EMNİYETE GÖRE İSLAMİ HAREKET NEYDİ?
İstanbul Emniyet Müdürlüğü ekipleri tarafından başlatılan İslami Hareket Örgütü’ne yönelik operasyonlarda ele geçen silah ve patlayıcılar önemliydi.
Kendilerine İslami Hareket adını veren bir örgüt vardı ve İran’a gidip eğitim alacak kadar kökleşmişti.
Bir yanda böyle bir örgüt oluşup eylem yaparken, emniyet ne yapıyordu?
Silahlı bir radikal İslamcı örgütün varlığından haberdar mıydı?
Başta Uğur Mumcu cinayeti olmak üzere, silahlı bombalı eylemler yapılmadan önce önlem alınıyor muydu, araştırma yapılıyor muydu?
İsmini daha sonra başka olaylarda sık sık duyacağınız, dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdür Vekili Hanefi Avcı, radikal İslamcı örgütler ve Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili Uğur Mumcu Cinayetini araştırma Komisyonu’na bilgi verdi.
12 Mart 1997 tarihinde komisyona bilgi veren Avcı’nın sözleri, emniyetin olaya bakış açısını da gösteriyordu:
“…..
“Ben, bu olayın olduğu tarihte İstanbul’da görevliydim; ancak, İstanbul’da da benzeri olayların olduğunu görmüştük. Ben, 1992 yılı başlarında Nisan ayında İstanbul’da göreve başladım İlk olayların sıcağıyla, bir de bir inisiyatif konduktan sonra, İstanbul’da geri zamandan kalmış, bir takım böyle- faili meçhul diyebiliriz- esrarengiz olaylar vardı. Bunlardan bir tanesi Çetin Emeç’in öldürülmesi olayıydı, diğer bir olay Turan Dursun’un öldürülmesi, Sedat Simavi’nin mezarına bomba konulması olayı, daha sonrasında, İran rejim muhalifi Ali Ekber Gorbani’nin kaçırılması olayı, yine aynı gün, orada bazı İran rejim muhalifi kişilerin arabalarına bomba konulması olayları meydana gelmişti. Biz, bu olayları kim yapabilir, nasıl olabilir diye bir değerlendirme yapıyorduk; bu arada zannediyorum 1992’nin son günü, 1993’ün ilk gününde başlayan bir operasyonda daha sonra kamuoyuna İslami Hareket Örgütü diye intikal eden kişilerin bu tür eylemleri yaptıkları ortaya çıkmıştı. Bu kişilerin, özellikle Çetin Emeç olayı, daha sonra Turan Dursun ve diğer benzeri olayların failleri oldukları belirlenmişti.
Zaten, ben de, geçmişteki olayları da incelediğim zaman, böyle bir grubun yapması gerektiği kanaatindeydim; çünkü faillerin durumuna bakıyorsunuz olayın şekline bakıyorsunuz, pek çok açıdan baktığınız zaman, böyle bir gruba yönlenmiş olması lazım diye düşünüyorsunuz mantıki olarak. Bu şahıslar sorgulandı, bu olaylar anlatıldığı dönemde, bizim de zihnimizde, acaba, bu insanların Ankara’daki olaylarla bağlantısı, ilgisi olabilir mi düşüncesi vardı. Hatta bu tahkikata başlandığının, zannediyorum ikinci, üçüncü günü, Uğur Mumcu, burada katledilmişti, o olayı ben İstanbul’da duyduğum zaman o tahkikata yeni başlamıştım; birtakım insanlar gözaltına alınmış sorguları yapılıyordu. Hatta onlara sorulduğu zaman işte, kendilerinin, önümüzdeki dönem Oktay Ekşi’yi hedef aldıkları, Ankara’da Uğur Mumcu’nun da buna benzer bir hedef olabileceği gibi şeyleri de söylediler; ama tabi bilgiler yoktu. Hatta o olayla ilgili bu olayı acaba Ankara’ya taşıyabilir miyiz, Ankara’daki örgütün bağlantılarını çıkarabilir miyiz, bu olay aydınlatılabilir mi diye büyük bir gayret de gösterildi, çok ciddi bir çalışma yapıldı; ama olayın faillerine ulaşmak mümkün olamadı zannediyorum. Daha sonrası bu örgütün bu durumu ortaya çıkarılınca gerek ben ve arkadaşlarım olsun gerek oradaki görevliler olsun, bu örgüt ciddi takibe alındı ve bu adamlara yönelik üst üste 4-5 tane operasyonlar yapıldı; en son İrfan Çağrıcı, lideri, yakalanırsa aydınlanabilir düşüncesi vardı bizde, o şahıslar da yakalandıktan sonra, özellikle en çok sorulan konu, Uğur Mumcu olayıydı; yani, bu olay neydi diye. Şahıs, açıkça, bu olaylarla alakası olmadığını söyledi, hatta (eğer -oradaki görevliler için, birçok insan için- sizin iyiliğiniz, sizin yükselmeniz, sizin rütbeniz için bu olayı üstlenmek gerekiyorsa, ben bu olayı üstlenmeye hazırım, söyleyin itiraf edeceğim, anlatacağım, bana olayı tarif edin) dedi. Bu kadar açık konuştu; ama bunun üzerine biz, mutlaka böyle bir olayla ilgisi olması konusuna yoğunlaştığımız zaman, bize sunu söyledi. (Niye ille bir tek İslami Hareket’in üzerinde duruyorsunuz? Başka küçük gruplar ya da grupçuklar olamaz mı – kendileri gibi – yani, biz, İran’da belli devlet güçleri tarafından yönlendirilerek bir takım işler yapmışsak -ki, uzun boylu bir ifadesi var ve sohbetlerimiz oldu- bizim gibi başka gruplar da niye olmasın) diye, bence, bize böyle bir işaret verdi.
