SUİKASTIN DİĞER OLASILIKLARI

Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili olarak iş yoğunluğunun büyük bölümünü Hizbullahçı İslami Hareket örgütü üzerine yoğunlaştıran emniyet güçlerine çeşitli ihbarlar da geliyordu.

Bir zamanlar Almanya’da çok güçlü olan Cemalettin Kaplan grubundan tutun da ticari olarak rakiplerini devre dışı bırakmaya çalışan çeşitli gruplara varana kadar pek çok ihbar geldi.

Bu ihbarların içinde PKK ve ülkücülerle bağlantı kuranların yanında mafyanın Mumcu cinayetinde parmağı olduğunu söyleyenler de vardı.

Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonuna gönderilen bazı ihbarlar ve sonuçlarını tek tek yazmak olanaksız. Ancak bu konuda düzenlenen raporu ekleyerek meraklılarının da dikkatine sunmak gerekir. (BELGE-32)

HÜSEYİN OĞUZ’UN İDDİALARI

Elâzığ İl Jandarma Alay Komutanlığı’nda görevli astsubay Hüseyin Oğuz, 18 Şubat 1997 günü Susurluk’ta meydana gelen trafik kazası sonucu ortaya çıkanları araştırmakla görevli 10/89 sayılı Susurluk Komisyonu’na ifade verdi.

Astsubay Oğuz, daha çok doğu ve güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşanan faili meçhul cinayetler ile ilgili bilgi verirken, Uğur Mumcu cinayetine de değindi. Komisyon, Hüseyin Oğuz’un verdiği ifadeyi üst yazı ile Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonuna iletti.

Astsubay Hüseyin Oğuz’un ifadelerine göre, Mumcu cinayeti içlerinde eski ülkücülerin de bulunduğu bir grubun bilgisi dâhilindeydi.

Astsubay Hüseyin Oğuz daha sonra Ergenekon Davası’nda gizli tanık 15 olarak karşımıza çıktı. Oğuz, duruşma salonuna açık kimliğiyle alınmasını talep etti. Bu talebi kabul edilen emekli Astsubay Oğuz, Ergenekon davası duruşmasında açık tanık olarak dinlendi.

Oğuz, Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadenin bazı bölümlerinde şöyle diyordu:

…..

“Şimdi, Uğur Mumcu’yu ne kadar incelediniz ne kadar incelendi bilmiyorum; ama Uğur Mumcu’nun ben şöyle Malatya’dayken… Kaset yok yanımızda, var desem diyeceksiniz ki, kaseti getir. Şimdi, Tekin Coşkuner diye bir adamla tanıştım ben. Yaşlı bir adam. Onunla tanışmadan önce bir şaibe olmuştu. Bir arkadaşım var benim. Çok samimi arkadaşım benim. Dedi ki, ya Tekin denen şerefsiz aynen söylüyorum söylediğini, kusura bakmayın.

…..

Zarf attım dedi ki, “ya doğru ben o zamanlar Ankara’daydım, yalnız Malatya’ya gelince… “Bırak o şerefsizi” Uğur Mumcu için aynen öyle dedi. Sorguda çalıştığım için bana küfür etseler dahi hiç bozuntuya vermem, prensip odur. “Ondan sonra, beni gözaltına aldılar; ama Uğur abi bıraktırdı” dedi. Soyadı ne dedim; “Uğur Tonik.” Hiç belleğimden atmıyorum.

…..

Daha sonra dedi ki Tekin, “Uğur abi olmasaydı beni perişan edeceklerdi.” Uğur Tonik de, o zamanlar, Ankara’da üst görevde birisi olduğunu söylemişti bana tanıştırdı. Emekli olduğunu, hatta adli müşavir konumunda bir insan olduğunu söylemişti. Ben kendisiyle tanıştım yalnız. İstanbul’da oturuyor şu anda. C-4’1e arabasına konulduğunu… (BELGE-33)

Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na da bilgi veren Astsubay Hüseyin Oğuz, Susurluk Komisyonundaki iddialarını tekrarladı.

Oğuz ifadesinde, ….. “Mumcu’nun aracına konan bombanın kendisine göre kumanda ile çalıştırıldığı, patlayıcının aracın altına uzaktan kumanda ile gönderildi. İstihbarat örgütlerince 2,5 kg patlayıcı uzaktan kumanda ile yerleştirilip ve ( l ) saat sonra patlatıldı. Taşıma uzaktan kumandalı arabalarla yapıldı. C4 paylayıcısı da askeri kanattan Cem Ersever’in ekibinden alındı. Bombayı Cem Ersever’in ekibinden Tekin Coşkuner’le irtibatlı kişiler yaptı. Polis, askeri kanata yönelik araştırmasının genişletirse işin uzmanının belli olması sebebi ile bulunacaktır” dedi.

Bu ifadelerin ardından Tekin Coşkuner 08 Mart 1997 tarihinde komisyona avukatları aracılığı ile verdiği bilgide, Astsubay Hüseyin Oğuz’u tanıdığını belirterek, “Astsubay Hüseyin Oğuz, bir olay nedeniyle aradığı Doğan Erşahin’i yakalatmam için Uğur Mumcu cinayeti ile ilgim olduğunu bildiklerini söyleyerek tehdit etti. Bu husustaki baskı ve ilişkilerimiz 1,5 yıl daha devam etti, daha sonra kesildi. Bende C4 patlayıcı olduğu yalandır. Uğur Mumcu cinayetinden sonra evimi İstanbul’a taşıdığım yalandır, Ahmet Özal’ı tanıdığım yalandır. Yargıtay Onursal Savcısı Uğur Tonik’i tanırım. Malatya Emniyet Müdürlüğü’nde, Seyfi Oktay’a yapılması planlanan ve Uğur Mumcu cinayetine karıştığım iddiası taşıyan ihbar mektubuna dayalı olarak alınan ifademi vermek üzere Uğur Tonik ile birlikte gittim ve kendisine yardımcı oldum” dedi.

Tekin Coşkuner ve Uğur Tonik ismi Uğur Mumcu’nun ağabeyi avukat Ceyhan Mumcu tarafından da dile getirildi. Ceyhan Mumcu Malatya’da katıldığı televizyon programı sonrası Malatya Arguvan’da maden işleten, aynı zamanda elektrik ihalelerine girip müteahhitlik yaptığını söyleyen İbrahim Uçar’ın yanlarına gelerek önemli şeyler söyleyeceğini, kaldıkları DSİ misafirhanesinde görüştüklerini söyledi.

Ceyhan Mumcu komisyona gönderdiği yazıda 24 Aralık 1995 yılı yapılan genel Malatya Güneş TV’de katıldığı Faili Meçhul Cinayetler isimli televizyon programı öncesi yaşadıklarını söyle anlattı:

“İbrahim Uçar esas konuya geçerek, anlatımına Şişko Tekin ismiyle başladı. Tam ismi Tekin Coşkuner imiş. İ. Uçar’a göre Tekin Coşkuner Uğur Mumcu’nun ölümü hakkında bilgisi olan, işin içinde olan kişilerden birisi idi. Eski Malatya diye bilinen yerde çok iyi korunan gizli bir evi varmış…..   

 İ. Uçar’ın anlatımına göre, içinde Fevzi Öz’ün de bulunduğu bu grubun esas lideri Ahmet Özal. Ancak, Fevzi Öz ile Tekin Coşkuner’in, Turgut Özal ile de daha önceleri ilişkileri varmış.  İ.U.’ya göre Turgut Özal PKK arasında da parasal bağlantı varmış. Bu bağlantıyı kuranlardan ikisi Fevzi Öz ile adamlarından Tekin Coşkuner. Uğur Mumcu’nun ölümünün esas nedeni de bu bağlantıdır. Uğur Mumcu’yu esas öldüren Özal ailesidir. Turgut Özal’dır” dedi. (BELGE-34)

Bu konuşmaların yapıldığı sırada Ceyhan Mumcu’nun yanında CHP Malatya Milletvekili ve Susurluk Komisyonu üyesi Mustafa Yılmaz da vardı.

Yılmaz, 4 Mart 1997 günü bilgi verdiği Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’nda yaşananları doğruladı.

Komisyon İbrahim Uçar’ı araştırmasına rağmen ulaşamadı. Böylece bu iddia da ortada kalmış oldu.

PARALI ASKERDEN FÜNYE

Abdullah (Argun) Çetin.

Kendi anlatımıyla 1963 yılında Tokat’ta doğdu.

1982 yılında da paralı asker olmaya karar verdi.

1984’te Fransız lejyonuna katıldı ve 1989 yılına kadar Fransız lejyonunda eğitim aldı. 1989’dan itibaren serbest paralı asker olarak çalışmaya başladı. Azerbaycan ve Türkiye’nin güneydoğusunda görev yaptı.

Abdullah Çetin Susurluk Komisyonu’nda Abdullah Çatlı hakkında bilgi verirken Uğur Mumcu cinayeti hakkında da konuştu.

Çetin’e göre Uğur Mumcu cıvalı fünye ile patlatılan C-4 plastik patlayıcı ile öldürüldü.

Üstelik de cıvalı fünyeyi hazırlayan kendisiydi.

Abdullah Çetin 24 Nisan 1997 günü Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonuna gelerek bilgi verdi.

Çetin’in komisyon üyelerinin sorularıyla birlikte Mumcu cinayeti hakkındaki görüşlerinden bazı bölümler şöyle:

…..

“Şimdi, efendim, Uğur Mumcu olayında, direkt olarak, yani, o şahıs, araca patlayıcıyı koyan şahısları tanıdığımı sorarsanız tanımıyorum; ama. Yalnız şurada söylediğim gibi, onların, yani, devletin anlattığı gibi, patlamanın vites koluna bağlı patlayıcı çalışmadığını biliyorum. Bunu, bütün antiterör uzmanları da bilir; çünkü aracın içine binildiği zaman, aracın kontağı takılmadan araba el freni, yani, vites boşa alınmaz. Ayrıca, o tür patlamada, yani, o tür fünyelerde yapılanma uzun sürer. Yani, aracın altına yatıp o bağlantıları yapmak süresi uzun sürer ve artık, o sistem kullanılmayan bir sistemdir; ama uzaktan kumanda da olamaz; çünkü aracın dışında, patladığı şeyde o yakınlarda olmanız gerekiyor. O riske de girilmez. Ben, onun için, daha evvel de dediğim gibi, bu fünyenin cıvalı olduğuna eminim. Şahısları tanıyor muyum derseniz, ben o şahısları, Susurluk Komisyonunda da açıkladığım gibi o şahısların koyup koymadığını bilmem; ama bir gün sonra Cefi Kamhi olayında yakalanan şahıslara Azerbaycan’daki kampta eğitim verdiğimizi biliyorum ama verdiğimiz eğitim, asla silahlı saldırı yöntemi değildi. Yani onlara biz C4 eğitimi verdik ki, ben C4 uzmanıyım.

…..

C-4 eğitimini vermek çok ayrı bir şeydir. C4 eğitimi verirken, aracın altında çalışmanız gerekir çünkü her aracın alt yapısı değişiktir. Patlayıcıyı monte edeceğiniz yerin en kısa zamanda bağlanacak şekilde çalışmanız gerekiyor. Onun için, biz, o şahıslara o tür eğitimi verdik.

…..

Efendim, şimdi, o arabanın altına, uygun yere misina ya da telle tutturulur. Bu, her türlü olabilir; yani, şey de olabilir bu kablo parçası da olabilir.

…..

Cıvalı fünyede, ağırlık değiştirdikçe patlama olur: yani, arabaya ayağınızı attığınız an, biliyorsunuz amortisörler kayar eğilir, cıva da o yöne doğru kayar civanın kayması iki devreyi birleştirir efendim. Evet, efendim… Civanın yön değiştirmesi, eksi artıyı birleştirir Ve patlama olur efendim.

…..

Cıvalı fünye olay yerinde iz bırakmaz efendim; çünkü o fünyenin, civanın içinde bulunduğu plastik kaptır ve civa, biliyorsunuz o patlamayla, C-4’ün üstünde olduğu için, en ufak bir parça kalmaz yani, bulunan bir iki belki…

…..

Bakın, ateşleyici, normalde cıva bu tarafta, kutuplar burada. Ateşleyici zaten direkt olarak kablolara bağlı, yani arkadaki devrenin tamamlanması için, pillerin, piller kutunun arka tarafında, C-4’e gelecek şekilde, bu devreler tamamlandığı zaman, buradan gelen kabloların o şeyi, ateşleyiciye gidiyor. Pil devresini tamamlıyor, Aracın sola, sağa, yana yatması cıvanın kayması önemli değil; önemli olan sol tarafa yatması, yani arka sağ da olabilir o da olmaz, önemli olan şoför mahalline doğru baskı yapması.

…..

Uğur Mumcu olayı olduğunda Azerbaycan’daydım. O tarihte de dört-beş gün geç gelmişti. Hansen Grillmayer’in yanında bulunan Eric denilen Kanadalı şahıs var, Alman o tarihlerde oradaydı, biz, verdiğimiz kenevir karşılığında silah işi, çünkü Abhazlara o tarihte silah yardımı yapıyorduk biz, çünkü güvenliğimizi sağlıyorlardı ve ayrıca o tarihte, Gürcülerle savaş halindeydiler. Mal karşılığı bize silah verirdi, uzun süreli geldiği zaman kampta kalırdı.

…..

O tarihte bu iki şahıs da kampta idiler. Bakın, bir işi yaparsınız, bize emir verirler; şu fünyeyi yap diye. Onun kime gideceği önemli değildir Yani orada yapılan işin. O tarihten sonra bu tür fünye kullanılmadı. Bakın, Türkiye’de şu anda C-4 uzmanı bir elin parmaklarını geçmez; ordu ve polis de dâhil olmak üzere, çünkü C-4’ün özelliği, çok güçlü bir patlayıcıdır ve ayrıca, sadece bazı olaylarda kullanıldığı için, uzmanlık isteyen tarafı fünyesidir.

…..

Patlatma işini bilmem ama fünye yapılma işi bir saati geçmez ama koymak işi de uzun sürmez gerçi, onun için altına koyan adamın da uzman olması lazım; altına girip, bağlayıp çıkması gerekiyor. Bakın, o tarihte bunu araştırma veya diğer gidecek şeylere beraber verdim. Çünkü bunun patlama ihtimali sıfırdır, bir kutuya koyarsınız, bu şahsa gidecek dersiniz, zaten bu Azerbaycan Halk Cephesine gider bütün mallar.

…..

Gazeteler bize geç gelir. Dediğim gibi, Eric ile Grillmayer o tarihlerde oradaydı. Biz onların derecesi, komuta derecesi yüksekti, bizim yanımıza geldiğinde iyi karşılanır ve iyi misafir edilirlerdi, kampa geldiklerinde ve orada normal gazetelerde, tartışıyorsunuz, gazeteler geldiğinde, şu olmuş, bu olmuş diye. Orada biz gazeteleri okurken Mumcu ismini söylediğimizde, Grillmayer’in bu işten sevinir gibi bir hali vardı, ben Almanca bildiğim için kendisiyle direkt irtibat kurabiliyordum, ben neden sevindiğini sorduğumda, daha eskiden kendisiyle arasında şahsi problemleri olduğunu söyledi, Mumcu ile. Bakın, bizim işte düşünmek mantıklı değil; düşünmeden işi yaparsınız, ama düşünmeye başladığınızda tehlikeli olursunuz. Grillmayer’in neden Mumcu gibi bir insanın öldüğüne sevindiğini o tarihte anlamak mümkün değildi. Grillmayer o tarihte çok sevinmişti Uğur Mumcu’nun böyle bir olayda ölmesine. Yani şahsi problemler dediği şeyin ne olduğunu da bilmiyorum ama bayağı sevinmişti.” (BELGE-35)

Esasında, Abdullah Çetin’in, Türkiye’yi sarsacak açıklamaları 1996 yılında başlamıştı.

Pek çok basın kuruluşunu arayan Çetin, Türk İntikam Tugayı (TİT) üyesi olduğunu, örgüt tarafından bomba uzmanı olarak eğitildiğini söylemişti. Çetin’in yalanlarını ilk olarak o dönem ARENA programını yapan usta gazeteci Uğur Dündar ortaya çıkarmıştı. 

ARENA ekibi, Abdullah Argun Çetin’in anlattıklarını emniyetteki bilgiler, yargıdaki dosyalar ve uzmanların açıklamalarından araştırmış ve Çetin’in eşine zor rastlanılır bir yalancı olduğu ve Susurluk’u yanlış yönlendirme çabası içinde bulunduğu kanaatine varmıştı. 

ARENA, araştırma sırasında Abdullah Argun Çetin’in emekli müşavir olan babası Osman Çetin’e de ulaşmış ve kamuoyunu yanıltmayı iş edinen Abdullah Argun Çetin’in dolandırıcılık suçundan cezaevinde yattığını ve kredi kartını kullanarak, erkek kardeşini bile çarptığını ve en önemlisi ruh hastası olduğunu, ruhsal tedavi gördüğünü, doktorlarının adı ile birlikte tespit etmişti.

Usta gazeteci Uğur Dündar, Abdullah Argun Çetin’e katıldığı televizyon programında “Manyak, ruh hastası” dediği gerekçesiyle Şişli 9. Asliye Ceza Mahkemesi’nce 200 milyon lira ağır para cezasına çarptırıldı. Mahkeme, cezayı tecil etti.

Ruh Hekimi Kemal Aydınalp “Abdullah Argun Çetin isimli hasta, bana ilk olarak 1981 yılında geldi. O sırada henüz 19 yaşında idi. Kendisini getiren babası Osman Çetin, oğlunun eğitimine devam edemediği gibi, belirli bir işte de çalışamadığını ve evden bazı şeyleri çaldığını söylüyordu. Bu şikâyetlerle başladığımız tedavi, ertesi yıl da sürdü. Babası, sorun çıkarttıkça onu bana gönderiyordu. Babası adına çek düzenlediğini, borç takıp ödemediğini, işten çıkartıldıktan sonra yeni bir işe girmemek için direndiğini biliyorum. Hasta hakkındaki teşhisim, sosyopatik kişilik bozukluğudur’’ diyordu.

Abdullah Argun Çetin, suikast teşebbüsü ve Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayına katıldığı gerekçesiyle gözaltına alındı ve tutuklanarak cezaevine konuldu. Çetin, Ankara DGM Savcısı Hamza Keleş’e 1998’de verdiği ifadede, Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayına da katıldığını söyledi.

Ankara 1 No’lu DGM, Uğur Mumcu’nun, 24 Ocak 1993’te uğradığı bombalı saldırı sonucu tasarlanarak katledilmesine katıldığı ve bu amaçla oluşturulan çetenin üyesi olduğu gerekçesiyle idam istemiyle yargılanan Abdullah Argun Çetin’i, gözlem altında tutulması için Adli Tıp’a sevk etti.

Adli Tıp Kurumu Başkanlığı mahkemeye gönderdiği raporda, sanığın suç sırasında ve halen ceza ehliyetini etkileyecek herhangi bir akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunmadığı, ceza ehliyetinin tam olduğu belirtti.

Sonuçta, Uğur Mumcu’nun bombalı saldırı sonucu tasarlanarak öldürülmesine iştirak ettiği ve bu amaçla oluşturulan çeteye mensup olduğu gerekçesiyle idamla yargılanan ve yaklaşık 1,5 yıl tutuklu kalan Abdullah Argun Çetin 4 Ağustos 2000’de tahliye edildi.

CEYHAN MUMCU’NUN ŞİKÂYETLERİ

Uğur Mumcu’nun haince öldürülmesine elbette başta eşi ve çocukları ile kardeşleri üzülmüştür. Bu korkunç travmaya rağmen aile olayın peşini hiç bırakmadı. Özellikle de Uğur Mumcu’nun ağabeyi Ceyhan Mumcu, hukukçu kimliği ile de olayı takip etti.

Pek çok soruşturmanın yeniden açılması, yaşanan bazı olayların sorgulanması ve gündeme taşınması, aile ve ağabey Ceyhan Mumcu’nun çabasıyla oldu.

Ceyhan Mumcu, hukuki yollar dışında gazete ve televizyonlar aracılığı ile de olayın sürekli gündemde tutulmasını sağladı.

Hukuk, demokratik bir ilkede sığınılacak en güvenli limandır. Uğur Mumcu gibi gazeteciliği hakkıyla yapan isimlerin dünyadaki benzerleri de çok zor koşullar altında mesleklerini yapmakta, ölüm tehdidi almaktadırlar. Ve ne acıdır ki pek çoğunun sonu da Uğur Mumcu’nun sonuna benzemektedir.

İşte Uğur Mumcu’nun ağabeyi hukukçu Ceyhan Mumcu da bu cinayet için çalmadık kapı bırakmayan biridir.

Ceyhan Mumcu bu başvuruları arasındaki örneklerden birini, Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonuna da iletti. 

Türkiye Barolar Birliği’ne hitaben 21 Haziran 1996’da yazılmış başvuruda şu konulara dikkat çekilmektedir:

…..

ÖMER ÇİFTÇİ OLAYI: Olaydan kısa bir süre önce taksi durağının kaldırılması, taksilerin duruş yönlerinin değiştirilerek evin durak mensuplarınca görülemeyecek konuma getirilmesi ve taksi durağına buzlu cam çekilmesi, olaydan birkaç dakika önce Ömer Çiftçi’nin çevrenin duyacağı ve Uğur’un da yadırgadığı biçimde “Ne zaman dışarı çıkacaksın” diye bağırmasına ilişkin iddiaların aksi savunma ile inandırıcı biçimde ortaya konulmamıştır. 

…..

Uğur Mumcu’nun Güvenlik Güçleri tarafından korunup korunmadığı konusunda Ankara Valisi Erdoğan Şahinoğlu, İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in çelişkili açıklamaları, Hassas Bölgeleri Koruma Şube Müdürü Yaşar Karaca’nın Uğur Mumcu’nun korunması ile ilgili hiçbir talimat verilmediği açıklaması, Karlı Sokak No:70’de Tunus Büyükelçiliği konutunda görev yapan personelin Uğur Mumcu’nun korunması yolunda kendilerine bir talimat verilmediği yolundaki anlatımları, İçişleri Bakanlığının Uğur Mumcu’nun korunmasını başvuruya bağlayan yorumları ve yorumun 16.8.1991 tarihli Bakanlar Kurulu Kararıyla çıkartılan Teröre Karşı Korunma Yönetmeliğinin 2.ve 4. maddelerine göre, korunması gereken kişiler kapsamında olduğu halde, bu konuda düzenleme yapılmaması ve teröre karşı hedeflerin başında gelen Uğur’un re’sen korunması gerektiğinin düşünülmemesi, ağır bir hizmet kusuru oluşturmuştur.

…..

Suikastta kullanılan C-4 patlayıcısının İslami Hareket örgütünde kilolarca bulunması ve bu örgütçe daha önce sonradan öldürülen İran’lı Gorbani ve Golizade’nin araçlarında bizzat Mehmet Ali Şeker’in patlattığının Şeker’ce kabul edilmesine ve Olaylı Yer Gösterme Zaptında da kanıtlanmasına rağmen ve gene sonradan uzaktan kumandalı C-4 bombası patlatmak üzere iken yakalanan bir PKK’lının yakalanmasına rağmen, olayın başlangıcında PKK ve İslami Hareket Örgütünce C-4 patlayıcı bomba kullanmadığı yolundaki peşin hükümle bu örgütler hakkında gerekçesiz ve dayanaksız olarak soruşturmanın genişletilmemesi de, ihmali bir durumdur.

…..

30 Nisan 1992 tarihinde ABD’de bulunan Semra Özal’ın Mete Akyol aracılığıyla Yaşar Kemal’e başvurarak Uğur Mumcu’yu şikâyet eden bir mektubun kendilerine verilmesi talebinin olumlu olarak yanıtlandığı duyumu Emin Çölaşan’ın 10 Haziran 1993 tarihli Hürriyetteki köşesinde yazdığı bir yazıyla kuvvet kazanmıştır. Yaşar Kemal, Mete Akyol Semra Özal aracılığıyla ABD’de Turgut Özal’a böyle bir mektup yazıp yazmadığı konusunda 23.1.1994 günü Denizli’de yaptığım Basın Toplantısına hiçbir yanıt gelmedi. 16 Nisan 1996 günü bu konuyu Nezih Tavlaş ile birlikte Mete Akyol’a telefonla görüşüp, faksla sorduk. Aldığımız yanıtta “Mektup olayının doğru olduğu ancak, içeriğinin ne olduğunun okunmadığı için bilinemediği, şerefi üzerine” yemin edilerek kanıtlanmaya çalışıldı. (BELGE-36)

Ceyhan Mumcu’nun 15 sayfalık yazısında dikkat çektiği konular Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu tarafından da incelendi.

Bu konularla ilgili olarak komisyonun bilgisine başvurduğu kişiler ve onları açıklamalarına da yer vermekte yarar var.

Ömer Çiftçi’den başlayalım.

Uğur Mumcu’nun üst kat komşusu olan dönemin DİSK Yönetim Kurulu Üyesi Ömer Çiftçi ile ilgili iddialardan biri olay günü Çiftçi’nin Uğur Mumcu’ya “Ne zaman dışarı çıkacaksın” diye bağırmasına ilişkin.

Ömer Çiftçi’nin bu iddialar üzerine polis tarafından ifadesi alındı. Çiftçi, 9 Haziran 1993 günü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde ifade verdi.

Ömer Çiftçi o gün yaşananlarla ilgili şunları söyledi:

“23 Ocak günü ben rahatsızdım ve evden kesinlikle çıkmadım. Ertesi gün. Yani olayın olduğu 24.01.1993 Pazar günü saat 12.00 – 12.30 sıralarında yatağımdan uyandım, kalkarak televizyonu açtım, televizyonda Dinamit isimli bir program vardı, bir ara ışık girsin diye perdeyi açtım. O anda yan taraftaki binada bulunan Uğur Mumcu’nun ikametgâhındaki çalışma odasından bir siluet şeklinde Uğur Mumcu’yu gördüm. O esnada eşim kahvaltıyı hazırlamıştı. Yemek odasına geçip kahvaltıya başladığımız esnada büyük bir patlama oldu. Ben ilk önce kalorifer kazanının patladığını zannettim. Evdekilere korkmamaları gerektiğini söyledim. Bunun üzerine dışarı çıktık. Gürdal Hanım yani Uğur beyin eşini kendi ikametlerinin önünde gördüm. Kendisine Uğur beyin evde olup olmadığını sordum. Bana hitaben Uğur’u öldürdüler dedi ve ben de bunun üzerine bu patlamanın Uğur Mumcu’ya yönelik bir suikast olduğunu anladım ve eşini teselli etmek amacıyla kendi dairemize götürdük. Ceyhan Mumcu’nun belirttiği gibi ben olay günü kendisine seslenmedim ve konuşmadık. İddialar tamamen asılsızdır” (BELGE-37)

Ömer Çiftçi ile ilgili Ceyhan Mumcu tarafından gündeme getirilen bir başka iddia da, patlamadan kısa bir süre önce sokaktaki taksi durağının daha aşağı kaldırılması, taksilerin duruş yönlerinin değiştirilerek Uğur Mumcu’nun evinin durak mensuplarınca görülemeyecek konuma getirilmesi ve taksi durağına buzlu cam taktırılması ile ilgili.

Ömer Çiftçi, bu konuda da Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na 14 Mayıs 1996 günü verdiği ifade ile yaşananları anlattı. 

…..

“Efendim, Sayın Mumcu’nun oturduğu, çoluk çocuğuyla oturduğu ikamet ettiği ev ile benim evim birbirini görmez. Sizin söylediğiniz olay farklı; orada bir küçük bölme var. Ben daha önce Sayın Mumcu’nun çalışma odasına misafir olarak birkaç defa gittim ve biliyorum, bizim tarafa bakan bir çıkma var, çalışma odası olarak kullandığı, orada da demir parmaklıklar vardır, korunmaya yukarıda, kottan altta olduğu için herhangi bir şeye karşı demir parmaklıklarla falan korunmuştur. Komşular da bilirler, herkes de bilir, Sayın Mumcu orayı çalışma odası olarak kullanır. Hemen hemen açtığı hiç vaki değildir, yani o çalışma odası tarafını, bizim yatak odasına bakan o tarafı açtığı vaki değildir, ben de görmedim şimdiye kadar. Esas oturma tarafı, bize ters tarafta, yani benim kastettiğim olay…

…..

Efendim, yine fizik olarak mümkün değil, çünkü açılmayan demir parmaklıklar, cam, pencereden. Görüşmedim. Kaldı ki, daha önceden söylediğim gibi, görseydim, görüşmemem, konuşmamam bana göre ayıptır, yani benim arkadaşım, dostum, yıllardır tanıdığım. Bir pazar günü, nasılsın ne var ne yok ne yapıyorsun gibi o anda aklıma ne gelmişse onu söylerim.

…..

Hayır, hayır, geçen şeyde de onu söylemiştim; yani en yakın komşum benim, çok yakınım. Konuşmamda söylediklerimi çok iyi hatırlıyorum; en yakın, en sevdiğim komşum gibi, benim yakınım anlamında. Bu kadar basite hafife almayın, yani bir bildiriyle geçiştirmeyin, belki en son gören benim falan şeklinde ifadeler kullanmışımdır. Mesela arkadaşlardan birisi, bildiri hazırlamış, hemen herkesin eline tutuşturup, imzalatıp, kınama bildirisi falan…”  (BELGE-38)

Ceyhan Mumcu’nun iddiaları arasında yer alan ve o dönem kamuoyunda tartışmaya yol aşan mektup iddiaları da araştırıldı. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafında gazeteci Mete Akyol aracılığı ile Yaşar Kemal’e Uğur Mumcu’nun aleyhine mektup yazdırıldığı iddialarını araştıran Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu, yazar Yaşar Kemal’den ret yanıtı aldı. Yaşar Kemal’in avukatları Avukat Enver Nalbant, Avukat M. Erkan Pekmezci ve Avukat Didem Konaş imzalı 26 Mayıs 1997 tarihli yanıtta, “Müvekkilimiz Yaşar Kemal, tamamıyla ciddiyetten ve dayanaktan uzak iddiaların, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bir komisyonu tarafından dikkate alınıp, bir de kendisinden bu iddiaları cevaplandırmasının istenmesinden son derece rahatsızdır.

Komisyonunuzun, sadece hayal mahsulü iddialarla vakit kaybedip, gerçek suçluların aramamasından da üzgündür. Müvekkilimizin isteği ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Kurumuna duyduğu saygıdan dolayı komisyonunuza bu cevap gönderilmektedir” denildi. (BELGE-39)

Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili bir başka iddia ise yazar Ümit Oğuztan tarafından ortaya atıldı.

Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na yazılı olarak başvuran Oğuztan, cinayetin kayıp silahlar yüzünden işlendiğini iddia etti.

Ümit Oğuztan 25 Şubat 1997 günü komisyona gönderdiği yazıda, “Aşağıda bilgilerini sunduğum olayların sonucunda gazeteci yazar Uğur Mumcu, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis ve Jitem Komutanı Ahmet Cem Ersever suikast organizasyonları sonucu öldürülmüşlerdir. Her üçünün de öldürülme nedenleri TEK bir olayın gün ışığına çıkmasının önlenmesi esasından başkaca hiçbir şey değildir…” dedi.

Oğuztan’a göre; Ocak 1991’de Makine Kimya Endüstrisi’ne (MKE) gönderilen yazı ile gizli bir görev için 100 bin adet tüfeğin seri numarasının silinerek hazır edilmesi istendi. Birkaç gün içinde hazırlanan silahları almaya gelen subay, daha önceki yazılı emri de alarak 11 kamyona yükledikleri silahlarla yola çıktı.

Silahlar 16 Ocak 1991 günü gece yarısı Irak sınırına vardı. 100 bin silah 3 saat içinde sınırda teslim edildi. 15 Ocak 1991 günü ise Albay Coşkun Kıvrak 700 kadar PKK militanını dağlık bölgede çembere almış, son darbeyi vurmak için hazırlık yapıyordu. İşte o sırada Ankara’dan gelen telsiz emri ile geri çekilmesi istendi. Komutan itiraz etse de geri çekilmek zorunda kaldı.

Albay Coşkun Kıvrak, ertesi gece eline geçen başka bir gizli emirle, bir gün önce neden geri çekildiğini öğrendi. Çünkü sınırda silah kaçakçılığı yapılacaktı.

Bunun üzerine Albay Coşkun Kıvrak, yazılı gizli emirlerin bulunduğu dosyanın fotokopisini çıkardı ve Uğur Mumcu’ya gönderdi.

Deneyimli gazeteci Uğur Mumcu, kendine ulaşan dosyadaki bilgileri teyit etmek için bazı yerlere telefon etti.

Dosyayı kendisine ulaştıran Albay Coşkun Kıvrak’ın Mumcu’nun araştırmalarından haberi oldu ve Mumcu’yu telefonla arayarak (Ne yaptın sen? Bu işin ucu pis, ölümüne mi susadın) diye ikaz etti.

Ancak olanlar olmuştu. Çetenin Uğur Mumcu’nun araştırmasından haberi olmuş ve kararlarını vermişlerdi.

23 Ocak 1993 günü Albay Coşkun Kıvrak ısrarla Uğur Mumcu’yu telefonla arıyor ama ulaşamıyordu. Gazeteye ve sekreterine notlar bırakıyordu. (hayati bir konu, onu mutlaka benimle görüştürmelisiniz) diyor ama görüşme gerçekleşmiyordu.

24 Ocak sabahı ise Uğur Mumcu çetenin aracına yerleştirdiği bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti. (BELGE-40)

Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu Emekli Albay Coşkun Kıvrak’a ulaştı. O dönem Bolu Akçakoca Çayağzı köyünde oturan Kıvrak’ın gönderdiği yanıt komisyon tutanaklarına şöyle geçti.

…..

“Komisyonumuza yazmış olduğu yazıda, Uğur Mumcu’yu tanımadığını, cinayet tarihinden çok evvel ve çok sonra Tunceli’de bulunduğunu, bunun, Tunceli İl Jandarma Komutanlığında ve Bölge Komutanlığı’nda tutulan ceridelerden anlaşılabileceğini, gazetelerden okuduğuna göre bu bilgileri veren kişilerin daha derinlemesine sorgulanması halinde daha gerçekçi bilgilerin alınabileceğini, kendisiyle ilgili bilgilerin hayal olduğunu, hatta bunları deli saçması olarak nitelendirdiğini ve bu şahısları hiç tanımadığını, komisyona gelsem dahi en ufak bir bilgim ve görgüm olmayan bir konuda yararlı olamayacağımı, mutlak surette gelmem ve bilgimi komisyon huzurunda bir kere daha teyit etmem gerekiyorsa, zaruri masraflarımın ve bir günlük iş kaybımın hesaplanarak adıma gönderilmesi veya benim adıma Mehmetçik Vakfı’na yatırılıp, makbuzunun tarafıma gönderilmesi halinde gelebileceğimi arz ederim…..” 

Öte yandan komisyon Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na da olayla ilgili bilgi, belge olup olmadığını sordu.

Gelen yazı tutanaklara şöyle yansıdı:

“Makine Kimyaya yazdık; gelen cevap şöyle: 100 bin adet silahın üzerindeki seri numaralarının silinmek istendiği ve 11 kamyon eşliğinde gelen bir JİTEM mensubu subaya teslim edildiği konusunu içeren ilgi yazınız ek gazete haberi incelendi:

1- Bu konuda Genel Müdürlüğümüzde herhangi bir kayıt ve belge bulunmamaktadır. Silah Tüfek Fabrikasında da yoktur.

2- Gazete haberinde olay tarihi olarak belirtilen Ocak 1991 tarihinde Genel Müdürlüğümüzde ve Silah Tüfek Fabrikasında görevli olan personelin listesi ektedir. Bu personelden Adnan İğnebek Çili, Saadettin Karaerkek, Nihat Sobacı, Hakkı Sezer kurumumuzdan ayrılmışlardır. Halen kurumda çalışan ve listede yer alan diğer personelle yapılan görüşmelerde bu konuya ilişkin bilgilerinin olmadığını ifade etmektedirler.

Arz ederiz.

Av. Abdullah Ardahan 1. Hukuk Müşaviri V, Semra Kaya Genel Müdür V.

Bir de görevliler listesini göndermişler…”

Devamı var…

Yayınlanan bölümler:

Bölüm 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5.

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin