra kazan patladığını söylediklerini anlattı.
Anlatılanlardan görüldüğü gibi, Uğur Mumcu’nun 22 Ocak 1993 Cuma günü saat 22.30’da park ettiği otomobilini Karlı Sokak’ta hiç kimse görmemiş.
Ne aynı sokakta bulunan GAP idaresi korumasındaki bekçiler, ne Tunus Büyükelçisinin konutunda görev yapan polisler, ne de aynı sokakta bulunan taksi durağı çalışanları.
Uğur Mumcu cinayeti konusunda iki önemli tespit daha var.
Bunlardan biri, olay yerinde yapılan eksiklerden biri.
Polis kayıtlarında, kriminal polis laboratuvarı incelemelerinde, Uğur Mumcu’nun aracının vites kolundan kontak anahtarına varana kadar inceleme yapan polis, Mumcu’nun aracın içinde ya da dışında olduğuna dair çok önemli iki ayrıntıyı atladı.
Birincisi kapı kilidi…
İkincisi ise Uğur Mumcu’nun aracın içerisine girip vitesi boşa alma olasılığı.
Her iki konu da komisyon gündemine gelip tartışıldı. Uzmanlara soruldu.
Ortaya çıkan sonuç komisyon üyelerini de tatmin etmemiş olacak ki, hazırladıkları raporunun 221. sayfasında bu konuya şöyle yer verdiler:
…..
“Bütün bu ihtimallerin değerlendirilmesi sonucunda:
a) Yapılan incelemede kontağın açılmadığı belirlenmesine karşın, aracın kapı kilidinin üzerinde bir incelemenin yapılmadığı, anlaşılmaktadır.
Halbuki kontağın açılmadığının tespit edildiği gibi kapı kilidinin açık mı, kapalı mı olduğu tespit edilmiş olsaydı, Uğur Mumcu’nun araca binip binmediği konusu kesinlik kazanmış olurdu.
b) Patlayıcının misina ile vites koluna bağlanarak vites kolunun hareketiyle patladığı belirtilmekle birlikte, bu varsayım el freninin çekilmiş olması ve aracın 1. viteste park edildiği düşüncesine dayandırılmaktadır. Bu durumda Uğur Mumcu araca bindiğinde önce vitesi boşa almadan (caddenin meyilli olması nedeniyle) ya el frenini çekecek veya frene basacaktır. Uğur Mumcu aracı çalıştırmak üzeredir. Bu durumda sağ ayak gaz pedalı üzerinde olacaktır. Bu nedenle frene basması mümkün değildir.
Patlayıcının misina ile vites koluna bağlanmasının 5 kez denendiği ve 5. deneme sonunda 35-38 saniyede araç altına yerleştirildiği belirtilmiş ama cıvalı fünye ile hiçbir deney yapılmamıştır. En azından Uğur Mumcu ile aynı ağırlıkta olan bir kişi ile aynı model ve marka araca oturtularak amortisörlerin kaç santim esnediği tespit edilebilirdi…”
HATAY’DA YAKALAN C-4’LER
Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na emniyet kaynaklarından gönderilen belgeler arasında Hatay’da yakalanan plastik patlayıcılar ile ilgili belgeler de vardı.
Komisyonun çalışma süresi içinde üzerine gidilemeyen, daha sonra yürütülen operasyonlarda ise önem kazanacak belgeler, komisyon raporunda şöyle geçiyordu:
……“14 Şubat 1991 günü Hatay ili Reyhanlı ilçesi Cilvegözü kara hudut kapısından, üzerinde geçici 352 Z 6740, asıl 34 B O49l plaka bulunan oto ile ülkemize giriş yapmak isteyen, aslen Ürdün uyruklu Sad- Tamam oğlu 1945 doğumlu Moh’d Sa’d Jrouh Al Morduj yakalanarak gözaltına alınmış, yapılan sorgulaması sonucu; Suriye uyruklu Hasan-Fatma oğlu 1959 doğumlu Mohammed Adel Aswad isimli şahıs yakalanmış, söz konusu şahısların sorguları neticesinde örgütleri tespit edilememiş ve adı geçenler haklarında tanzim edilen tahkikat evrakları ile birlikte 25 Şubat 1991 günü sevk edildikleri adli makamlarca tutuklanarak cezaevine konulmuşlar, söz konusu sanıklar ile iş birliği içinde olduğu anlaşılan Suriye uyruklu Hasan-Fatma oğlu 1961 doğumlu Mohammed Al Aswad isimli şahsın halen firari sanık arandığı anlaşılmıştır…”
O tarihte derinlemesine incelenmeyen bu olay aslında çok önemlidir.
Önemi, firari sanık olarak aranan Mohammed Al Aswad‘ın gerçek kimliği ise daha sonra yapılacak UMUT operasyonu sırasında anlaşılacaktır.
Mumcu cinayetinden sonra derinlemesine araştırma yapılmaması, cinayeti işleme olasılığı bulunan radikal İslamcıların bağlantıları konusundan da önemlidir.
14 Şubat 1993 tarihinde, yani Uğur Mumcu cinayetinin işlenmesinden bir ay sonra saat 14.00 sıralarında Hatay Cilvegözü sınır kapısından kirli beyaz (gri) renkli 1980 model Mercedes marka otomobil Türkiye’ye giriş yapmak ister.
Üzerinde 352 Z 6740 geçici plaka taşımaktadır.
Asıl plakası ise 34 B 0491‘dir.
Gümrük görevlileri araçtan şüphelenir ve polise haber verirler.
Polis, araçta bulunan Moh’d Sa’d Jrouh Al Morduj isimli Ürdünlü şahsı gözaltına alır.
Araçta detaylı arama yapan polis, “otonun kapı marş dinamosu bölgesinde portakal renkli toz halinde bir madde yerleştirilmiş olduğunu, bu maddenin altından kabloların geçtiğini ve elektrikli fünyenin otoya monte edildiğini, arka koltukta gizli bir yere elektrikli devreler monte edildiğini” belirledi.
Otomobil sürücüsü Moh’d Sa’d Jrouh Al Morduj ilk ifadesinde aracı İstanbul İli Eminönü ilçesi Beyazıt Burhanlı Sokak 16 sayılı yerde bulunan OBA isimli otelde buluşacağı Mohammed Al Aswad isimli şahsa teslim edeceğini söyledi.
Hatay polisi için bundan sonra romanlara konu olacak bir takip başladı.
Önce, Moh’d Sa’d Jrouh Al Morduj’a yardım ettiği belirlenen Adana’na Suriye’ye ithalat-ihracat işi yaptığı belirlenen Mohammed Adel Aswad (Mohammed Al Aswad’ın kardeşi) gözaltına alındı.
Hatay Emniyet Müdürlüğü içinde emniyet amiri Cahit Öztürk, başkomiser Ali Mücahitoğlu ve polis memuru İsmail Karatay‘dan oluşan ekip, Moh’d Sa’d Jrouh Al Morduj’a yanlarına alarak İstanbul’a hareket etti.
İstanbul’a varan ekip, OBA Oteli’nin 204 nolu odasına yerleşti.
Ekip, otel odasından Moh’d Sa’d Jrouh Al Morduj’u, Ürdün’de kaldığı İLBERTA Oteli’ne Mohammed Adel Aswad ile görüştürerek, İstanbul’a geldiğini, parasının kalmadığını, bir an önce buluşmaları gerektiğini söyletti.
Telefonda yapılan görüşme sırasında Mohammed Al Aswad 18 Şubat 1993 günü İstanbul’da olacağını, kendisini beklemesini, yemek para ihtiyacını otelde görevli Hacı Yasin’den karşılamasını istedi.
Mohammed Al Aswad otomobil ile İstanbul’a geldiğini düşündüğü Moh’d Sa’d Jrouh Al Morduj’a otomobilden hiç kimseye bahsetmemesi gerektiğini de söyledi.
Umman ile yapılan daha sonraki telefon görüşmelerinde Mohammed Al Aswad’ın İstanbul’a gelmek üzere yola çıktığını öğrenen polis, 18 Şubat 1993 günü Atatürk Havalimanı‘nda gerekli önlemleri aldı.
20 Şubat 1993 günü saat 09.00‘a kadar havalimanındaki önlemlerini sürdüren polis, Türkiye’ye giriş yapan Ortadoğu uyruklu bazı kişileri Moh’d Sa’d Jrouh Al Morduj’a gösterdi ama sonuç alamadı. Polis, Mohammed Al Aswad’ın gelmeyeceğini tespit ederek operasyonu sonlandırdı.
Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yapılan yargılama sonunda 1991/51 esas, 1991/237 karar sayısı ile Moh’d Sa’d Jrouh Al Morduj, Türkiye’ye eylem amacıyla yabancı ülkelerden patlayıcı madde sokmak ve bu suça iştirak etmekten 6 yıl hapis, 20 bin lira da para cezasına çarptırıldı.
Mohammed Adel Aswad (Mohammed Al Aswad’ın kardeşi), hakkında yeterli delil olmadığı için beraat etti.
Mohammed Al Aswad ise firari olması nedeniyle dosyası ayrıldı.
Mohammed Al Aswad’ın ayrılan dosyası 91/250 esas, 93/77 karar sayı ile daha sonraki yıllarda zaman aşımına uğrayarak ortadan kaldırıldı.
Sınırdan geçerken el konulan beyaz Mercedes devlete kaldı.
Bir de Mercedes’in içinde yakalanan elektronik devre ile beyaz turuncu bir madde vardı.
Emniyet Genel Müdürlüğü Kimya Laboratuvarında yapılan analiz sonucu bu maddenin RDX olduğu tespit edildi.
RDX’i anımsadınız elbette. Uğur Mumcu cinayetinden sonra polisin araç üzerinde yaptığı incelemede bulduğu plastik patlayıcı.
Hatay Cilvegözü’nde yakalanan maddenin neden portakal renkli olduğuna gelince; o da polis laboratuvarının sonuçlarında var.
“Beyaz-turuncu renkli granür maddelerinin bağlayıcı olarak kullanılması sonucu toprak rengi haline getirilmiş olduğundan…”
Akla ilk gelen soru:
Acaba bu maddeler bir ay önce İstanbul’da yapılan İslami Hareket Örgütü’nde ele geçirilen plastik patlayıcılarla ve Uğur Mumcu’nun aracında bulunan artıklarla eşleştirildi mi?
Bu konuda evet yanıtı verebileceğimiz tek bir resmi yazı yok.
Bir büyük fırsat, ne yazık ki en basit haliyle koordinasyonsuzluk denen gerekçe ile kaçırıldı… (BELGE-55)

KİM NE SÖYLEDİ?
Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1993’de evinin bulunduğu Karlı Sokak’ta arabasına yerleştirilen plastik patlayıcı ile katledildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi 14 Ocak 1997 tarihlinde 478 sayılı kararı ile Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’nu kurdu.
Dokuz milletvekilinden oluşan komisyonda, Anavatan Partisi İstanbul Milletvekili Refik Aras, Manisa Milletvekili Tevfik Diker, Doğru Yol Partisi Balıkesir Milletvekili Ahmet Bilgiç, Trabzon Milletvekili Yusuf Bahadır, Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili Eşref Erdem, Demokratik Sol Parti İzmir Milletvekili Ahmet Piriştina ile Refah Partisi Van Milletvekili Fethullah Erbaş, Karaman Milletvekili Abdullah Özbey ve Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay bulunuyordu.
Komisyon başkanlığını Ersönmez Yarbay, başkanvekilliğini Tevfik Diker, sözcülüğünü Eşref Erdem kâtip üyeliğini ise Ahmet Bilgiç yaptı.
TBMM İçtüzüğü gereği komisyonun görev süresi 4 Haziran 1997’de bitti.
Komisyon, 4 Haziran 1997 tarihine kadar 42 toplantı yaptı. İslami Hareket Örgütü üyeleri de dâhil olmak üzere konu ile ilgili 122 kişinin bilgisine başvurdu.
GÜNDEM- Strateji Grubu’nun yaptığı çalışmaya göre Uğur Mumcu 2 Şubat 1992’den öldürüldüğü gün olan 24 Ocak l993’e kadar geçen süre içinde Cumhuriyet Gazetesi’ndeki Gözlem sütununda 330 köşe yazısı yazdı.
Son bir yıl içinde 158 yazısında Kürt sorununa, 117 yazısında ABD’ye 114 yazısında ise PKK’ya yer verdiği belirlendi.
Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu, yaptığı 42 toplantıda görüştüğü 122 kişinin çoğunun bilgisine başvururken, cinayetin kim ya da kimler tarafından işlendiğine dair de görüşler aldı.
Komisyona çeşitli tarihlerde bilgi verenlerin o günkü sıfatlarıyla ne dediğine de bakalım isterseniz:
Erdal İnönü (Başbakan Yardımcısı): “Olaydan hemen sonra, ailesini ziyarete gittim, kalabalıktı, olay yerini gezdik daha sonra kalabalıkla olay yerinde dolaşmanın doğru olup olmadığını zaman zaman düşündüm. Cenaze töreninde bu olayın aydınlatılacağı sözünü verdim ve bu doğrultuda olayı takip ettim. Güvenlik güçlerince bana cinayetin çok profesyonelce işlendiğini, muhtemelen İran’da eğitim görmüş olabileceklerini, bütün ihtimallerin değerlendirildiğini, iyi bir soruşturma, bilimsel bir inceleme yapıldığını belirtiler. Benim kanaatim güvenlik güçleri uğraştılar, ama bulamadılar….”
İsmet Sezgin (İçişleri Bakanı): “İçişleri Bakanı olarak benim gördüğüm, o ana kadar, Türk polisi, böylesine profesyonel, profesyonelce işlenmiş, mutlak bir organize gücün yaptığı olayla tanışmamışlardı. Ne böylesine bir yöntemle tanışmışlardı ne böylesine bir grupla karşı karşıyaydılar. Polis, PKK olsaydı, bilirdi; Dev-Sol olsaydı, bilirdi; Dev-Yol olsaydı, bilirdi; çünkü onlarla yakından alışverişleri vardı. Adeta onların üzerinde uzman olmuşlardı. Bu, polise yabancı bir konuydu ve polis, bunda bocaladı. Her türlü gayret gösterildi…”
Sönmez Köksal (MİT Müsteşarı): “… 24Ocak 1993 günü vuku bulan olayla ilgili olarak, olay öncesi, Uğur Mumcu’ya dönük bir eylem yapılabileceğine dair bizim elde ettiğimiz bir istihbarat yok. Bir defa bunu net bir şekilde söylüyorum… Dış servisin yapmış olabileceği yolunda da elimde kesin bulgu olmadığı sürece, ben bu olasılığı da sizin önünüze getirmek durumunda değilim. Sadece, işte, diyoruz ki, bu kadar profesyonelce bir işi dış servis yapar. Dış servislerin de kendilerine özgü birtakım modüs operandileri vardır. Bir kısmı taşeron kullanır, bir kısmı taşeron kullanmaz. Acaba, bu iş eğer dış bir servis tarafından yapılmışsa hangi olasılıklar içinde bu gerçekleştirilmiştir gibi değerlendirmelerimiz o zaman da vardı. Şimdi de var; fakat bunu, ben, bir kesin bulgu elimde olmadığı sürece size açıklıkla beyan etmek durumunda değilim…”
Mehmet Ağar (Erzurum Valisi-Emniyet Genel Müdürü): “… Yorum derseniz, ben bu tür işlerde yorum yapılmasına şahsen karşıyım. Zaten, bu yorumlar hep kafaları karıştırıyor. Adli olaydır, bir cinayeti somut kanıt olmadan konuşmak son derece yanlıştır. Türkiye’de bir huy var, herkes dedektif olmuş, herkes bir tahkikatın peşinde ve herkes de bir yorum peşinde, bu yorumlar da kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor; çünkü nihayetinde bu bir adli olaydır, bir cinayet olayıdır, burada somut kanıt, belge, bilgi olmadan hiç kimsenin bir şey konuşmaması lazım. Bunlar yanlış oluyor, olay. Bu sefer ideolojik bir çekişmenin istismar vasıtası haline getiriliyor ki, bence yapılan en büyük yanlış da burada… Yani, bir karmaşa olmuş. Şöyle olmuş mesela orada, daha sonra aldığımız bilgilerden… Şimdi, meraklı çok tabii, olay yeri iyi muhafaza edilememiş orada anlaşıldığı kadarıyla, çok net laboratuvar bilgileri derlenip toplanamamış. İtfaiye gelmiş basmış suyu, öbürü gelmiş… Şimdi, olaylarda görüyorsunuz, Avrupa gibi bant sistemi getirdik şimdi. İnceleme ekipleri gelmeden veya tahkikatı yapacak savcı gelmeden hiç kimse olay yerine giremez; giren adam da eldiveniyle girer, pertavsızıyla girer, çekiciyle girer, çatalıyla girer, o hale geldi, o olay aslında büyük bir ders oldu. O olayda olay yeri incelemesinin çok yanlış olduğu baştan görülüyor, arkadaşlar da sonradan onu kabul ettiler; fakat uzman ekipler gelene kadar mahalli karakol gelmiş, itfaiye gelmiş, eş dost gelmiş, herkes dedektif sanki bir şey çıkaracak oradan…“
Mehmet Eymür (MİT Daire Başkanı): “… Yani, şunu söylemek istiyorum; yani devlet destekli derken, ben yanlış anladım. Hani Türkiye içinde gibi bir şey mi yapmışım diye de, öyle bir mütalaam olmaması lazım. Bu, kullanılan plastik patlayıcıların kullanılan teknik bu işin çok profesyonelce yani, özel yetiştirilmiş kişiler tarafından yapılmış olabileceği şeyini gösteriyor. Bu, şimdi yani, PKK’da patlayıcı bilmem şey yapıyor, öteki de yapıyor; ama bunun tekniği çok üstün bir teknik, onu söylemek istedim. Mesela, burada, bir İsraillinin arabasına da konulmuştu böyle… Yine C-4’1e yapılan şey. Bunlar bir istihbarat teşkilatlarının ancak yahut da özel bir organizasyonun yapabileceği şeyler olarak niteliyorum ben… İran’ın biraz yani başka ülkelerin demokratik yapılarına dikkat etmeden bu tip faaliyetleri yürüttüğünü de söyleyebilirim; ama şu konuda Uğur Mumcu şeyine İran’ın yapmış olabileceği bir faraziyeden yani benim için, eğer elde bir delil yoksa bir faraziyeden öteye gidemez. Ben tersini de düşünebilirim bir istihbaratçı olarak. Yani bir batı ülkesi de bunu yapmış olabilir Türkiye’nin şeye kaymasını önlemek için, bu tatbik edilen metotlardır bunlar, Türkiye’nin laiklikten ayrılıp biraz sağa kaymasını, Türkiye’de bir infial yaratmasını şey etmek için provokasyon tipi faaliyetler de yapıla bilinir yani yelpaze çok geniş bence Uğur Mumcu konusunda, çeşitli yerlerden olabilir. Tabii bu şu anda bu delilleri toplamak çok zor. Yani delilleri o zaman toplayabilmek lazımdı. Her geçen gün birazcık daha bunun izlerini siliyor. Ama bazen de seneler sonra bazı hakikatlere ulaşmak da mümkün oluyor…”
Dursun Özbek (MİT Bölge Başkanı): “… Uğur Mumcu’ya bir suikast yapılacak diye en ufak bir bilgi o dönem içerisinde elde edilmedi; edilse, mümkün değil… Birçok dönemlerde bu nevi bilgiler elde edilmiştir. Zamanında ilgili makamlara, ilgili kişilere iletilmiştir; yani, bu konuda, öyle bir bilgi elde edilmemiştir… Tabii, dış kaynaklı. Yani, daha doğrusu amatörce bir suikast değil, profesyonelce yapılmış bir suikast… Öyle bir şey söyleyemeyiz. Şu kişi yapar, şu kurum yapar, şu kuruluş yapar; öyle bir şey söyleyemeyiz. Araştırmalarımız bizim genel istihbarat istekleri içerisinde devlet istihbaratını elde etmeye yarayan bilgilerdir. Bir cinayete özellikle yönelmiş değiliz… Tabii, teknik olarak söylüyorum; Türkiye’de, yabancı bir ülkenin istihbarat servisi aracılığıyla bir eylem yürütülecekse muhakkak bir işbirliği olacaktır. En azından, o eylemin ortaya gelişinde birtakım yan destekler lazım. O yan desteklerin muhakkak içten olması lazım. Başka türlü, tutup da yurtdışından gelecek burada eylem yapacak, elini kolunu sallayarak gidecek, onların eylemden sonra belirli bir süre için barınması, onların silahlarının getirilmesi, kişinin kişi hakkında istihbarat yapması, tutup da yabancı bir ülkeden gelecek kişinin yapacağı bir olay değil. İçerde muhakkak destekçisi olması lazım…”
Emin Aslan (İstihbarat Daire Başkanı): “… Bir Dev-Sol veya bir PKK dediğimiz zaman az çok sempatizan kitlesiyle bir militan kadrosuyla belirli bir sayısal gücü olabilir diyebileceğimiz örgütler ama, İslami Hareket örgütünün çok az sayıda çok özel sanki kontrespiyonaj faaliyeti şeklinde yetiştirilmiş kişilerden oluşan bir grup, bir örgüt intibaa yarattı bizde, yapılan soruşturmalarda hepsi belirli bir ülkeye eğitime gitmişler, belirli zamanlarda eğitim almışlar, bu durumda ister istemez her örgütün üzerinde durmakla birlikte öncelikle bunlardan bir neticeye gidebilir miyiz diye… Hem İstanbul hem Ankara’da arzu ettiğimiz somut sonucu alamadık. Yani, şu yaptı veya şurası yaptırdı diyecek bir neticeye ulaşamadık… Uğur Mumcu cinayeti konusunda, somut olarak, şudur veya şu yapmıştır, şu konuda böyle bir çalışma var diyebilecek durumda değiliz…”
Hanefi Avcı (İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı): “… Emarelere baktığımız zaman, bu olayın böyle bir insan tarafından veya kiralık adam tarafından yapılamayacağıydı, ancak bunun ciddi ve örgütlü bir güç tarafından yapılabileceği idi. Bu örgütlü gücün de, ancak böyle İran’la bağlantılı, onlarla dayanışan bir grup oyabileceği fikriydi bendeki fikir. Uğur Mumcu olayında da, yine, olup biten birçok küçük noktaları bir araya getirdiğimiz zaman, aynı kanaate varıyordum. Ama bunlar ne derseniz, size tek tek tek saymam hem mümkün değil hem bir kısım da çok teknik şeyler benim açımdan, Onları böyle bir şeyin varlığını hissedersiniz ama elinizde tutamazsınız, ama dersiniz ki burada bir şeyler var yani. Benim hissim de bu tür, yani burada böyle mutlaka gruplar var. Bu grupların yaptığı birtakım faaliyetler var; ama kendi açımdan bunlara yüzde yüz diyebiliyorum söylendiği zaman ise, sadece bir istihbarat duyum ve yorum diyorum. Böyle değerlendiriyorum. Bunu, tek tek size bu nokta şu nokta bu olay diye sayamam; ama kendim binlerce bilgiyi bir araya getirdiğim zaman bu manayı çıkarıyorum… Biz hep beraber, hem Ankara polisi hem İstanbul polisi -bütün güvenlik birimleri olarak- yüzde 99 bunu İslami Hareket örgütü yapmıştır düşüncesine kapılmıştık. O zamana kadar da ilk çıkarılan çok ciddi örgüt bu adamlar vardı. Gerçekten bunları dokümanlarını incelediğiniz zaman, böyle sıradan bir ideolojik örgüt değil. Çalışma biçimleri, faaliyet tarzları izlendiğinde, devlet çok iyi tahlil edilmiş, güvenlik örgütleri çok iyi tahlil edilmiş, bunların ulaşamayacağı, bunların teknik imkânların yetişemeyeceği ne sistemler varsa, onlarla çalıştırılıyorlar kişiler; yani, bir İslami Hareket örgütündeki bir adamı yakalamak, çok usta bir casus yakalamakla eşdeğer bir olaydı. Onun için var gücümüzle bu adamlar orta yere çıkaralım ve bunları yakalayalıma teksif ettik kendimizi…“
Cevdet Saral (TEM Daire Başkanı): “… Şahsi kanaatimi sorarsanız, bu cinayetin, iç kaynaklı terör örgütü organizasyonlarından daha ziyade dış kaynaklı terör organizasyonlarına ait olduğunu düşünüyorum… Ancak, şu da bir gerçektir ki, dünya polis tarihlerinde, çok uzun süre sonralar aydınlatılabilmiş cinayetler vardır. Uğur Mumcu cinayeti de, böyle bir sınıflandırma içerisinde yer alabilen bir cinayet vakasına benziyor. Tabii, bu konuyla alakalı örnekleme yapmak, delilleri toplamak, az önceki suallerinizde de belirttiğim gibi, uluslararası nitelikli bir organizasyon tarafından gerçekleştirilmiş olma ihtimalinin yüksek olması dolayısıyla delil toplamakta zorlanabiliriz. Bu tip cinayetlerin aydınlatılabilmesi için, örnekleme yapmak gerekiyor… Dış kaynaklı deyince, bu dış kaynaklıyı, ülkelerarasında netleştirmek mümkün değil. Yani, böyle bir iddia ileri sürmek spekülasyon olur; ama, cinayetin işleniş kullanılan teknik itibariyle söylüyorum. Dış kaynaklı olma ihtimali yüksektir diyorum bu cinayetin gerçekleştirilmesindeki…”
Mehmet Canseven (Ankara Emniyet Müdürü): “….. Ankara Emniyet Teşkilatı, istihbarat yönünden çok kuvvetliydi. Yani, bunu bizim Türk örgütlerinin, radikalinden tutun Türk solunda. Kürt solunda aklınıza gelebilecek bütün örgütleri sıralayın. Bunların içerisinden bir tanesi yapsaydı, biz bunu bulurduk; bunu rahatlıkla bulurduk. Yani, olayın mevcut Türk örgütleri tarafından, aşırı uçlar tarafından, hangi taraftan değerlendirirseniz değerlendirin, yapıldığı düşüncesini taşımıyorum. Ancak, taşeron görevi yapabilirler; yani, ne yapabilirler; gelip istihbarat görevini yapabilir. İstihbarat görevini yaptıktan sonra onu buradan uzaklaştırabilirler veya yok edebilirler; ama, yok etmek, esasa aykırıdır; yani, muhakkak surette bir tarafa gitmiş olabilir….. Kanımca, yurtdışı bağlantılı bir olay. Örgütsel, yurtdışındaki kuruluşlarla bağlantılı bir olay. Bunun çözüm noktası da, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin polisi değil. Yani, polis üzerine düşen görevi yapıyor; ama bunu çözecek olan ülkemizin başka kuruluşları var…”
Ali Kalkan (Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı): “…Türkiye’de yerli örgütlerin yapmış olduğu faaliyetler, aşağı yukarı hepsi çıkmıştır, faili meçhul cinayet kalmamıştır; ama, bizim tabirimizle espiyonaj faaliyetleri, dış güçler tarafından yapılar cinayetler bir Bahriye Üçok Muammer Aksoy, Çetin Emeç ve Uğur Mumcu cinayeti, maalesef çıkmamıştır; yani, biz, buna, bizim tabirimizle provokasyon diyoruz. Bu tür olaylarda faili bulmak için o anda yakalamak lazım; yani, işlediği anda yakalamak lazım onun haricinde adam uçar gider. Dışarıdan gelen kişi böyledir. Onun için bulunamamıştır. Yoksa burada, tahkikatı yapan arkadaşlarımız ben bizzat gördüm, en ince teferruatına kadar tahkikatın konularına eğilmişlerdir, tek tek de incelemişlerdir…”
Burhan Tansu (TEM Şube Müdürü): “… Olay, gerek infialiyle gerekse yapılış şekliyle çok büyük bir olay. Türkiye’de ender yapılabilecek bir olay; yani, o da sadece böyle daha başka gruplar gördüğümüz gibi ufak bir olay değil, bayağı kapsamlı ve bu laboratuvar bulgularından da, DGM dosyasındaki şeyinde de var zaten, bayağı geniş bir olay. Onu söylemek istiyorum. Bir gün çıkar diye ümit ediyorum, inşallah da çıksın, o zaman. Ben şimdi içtir, dıştır dersem yanlış olur diye söylemek istiyorum…”
Devamı var…
iletişim: serdarozdeniz@hotmail.com
Yayınlanan bölümler:
Bölüm 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm 9.