Şimdi, tabi, ben, bu şahsın bu beyanı karşısında baktığım zaman, bunu biraz daha tutarlı ve doğru bir beyan gibi görüyorum; çünkü biz İslami Hareket Operasyonu yaparken, Jak Kamhi’ye suikast oldu; bu suikasttaki insanların bir kısmı olay yerinde, bir kısmı da Van’da yakalandı; o insanlar da İran bağlantılıydılar. Hatta her şeyiyle, çok samimi itirafta bulundular, İran irtibatları çıktı; ama elimizdeki İslami Hareketçilerle bağlantısı yoktu, organik bir bağ kuramadık; yani, iki ayrı grup, hatta şahıslar da farklı. Sanki bu şahısları güden insanlar da farklı, bu adamların yöntemleri de farklı, her şeyleriyle çok farklı iki tipti. Yani, İslami Hareketçileri gördüğünüz zaman, çok orijinal bir özelikleri var; kendileri, davranışları, yaşayışları, örgütsel faaliyetleri, eylem tarzları, her şeyiyle çok orijinal. Daha çok, böyle ben, bir istihbarat örgütü tarafından yönlendirilmiş, yetiştirilmiş insan olduğu imajıyla görüyorum.
Mesela, o şahısların eğitim notlarına bakıyorsunuz, İran’da gördüğü eğitimlere bakıyorsunuz, diyorsunuz ki, bu, burada gördüğüm istihbarat eğitimine benzeyen bir eğitim. Üç arabayla takip… Hiçbir örgüt mensubu araçlı takibi görmez, hiçbir örgüt mensubu müşahedeyi görmez. Bunlar buna benzer kurslar görmüşlerdi. Yani, bendeki inanç şuydu: İran istihbarat servisinden bir tanesi bu adamları eğitmişti.
Diğer Jak Kamhi’ye suikast yapan insanlar da İran’da eğitim görmüşlerdi. Samimi söylüyorlardı ama o adamların gördüğü eğitim şekli şemalı bunlara benzemiyordu, daha farklı insanlardı. Yine aynı dönemlerden sonra yapılan bir operasyonda, Ankara’daki iki veya bir hizbi demokrat – yani, İran’daki rejim muhalifi – bir kişinin de, Kırşehirli bir kişinin öldürülmesindeki faili olan kişiler de yakalandı veya bir miktarı İstanbul’da gelip sorgulandı; daha sonra Ankara’ya getirildiler. Bu kişiler de İran yanlısıydı. İran’da eğitim görmüş, orada yönlendirilmiş, yetiştirilmiş insanlardı; ama bundan da farklı bir gruptu. O zaman bizim aklımızda kalan olay şu ki, bu, İran’dan gönderilen gruplar gibi bizim çözemediğimiz, aydınlatamadığımız farklı gruplar var. Bu olayların belki İstanbul cephesi çözülmüştür; yani, İstanbul’da İslami Hareket Örgütü, sonuna kadar olmasa bile, bugün büyük oranda çözülmüş ve adamların hemen hemen hepsi yakalanmıştır bir ikisi haricinde.
Uğur Mumcu olayı öncesi aynı eylem şekline benzer, aynı davranışları olan, hatta aynı tip hedefler diyebileceğimiz eylemler var. Bir Amerikalı askerin öldürülmesi olayı var, aracına bomba konması olayı var, Suudi Arabistan diplomatının aracına bomba konması olayı var, Mısırlı birinin arabasına bomba konma olayı var, daha sonra, İsrailli bir elçilik mensubunun arabasına bomba konması olayı var. Ben bütün bunlara baktığım zaman, hepsinde ortak bir nokta görüyorum ki, bunlar İran yanlısı bir grup tarafından yapılması lazım veya İran’ın hedefi bu insanlar. Yalnız, salt başına Uğur Mumcu’yu aldığınız zaman bunu net olarak, yüzde yüz görmeseniz bile, diğerlerine baktığınız zaman, bunu çok net olarak görebiliyorsunuz. Bu, benim vicdani kanaatim. Yüzde yüz bu olay bunlar tarafından yapılmıştır. Ancak, Uğur Mumcu olayı öyle bir hale geldi ki, herkesin projektörlerini çevirdiği bir nokta. Şu anda oraya girmek, orada bir tahkikat yapmak veya araştırmak polis için son derece çekinceli bir olay. Yani, vardığınız zaman birisine soruyorsunuz niye soruldu, sormuyorsunuz niye sorulmadı. Yani, yaptığınız her işin mutlak bir müspet ve menfi tarafı var; birileri tarafından eleştirilebilir, tenkit edilebilirsiniz. Polis bundan korkup çekindiği için bunun üzerine gitmiyor.
Biz hep beraber hem Ankara polisi hem İstanbul polisi -bütün güvenlik birimleri olarak- yüzde 99 bunu İslami Hareket Örgütü yapmıştır düşüncesine kapılmıştık. O zamana kadar da ilk çıkarılan çok ciddi örgüt bu adamlar vardı. Gerçekten bunları dokümanları incelediğiniz zaman, böyle sıradan bir ideolojik örgüt değil. Çalışma biçimleri, faaliyet tarzları izlendiğinde, devlet çok iyi tahlil edilmiş, güvenlik örgütleri çok iyi tahlil edilmiş, bunların ulaşamayacağı, bunların teknik imkânlarının yetişemeyeceği ne sistemler varsa, onlarla çalıştırılıyorlar kişiler; yani, bir İslami Hareket Örgütündeki bir adamı yakalamak, çok usta bir casus yakalamakla eşdeğer bir olaydı. Onun için, biz bütün gücümüzle bu adamları orta yere çıkaralım ve bunları yakalayalım teksif ettik kendimizi. Bu konuda İstanbul’da beş defa ayrı ayrı operasyonlar yapıldı. Ankara’da üç dört defa operasyon yapıldı. Bir tane Bursa’da yapıldı; iki tane İzmir’de yapıldı. Bu operasyonların bir tanesini hazırlamak bile, gerçekten çok insanüstü bir güç sarf etmeyi gerektiriyor ye çok fazla insan görevlendirmeyi gerektiriyor. Biz bu adamları, adım adım…
En son 1996 yılında yakalandı, biliyorsunuz, İrfan Çağrıcı; yani, o kişi yakalanıncaya kadar hep böyle bu adam yakalanırsa bu olay çözülebilir, çünkü bu adam askeri kanadın sorumlusu; acaba buna bağlı başka hücre var mı; çünkü İstanbul’daki bir hücre çıkarıldı. Bursa – İzmir tarafında bir hücre çıkarıldı. Ankara’da hücre çıkarılmasına çalışılıyordu. Bu adamla çözebilir miyiz düşüncesi herkeste çok ağırlık kazanmıştı. Hemen hemen de büyük çoğunluk, bununla bu olay çözülür dendi. İrfan Çağrıcı geldiği zaman da önümüze koyduğu olay buydu. Dedi ki, ben o değilim; hatta o olmadığı konumunu da ispatlar gibiydi. Biz bu tahkikatlar yapılırken İrfan Çağrıcı’nın böyle bir olayda olamayacağını tahmin ediyorduk; çünkü o tarihte İstanbul’da olması gerekiyordu bana göre de ama kim bilebilir; böyle bir hücreyi de buna bağlı ikinci bir hücre varsa, onların adamlarını bize vermek suretiyle biz olayı çözeriz diyorduk. İrfan Çağrıcı geldiği zaman, kendilerinin İranlılarla olan görüşmesini, daha önce kendisine verilen sipariş bir takım eylemleri işte şu eylemler bize sipariş verildi, hatta bir defasında İranlıları kızdırdığımız zaman, böyle fazla para istendiğinde diyorlar ki, biz sana çok da muhtaç değiliz, senin gibi on tane grup var bizim adımıza burada eylem yapacak veya hareket edecek insanlar diyorlar. Böyle rest çekebiliyorlar. O olaylar bize bir ışık verdi. Bir İkincisi de demin de arz ettiğim gibi işte bir iki olay daha var ki, bu olaylara baktığınız zaman da gerçekten İslami Hareketle alakası yok; ama İran’da örgütlenmiş, İran devlet görevlileri tarafından yönlendirilmiş olaylar orta yere çıkıyor. O zaman diyorsunuz ki, üçüncü bir grubun olmamasına bir sebep yok. İrfan Çağrıcı’nın bizi aldatma ihtimali elbette yüzde on var, ikinci bir hücresi varsa saklamış olabilir; ama bana göre, o yüzde 10’dan daha az, yüzde birlik bir ihtimal; çünkü biz İrfan Çağrıcı’yı yakalayıncaya kadar, İrfan Çağrıcı’nın birçok irtibatını orta yere çıkardık, bütün bağlantısını orta yere çıkarttık; ondan sonra yakalayabildik kendisini. O irtibatlardan bunun başkaca bir hücresinin olmaması gerektiği kanaati bende de uyandı; ama başka bir grubun başka bir teşkilatın burada bu olayları yaptığı inancı bence çok daha ağırlıklı.
Türk grubu ama bu Türk grubunu şöyle de yorumlamak mümkün: Türk grubu ama zaman zaman İranlıların da kendi görevlilerinin içine girdiği bir grup. Mesela İstanbul’da İran diplomatlarının dahi bu olaya girdiği ortaya çıkarıldı. Veya belli oranda veya diplomat olmasa dahi İran’da bazı görevlilerin gelip bu olaylara katıldığı, iştirak ettiği; yani, Türk grup ama Türk ile oradaki bazı İran görevlilerinin müşterek hareket ettiği bir grup diye anlamak lazım.
Yani, bir İslami Hareket Örgütü böyle enine boyuna incelediğiniz zaman çok ciddi bir grup efendim. Bunlar örgüt değil. Bence adı İslami Hareket kendi adına kurmuş, kendi adamlarını ikna etmek için ama adamlar tamamen profesyonel, bir devlet organı tarafından eğitilmiş, yetiştirilmiş, son derece profesyonel hareket eden insanlar; yani, bu adamların bir buluşmasını bir fotoğraflayabilmek veya bir defa takip edebilmek öyle o kadar kolay, mümkün şey değil yani.
Araba çalıyorlar; doğru ama araba çalma olaylarına bile baktığınız zaman araba çalma olayları çok enteresan. Araba çalanı hiç kimse tanımıyor. Alanı, satan hiç tanımıyor, 4. üncü kişiler bunu sıradan gerçekten gerçek bir araba zannediyor.
Biz altı ay falan uğraştık onların seviyesinin yarısına gelebilmek için. O adam sıradan bir insan bir bilgisayarla Reno’nun göğsündeki plaka numarasına kadar motor şase numarasına kadar hepsini çakıyor ve aklınıza gelen bütün belgeleri aynısının sahtesini yapıyor, yeniden trafiğinize veriyor sıfırdan arabanız fatura kesmiş gibi kaydediyor ve bunu götürüp satıyor.
Demin çok az açtım belki konu değildir diye; o kişiden eğitim not defterine baktığınız zaman demin arz ettim bir araba takip olayı var üç arabayla bir kişi nasıl takip edilir dersi. Hiçbir örgütün böyle bir arabası yok o kişilerin telefonu nasıl dinlenir, postanedeki adam nasıl elde edilir diye notları var. Gidiyorlar Türk postanesindeki bir adama, kendilerini devletin istihbarat görevlileri gibi tanıtıp, bir büroya taşıyorlar bu şahsı önce filme çekiyorlar hayatını, evine varıp röportaj yapıyorlar sivil insanlar vasıtasıyla, har türlü bilgiyi toplayıp diyorlar ki biz devletin gizli istihbarat servisindeniz, seni araştırdık inceledik senin vatan millet uğruna bize görev yapmanı bekliyoruz diyorlar ve kendisinin hakkında çekilmiş filmi gösteriyorlar; hanımının çocuklarının hepsinin hakkında bilgileri veriyorlar ki, şahıs diyor ki ben yüzde yüz devletle irtibatlıyım karşımdaki adam devlet görevlisi bu kadar beni çok iyi tanıyan biri ve diyorlar seni kendimizle çalışmaya layık gördük sen vatansever insansın bize yardım…
Zaman zaman senden bir telefon dinlemeni istesek yapar mısın; adam yaparım diyor. Adama senet imzalatıyorlar. Vatan millete hizmet edeceğim diye görev kâğıdı imzalatıyorlar, işte hediye veriyorlar yani klasik bir istihbaratın yaptığının hepsini yapıyorlar…”
Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na bilgi veren dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü Hanefi Avcı, kafasındakileri söylerken aslında ileriye dönük de mesajlar veriyordu.
Evet, bir tane grup yoktu.
Yıllar sonra yapılacak başka bir operasyonda radikal İslami başka bir grup ortaya çıkarılacak, onlar da kendilerine Hizbullah Selam Grubu diyecek, ondan önce çatışmada ölü ele geçirilen Hüseyin Velioğlu’nun ise Hizbullah’ın başka bir grubundan olduğu ortaya çıkacaktı.
Yakalanan kişilerin yaptıkları eylemler ve eğitimleri konusunda ilginç yorumlarda bulunan Avcı, örgüt hakkındaki değerlendirmelerini şöyle sürdürüyordu:
“Ben onların mantığıyla baktığım zaman onlar, Türkiye de özellikle böyle İslam aleyhine işte İslam’ı düşünce, İslam’ı oluşumlar aleyhine yazı yazan, bu uğurda oldukça gayret sarf eden bir insan bir sima gibi görüyor. Bir Oktay Ekşi’yi de böyle görüyor, bir Çetin Emeç’i de böyle görüyor. Bir Uğur Mumcu’da böyle gözüken bir simadır onların gözüyle baktığınız zaman ve bence hedef olarak da onun için seçilmiştir.
…..
Birincisi, Ankara’daki olayların hepsi bombalı ve hiç sanık yok, eşkâl tarifi bile yok, bir zorluk. İstanbul’da bir avantajımız var; işte Çetin Emeç olayı, değişik haller var, daha sonra, sadece bir olayda polis birkaç kişinin arabasını yokluyor, adamlar kaçıyor, arabada silah bulunuyor, silahın balistiği çıkıyor, kafanızda en azından üç tane eşkâl var, hatta iki tane fotoğraf var elinizde en azından. Yani, arabada bulunan kişinin ehliyeti falan kalmıştır arabada, bulduğunuz zaman yüzde 100 emin olacağınız birtakım bilgiler var. Ankara’da bir şanssızlık; hiçbir olayın faili ile ilgili bir bilgi yok; hatta biri gelip size benim dese bile, yüzde 100 emin olacağınız ipuçlarında zafiyet var sizin elinizde bir. İkincisi, İstanbul’daki olay tesadüfi bir hırsızlık olayı ile başladı, zincirleme gelişti. Bunda böyle bir tesadüf olmadı. Belki ilk fitili ateşleyecek bir tesadüf olsa buradaki emniyet en az İstanbul kadar koşturur ona inanıyorum; ama o fitil nedense tam olamadı.
…..
Şimdi efendim, olay olduğu zaman elbette önce mantıklı bir ihtimal yapılır; kim yapabilir, 100 tane ihtimal var, eğer, 100 ihtimali tek tek araştırmaya kalkarsanız ömrünüz yetmez. Eğer, mantıklı tahminlerde bulunursanız belli bir yere varabilirsiniz. Ben buğun elimde bu Uğur Mumcu olayı sahip olduğum bilgiler, bulgular veya oldu bitenleri yorumladığım zaman ki merci, bundan diyorum beş yıl önce İstanbul’da her şeyi yorumlamıştık, daha olaylar aydınlatılmamış, İslami Hareket bulunmamıştı, biz toplandık karar verdik, birçok insan farklı yöne bakarken birtakım arkadaşlar dedi ki, bu, bu, bu sebeplerden dolayı bu ancak böyle radikal bir İran tarafına yönelik bir grup tarafından yapılabilir ve çalışmaya başladık. Adamlar araba hırsızlığından yakalandılar; ama, adamların yakalandığı günün ikinci günü, adamlar konuşmamasına rağmen 10 tanesini yakaladık biz onların. Yani biz, bu gurupları hissetmeye başladık, kim olduğunu ne olduğunu bilemiyoruz, bir şeyler var, adam yakalandığı gün eldeki emareye dayanarak daha önce de kendi hazırlığımız olduğu için adamların hepsini tek tek bulduk toparladık adamların. Yani, o gün, orada da aynı şartlar vardı benim açımdan. Birçok insan, hatta Hayri beyin açıklamaları var biliyorsunuz, dediler ki, Çetin Emeç’i bu terör örgütü öldürmemiştir diye çıktı, böyle açıklamalar yapıldı; ama tersine bir olay çıktı. Yani, demek istediğim bu tayin eden emareler var yoksa ben, yüzde 100 öldürdü diyemiyorum, kendi kendimi ikna etmek için vicdanen yüzde 100 eminim diyorum…”
İslami Hareket Örgütünü sıradan bir terör örgütü gibi görmeyen Hanefi Avcı’nın komisyonda verdiği ifadenin sonunda, cinayeti İslami Hareket Örgütü’nün işleyip işlemediği hakkındaki soruya verdiği yanıt da çok kısa ve düşündürücü.
“Şu gün için evet inancımız azaldı. Yüzde 10’un altındadır…” (BELGE-24)

ANKARA’YA GELEN ARAÇLAR
Bazı olayların İslami Hareket örgütünün bombacısı olarak bilinen Mehmet Ali Şeker’in ifadesinde de var olduğunu hatırlarsak, konunun bu açıdan önemi kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Bu konunun bir diğer önemli noktası da İslami Hareket militanlarının İstanbul’dan çaldıkları arabaları satmak üzere Ankara’ya götürmeleri sırasında zaman zaman bagajlarında C-4’de taşımaları.
Arabaları örgüte para sağlamak için götürmeleri varsayımı doğru, ama bagajda C-4 taşımaları niye? Bu konu hakkında Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı sıfatıyla komisyona ifade veren Hanefi Avcı’nın söylediklerini yeniden hatırlamakta yarar var. Örgüt militanları bir infaz için fazla para istedikleri İranlı görevlilerin kendilerine kızarak, “Bu işi yaptırabileceğimiz sizden başka daha 10-12 grup var” sözleri ile Avcı’nın “İslami Hareket dışında başka oluşumlar da var” sözleri neredeyse aynı anlamı taşıyor.
Bu da en azından polisin olay sonrası İslami Hareket dışındaki oluşumlar konusunda pek duyarlı davranmadığını ortaya çıkarıyor. Hatta Hanefi Avcı’nın, “Ankara’da bu tür çeşitli olaylara karışmış bir başka örgütü yakalamak için rastlantı beklediklerini” söylemesi de İslami Hareket’in dışında bir başka oluşumu rahatlıkla aklımıza getiriyor.
Bu bilgilerin bir araya getirilerek yararlı halde polise sunulması elbette uzmanlık isteyen bir iş. İstanbul’daki örgüt üyelerinin çaldıkları arabalarla Ankara’ya C-4 götürmeleri konusunda yapılan bir araştırma olmadığı da açık.
Bu konuda da TBMM’nin 18. döneminde kurulan komisyon çalışmaları sırasında da dikkat çekmiş olacak ki, bu olay üzerine çalışma yapma gereği duymuşlar.
Bir diğer husus da Mehmet Zeki Yıldırım ve Ayhan Usta isimli İslami Hareket örgütü mensuplarının Uğur Mumcu cinayetinden önce Ankara’ya getirdikleri ve Zeki Deniz’e teslim ettiklerini söyledikleri araçlarla ilgili olarak tutulan yer gösterme tutanağı ile ilgilidir.
Bu yer gösterme tutanağında yazılan yazıda aynen şöyle:
“(24.1.1993 tarihinde İlimiz Çankaya İlçesi Karlı Sokak No: 63 karşısında park halindeki otosuna bindiği sırada önceden konduğu belirlenen bombanın patlaması sonucu müdürlüğümüz ve İstanbul Emniyet Müdürlüğünce başlatılan operasyonlar sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğünce yakalanan sanıkların yapılan sorguları sonunda İslami Cemaat oluşturdukları ve bu cemaate maddi yardım sağlamak amacıyla İstanbul ilinde muhtelif semtlerden çaldıkları -4- otoyu Ankara iline getirerek satılmasını sağladıkları tespit edilen ve diğer sanıklarla birlikte teşhis için ilimize getirilen sanıklardan aslen Batman ili merkez Pınarbaşı Mahallesi Gercüş İlçesi nüfusuna kayıtlı Şükrü ve Zümrete oğlu 1970 doğumlu Sedat Kosava sahte kimlikli Ayhan Usta ile aslen Batman İli Gercüş İlçesi Bağlarbaşı Mahallesi nüfusuna kayıtlı Mehmet Sait ve Selime oğlu 1968 doğumlu Mehmet Zeki Yıldırım isimli şahısların yapılan sorguları ve alınan ifadelerinde İstanbul ilinden çaldıkları 3 adet Tempra ve 1 adet Reno 21 Concorde marka otoları yakın tarihlerde Ankara ilinde Zeki Deniz isimli şahısa satması için teslim ettiklerini beyan etmeleri üzerine adı geçenlerin otoyu teslim ettikleri yerin gösterme işlemi için her iki şahıs da görevli ekip refakatına alınarak, ilimiz Hipodrom Caddesi üzerinde bulunan Şehirlerarası Otobüs Terminaline intikal ettirildi, iki sanık birden Yenimahalle istikametinden Ulus istikametine doğru seyrederken sağ tarafta bulunan ve çok katlı otopark girişi yolunun hemen solunda bulunan taksi durağının yanında bulunan oto park yerini göstererek İstanbul ilinden birinci defada getirmiş olduğumuz üzerinde 41 FZ 046 plakalı Reno-21 Concorde marka otoyu ikinci defa getirmiştik. Birinci defa getirdiğimiz otolar 06 LEZ 11 plakalı Kırmızı renkli Fiat Tempra oto, hatta arkası İstanbul’da aldığımızda vuruk ve hasarlıydı. Bu oto ile 35 ECH 60 plaka sayılı gri metalik Fiat Tempra otoyu şu anda göstermiş olduğumuz otopark girişinin bulunduğu yere park ettik. Ben, Mehmet Zeki Yıldırım otoyu park ettikten sonra otoyu alacak şahsın beni görmemesi için Terminal Otelinin alt kısmında bulunan cafeye gittim. Burada Ayhan Usta’nın otoyu teslim ederek gelmesini bekledim. Ben Ayhan Usta, her iki otoyu park ettikten sonra Mehmet Zeki Yıldırım gelecek şahsın kendisini görmemesi için yanımdan uzaklaştı ve aradan yarım saat geçtikten sonra kendisini koşu yolu semtinde gördüğüm ve ismini Tahir, olarak bildiğim Zeki Deniz isimli şahıs geldi. Bu göstermiş olduğum park yerinde otonun yanı her iki otonun anahtarını kendisine verdim. Daha sonra Cafe’ye Zeki Yıldırım’ın yanma gittim beyanlarını karşılıklı olarak teyid etmişlerdir.
Adı geçenler refakatta iken ikinci olarak Ankara İline getirdikleri, 41 FZ 046 plaka sayılı Reno-21 Concorde marka oto ile 06 LFA 31 plaka sayılı Fiat Tempra otoları teslim ettikleri yeri göstermek üzere biraz daha ilerlememiz gerektiğini beyanla, Yenimahalle istikametinde Ulus-Kızılay İstikametine giderken A.Ş.O.T. önünde bulunan ve yolcu indiren taksilerin ön tarafında caddeye yakın yerde bulunan oto park yerini göstererek su anda göstermiş olduğumuz bu oto parka yukarıda plakasını yazdırmış olduğumuz otoları İstanbul ilinden alarak ve ben Mehmet Zeki Yıldırım, Reno-21 Concorde’yı kullanarak getirdim. Ben, Ayhan Usta yukarıda plakasını yazdırdığım Fiat Tempra’yı kullanarak getirdik, birinci otoları İstanbul İlinden gündüz getirdik ve ayni şekilde teslim ettik, ikinci otoyu ise gece yola çıkmak suretiyle Ankara İline geldik ve otoyu gündüz teslim ettik. Su anda göstermiş olduğumuz yere geldiğimizde Ben, Mehmet Zeki Yıldırım, yine aynı şekilde otoları teslim alacak şahsın beni görmemesi için Ben Terminal Otelinin altındaki Cafe-Pastane olarak faaliyet gösteren yere gittim. Ayhan Usta’nın otoları teslim etmesini beklemeye başladım” diyerek Uğur Mumcu cinayetinden önce Ankara’ya getirdikleri otoları Zeki Deniz’e teslim ettiklerini söylediler. Bu otolar hakkında bilgilerin önemli olmasının bir nedeni, Uğur Mumcu aracına konan bombanın İstanbul’dan otolarla Ankara’ya getirilerek burada örgüt militanlarına teslim edilmesi ve ayrıca yine ayrı bir iddia olarak Uğur Mumcu’nun aracına bomba koyanların geldikleri otolarla ilgili iddialardır.
Yukarıdaki yer gösterme tutanağının içeriğine göre, Zeki Deniz isimli şahıs yakalandığında Ayhan Usta’nın beyanına göre bu otolarla ilgili soru sorulması ve bu otoları ne yaptıklarını açıklaması gerekirdi. Ancak Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün tutmuş olduğu bu tutanak içeriğinden, İstanbul Emniyet Müdürlüğü haberdar edilmediğinden İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından daha sonraki bir tarihte yakalanan Mehmet Zeki Deniz isimli bu şahsa çalıntı otolarla ilgili hiçbir soru sorulmamış ve bu konu bütün sahısların yakalanmasına rağmen açıklığa kavuşmamış ve Mehmet Zeki Deniz vermiş olduğu 17.10.1993 tarihli ifadesinde de kendisine bu konuda bir şey sorulmadığından açıklama da yapmamıştır.
Yani Uğur Mumcu cinayetinin aydınlatılması için oldukça önemli bir nokta olarak görülen ve cinayetten önce Ayhan Usta tarafından Ankara’ya getirilen araçların cinayette kullanılıp kullanılmadığı, tüm sanıkların yakalanmış olmasına rağmen güvenlik güçleri arasında irtibat ve yeterli koordinasyon bulunmadığından tespit edilememiştir” (TBMM 10/90 Esas Numaralı Faili Meçhul Siyasi Cinayetleri Araştırma Komisyonu Raporu Sayfa 127-128-129)
Oysa bu bağlantı, Hanefi Avcı’nın da dediği belki de emniyetin aradığı o küçük rastlantıyı ortaya çıkarabilirdi.
Buraya kadar Uğur Mumcu cinayetinin ilk birkaç gününde yaşananları belgelere dayalı olarak gördük. Ankara ve İstanbul’daki gelişmeler, polisin elde ettiği kanıt ve yakaladığı İslami Hareket örgütü militanları, cinayeti radikal İslamcı gruplara çevirmişti. Ortaya çıkan Türkiye’de komşumuz İran’ın organize ettiği bazı gruplar olduğuydu. Ancak güvenlik güçlerinin organizasyonu belli ki bu konuda eksikti. Kim, ne, nedir gibi sorulara güçlükle yanıt veriliyor, radikal İslamcı gruplarla ilgili istihbarat birimleri de zorlanıyordu.
İfadelerinden ve gösterdikleri yerlerde elde edilenlerden sonra İslami Hareket örgütü militanları çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklandı. Uğur Mumcu cinayeti ile bağlantıları yüzde yüz ispatlanamamıştı.
Haklarında çeşitli davalar açılan İslami Hareket üyeleri, bu davaların birleştirilmeleri sonucunda İstanbul 3. No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandılar. 24 Temmuz 2000 tarihinde yapılan son duruşmada, Gazeteci-yazar Çetin Emeç ve Turan Dursun ile İran rejim muhalifi Ali Akbar Gorbani’nin öldürülmesi olaylarının da içinde yer aldığı çok sayıda cinayet, bombalama ve gasp eylemlerinden sorumlu tutuldular.
İslami Hareket Örgütü’nün icra şurası üyesi İrfan Çağrıcı, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 146. maddesinin 1. fıkrası uyarınca Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak suçundan idam, 4 sanık da müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldı.
Ekrem Baytap, Mehmet Ali Şeker, Cengiz Sarıkaya ve Tamer Arslan hakkında, Çağrıcı gibi Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak suçundan TCK’nın 146/1. maddesi uyarınca verilen idam cezası, TCK’nın 59/2. maddesi uyarınca müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.
Sanıklardan Rıdvan Çağrıcı, Gül Arslan, Ziver Kartal, Mehmet Okatan, Hüsnü Yazgan, Mehmet Kaya, Kudbettin Gök, Mehmet Zeki Yıldırım, İhsan Deniz, Mehmet Zeki Deniz’i de yasadışı örgüt üyesi olmak suçundan indirim maddeleri de dikkate alınarak sonuç olarak 12 yıl 6’şar ay ağır hapis cezasına çarptıran mahkeme heyeti, Abdülkerim Yağmur ve Mehmet Salih Yıldız’a da yine indirim maddesi dikkate alınarak yasadışı örgüt üyelerine yardım ve yataklık etmek suçundan 3 yıl 9’ar ay ağır hapis cezası verdi.
Mahkemenin kararını öğrenen sanık yakınları salonda sloganlar attılar. Jandarma ile sanıklar arasında kısa bir süre arbede yaşanırken, sanık yakınlarından bazılarının da baygınlık geçirdi.
2002’de Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Çağırıcı hakkındaki kararı onadı.
Uğur Mumcu cinayetinde İslami Hareket’in rolü hakkında resmî belgelere ve emniyet kayıtlarına dayanarak bu satırlara kadar geldik.
Mahkeme ve Yargıtay aşamasında elbette kendilerini savundular, avukatları aracılığı ile dertlerini anlatmaya çalıştılar.
Bunun dışında İslami Hareket örgütü üyeleri bir de Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu ile görüştüler.
Devamı var…
iletişim: serdarozdeniz@hotmail.com
Yayınlanan bölümler:





