SURİYELİ CELAL ZEHEBİ

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç ile şoförü Sinan Ercan’ın 7 Mart 1990 günü öldürülmesi olayının soruşturmasında ilginç bir isim gündeme geldi. Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturulan cinayette, Çetin Emeç’in telefon kayıtları da incelendi. Emeç’in ev telefonunu 3 ve 4 Mart günü saat 09.00 sıralarında Fatma Doğankayalar isimli bir kadının aradığı ve hayati önemde bilgiler vereceğini söylediği belirlendi.

Polis kısa sürede Fatma Doğankayalar’a ulaştı. Doğankayalar, 1990 yılı Şubat ayının sonlarında evinde çalıştığı Celal Zehebi’yi evin salonunda telefonla Mehmet isimli bir şahsa “O Çetin Emeç’in anasını avradını sinkaf edeyim, onu derdest edin, ortadan kaldırın, o çok oldu” şeklinde talimat verdiğini duyduğunu söyledi. Daha sonra Çetin Emeç’e kötülük gelmesin düşüncesi ile telefon ettiğini, karşısına çıkan Çetin Emeç’in eşi Bilge Emeç’e Çetin Emeç’i uyarmak gayesi ile telefonda “Hayati önem arz eden” bir konu anlatacağını bildirip, telefon numarası ile ismini verdiğini anlattı.

Bu ifade üzerine polis, Çetin Emeç cinayeti soruşturmasına Celal Zehebi ismini de ekledi. Döviz ve altın kaçakçısı olduğu iddia edilen Celal Zehebi gözaltına alındı. Zehebi polisteki ifadesinde, Türkiye’de bulunduğu süre içerisinde döviz ve altın kaçakçılığı olaylarına adının karışıp yargılandığını ve hepsinden beraat ettiğini söyledi. Eşine ait 190 Mercedes marka otonun Cillo Mehmet’in kardeşi Hüseyin Yıldırım tarafından uyuşturucu taşındığı sırada yakalandığını, bu olayla da uyuşturucu kaçakçılığı olayına adının karıştığını anlatan Zehebi, daha sonra da hemşerisi olan Mağaryan Kardeşler’in uluslararası kaçakçılık olayına adının karıştığını, bundan dolayı da yargılanıp beraat ettiği bilgisini verdi. Zehebi, hakkında bazı gazetelerde çıkan haberlere çok kızdığı için haber yazan gazeteciler hakkında ana avrat küfür ettiğini kabul etti. Çetin Emeç’i tanımadığını yalnız telefonla Mehmet Avcı isimli şahsa Hürriyet Gazetesi’nde çıkan kendisiyle ilgili bir haberden dolayı telefonda (Çetin Emeç’in anasını avradını sinkaf edeyim, daha gebertmediniz mi, gebertin onu) şeklinde bir konuşma yaptığını, bu konuşmanın talimat mahiyeti taşımadığını, bu tür konuşmayı kendisi hakkında yazan her gazeteciye söyleyebileceğini, Çetin Emeç ve şoförü Sinan Ercan’ın öldürülmesi olayıyla ilgisinin bulunmadığını iddia etti.

İslami Hareket Örgütü’ne yönelik operasyonlarda yakalanan Mehmet Ali Şeker’in ifadesinde Çetin Emeç ve şoförü Sinan Ercan’ın öldürülmesi olayında aktif olarak rol aldığını önceki sayfalarda okudunuz. İslami Hareket örgütünün işlediği değerlendirilen cinayetten Celal Zehebi delil yetersizliğinden beraat etti.

Celal Zehebi’nin Hürriyet Gazetesi’ne kızgınlığı hakkındaki haberlerdi. Çünkü usta gazeteci Uğur Dündar, Zehebi’yi Türkiye’ye tanıtan ilk isimdi. Türkiye, Hürriyet Gazetesi’nde Uğur Dündar imzası ile yayınlanan haberlerle, Zehebi’nin altın ve döviz kaçakçısı olduğunu ilk kez öğrendi.

Celal Zehebi’yi Türkiye’ye tanıtan ikinci isim ise gazeteci Tuncay Özkan’dı. Çetin Emeç cinayetini ilk günden itibaren izleyen Tuncay Özkan, bu konuda pek çok haber yaptı. Özkan 21 Ağustos 1993 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan haber ile Zehebi ile ilgili bilinmeyenleri açıkladı. O haber başlığı daha sonra kitap oldu. “Öldürün O Gazeteciyi” isimli kitabında Zehebi ve ilişkilerine geniş şekilde yer verdi. Kitapta yer alan bilgilere göre Zehebi hakkında bilinenler, bilinmeyenlerden çoktu. (BELGE-41)

İşte o kitaptan bazı alıntılar:

…..

Zehebi’nin Türk güvenlik birimlerinin elinde bulunan bir dosyası da vatandaşlığa kabulüyle ilgili. Bu dosyaya göre Zehebi, Türk vatandaşlığına alınması için ilk başvurusunu 3 Ocak 1986’da İstanbul Valiliğine yapar. Bu başvuru 17 Eylül 1987 gün ve 87/ 12140 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilir. Adı Muhammed Celal Özel olur. Türkiye’ye ilk olarak 14 Aralık 1966 da Selanik üzerinden geldiği kayıtlara geçer.

…..

Zehebi ile ilgili yapılan incelemelerde İstanbul polisi ne hikmetse en küçük bir bulgu elde edemez. Oysa o tarihe kadar Zehebi’nin 3 kez sınır dışı edilmesi kararlaştırılmış, döviz kaçakçılığı suçundan bile yargılanmıştır. İstanbul polisi kendisiyle ilgili onlarca rapor hazırlamıştır. MİT’te de olumsuz bir dosyası vardır.

…..

Daha sonra Milli Savunma ve Milli Eğitim Bakanlıkları görevlerinde bulunan Nevzat Ayaz’ın İstanbul Valiliği yaptığı dönemde, vatandaşlık işlemleri konusunda 12 Haziran 1986 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na yazılan yazıda Zehebi’nin “iyi ahlak sahibi olduğunu” belirtilerek kendilerince Türk vatandaşlığına alınmasında bir sakınca olmadığı kaydedilir.

Ayaz’ın dışında da Zehebi’nin Türk vatandaşlığına geçmesi için çalışanlar vardır. Bunlardan birisi de dönemin ANAP Muş Milletvekili Alaattin Fırat ‘tır. Fırat, Zehebi’nin Türk vatandaşlığına alınmasında aracı olduğunu doğruladı. İşlemlerin yapılması için Zehebi’yle birlikte İçişleri Bakanlığı Nüfus İşleri Genel Müdürlüğüne gittiğini saklamayan Fırat, Zehebi’nin geçmişi ve yaşantısı hakkında bilgisi olmadığını söyledi. (Tuncay Özkan-Öldürün O Gazeteciyi-Ümit Yayınları-1994)

Zehebi ismi Meclis Faili Meçhul Siyasal Cinayetleri Araştırma Komisyonu raporunda da gündeme geldi. İslami Hareket Örgütü’yle Zehebi’nin ilişkili olabileceği ihtimaline değinilen raporda, örgüt militanlarından Mehmet Ali Şeker’in Suriye’de bomba eğitimi gördüğüne, Celal Zehebi’nin de Suriye vatandaşı olduğuna ve ülkesiyle yakın ilişkiler içinde bulunduğuna işaret edildi.

Uğur Mumcu cinayetinin uluslararası kaçakçılar ya da uyuşturucu şebekeleri tarafından yaptırılmış olabileceğini varsayan Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu da Celal Zehebi konusunda araştırma yaptı.

Emniyet ve MİT’e bu konuda bilgi soran komisyona neredeyse hiç bilgi gelmedi. Gelenler içinde Celal Zehebi’nin Uğur Mumcu cinayeti ile bağlantısını ortaya koyacak hiçbir bilgi yoktu. Dikkat çeken MİT tarafından gönderilen belgelerdeki Zehebi bilgileriydi.

Müsteşar Sönmez Köksal imzalı 29 Mayıs 1997 tarihli ÇOK GİZLİ belgeye göre, Zehebi’nin Suriye’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli istihbaratçı Muhammed Salameh ve Muhaberat’ın Türk masası şefi Numan Dağdadi ile irtibatı vardı. (BELGE-42)

İKİ RESMİ TANIK

14 Ocak 1997 günü dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan TBMM’nin 20. Dönem 2. Yasama Yılı 45. Birleşimi ’nde konuştu. Konu Uğur Mumcu cinayetinin açıklığa kavuşturulması için meclis araştırma komisyonu kurulmasına ilişkin önergeydi.

Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan meclis kürsüsünden aynen şunları söyledi:

…..

“Bugün Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığından Adalet Bakanlığı Ceza İşlerine gönderilmiş olan bir yazıda -bu yazıda tanığın ismi de belli- çok önemli bir tanığın tespit edildiği ve bu kişinin ifadesinin alınmak üzere ilgili makamlara -ki, bu kişi resmî bir kişi- yazı yazıldığı ifade edilmiştir. Benim, tahkikatın gizliliği açısından bu ismi vermem, bu kürsüden açıklamam mümkün değildir. O nedenle, ben Meclis araştırmasının müzakere edileceği böyle bir ortamda, sadece bakanlığımıza intikal etmiş olan bu bilgileri arz ediyorum.”

Bakan Kazan ne demek istemişti?

Çok önemli tanık ya da tanıklar kimdi?

Bildikleri ile Uğur Mumcu cinayeti aydınlatılabilecek miydi?

Kısa sürede bilgilere ulaşıldı.

Kazan’ın sözünü ettiği iki olay vardı.

Birincisi 6 Haziran 1988’te Müsteşar Sami Güner imzalı mektup. 

Güner, kendisi ile görüşen Orhan Yağar isimli kişinin Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili bilgisi olduğunu aktardığını iletti ve iletişime geçilmesini önerdi.

Aynı Orhan Yağar, açıklamasında, Uğur Mumcu’nun Avusturyalı uyuşturucu ve silah kaçakçısı Horst Grillmayer tarafından öldürüldüğünü iddia etti. Yağar, Grillmayer’in cinayet işini Suriye gizli servisi El Muhaberat’ın Lazkiye sorumlusuna verdiği, o kişinin de Mumcu’yu Aksaray’da garaj işleten Güven Bilgili’ye öldürttüğünü söyledi.

Orhan Yağar’ın İstanbul Medya Mensupları Derneği Başkanı olduğu ortaya çıktı. Yağar, bir dönem Avusturya İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen Avusturya Gizli Polis Teşkilatı’nda çalıştığını, bunu belgeleyebileceğini belirterek “resmi” derken kendisinden söz edildiğini ileri sürdü.

Daha doğrusu Orhan Yağar katıldığı bir televizyon programında, “Kazan’ın açıkladığı yeni ve resmi tanık benim” deyip, daha sonra bu iddiasından vazgeçerek tutarsızlık göstermesi nedeniyle tanık olma ihtimalinin zayıfladığı ortaya çıktı. Olay kapandı… (BELGE-43)

İkinci olayda ise tanığın adı, Abdullah Yetkin.

Erzurum Şenkaya Kapalı Cezaevi İdari Memuru.

13 Kasım 1993 tarihinde Adalet Bakanı Şevket Kazan’a yazdığı mektupta;

“Basın ve medyadan izlediğim kadarıyla Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Uğur Mumcu suikastı ile çok yakında resmi ve üniformalı bir kişinin tanıklık yapacağını beyan etmiş;

Bu konu ile tanıklık derecesinde değilse de bazı olayların bulunmuş olduğum ortamda konuşulduğunu ve akabinde sanırım iki veya üç hafta içerisinde bir feci bombalama olayıyla hayatına son verildi.

Bu uzun süreden beri bende bir boşluk ve vicdan muhasebesiyle baş başa kalmamı yarattı ve sonucunda huzursuz oldum.

Olay üzerine yapabileceğim tanıklık konusunda veya bilgilerimi can güvenliğim sağlanırsa ne kadar faydalı olup olamayacağım konusunda kesin bir sözüm olmamakla beraber bildiklerimi Şenkaya Cumhuriyet Başsavcısı Orhan Usta (33211)’e verebilirim bu konudaki emir ve talimatlarınız doğrultusunda hareket edeceğimi bilgilerinize arz ve talep ederim. Saygılarımla” dedi.

Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın meclis kürsüsünden önemli diye vurguladığı tanığın mektubu buydu.

Peki, sonra ne oldu?

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Hamza Keleş tarafından 25 Şubat 1997 günü Abdullah Yetkin’in ifadesi alındı.

1959 Samsun doğumlu olduğunu söyleyen Abdullah Yetkin, babasının kendilerini küçük yaşta terk ederek Almanya’ya gittiğini, 1977-1978 yıllarında babasını öldürmek amacıyla Almanya’ya gittiğini söyledi.

Babasıyla görüştükten sonra bu düşüncesinden vazgeçtiğini söyleyen Tekin, lise ve açık öğretimde okuduktan sonra gardiyanlık sınavına girdiğini vurguladı.

Gardiyanlık sınavını kazanmadan önce Samsun Kavak’ta özel sektörde asfalt şantiyesinde çalıştığını belirten Yetkin Uğur Mumcu ile tanışmasını şöyle anlattı:

…..

“Asfalt döküm makinesinin bir şarj dinamosu zaman zaman şarj yapmak üzere İngiltere’ye gönderiliyordu. Ben de bunu neden gittiğini sordum bana (Sen karışma işine bak) diye söylediler. Daha sonra bu şarj dinamosu içerisine külçe altın konulduğunu gördüm ve böylece bu dinamo İngiltere’ye gönderiliyordu. Ben de o zaman mutaassıp bir vatandaş olduğumdan ülkemin altınları kaçırılıyor diye Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Uğur Mumcu’ya mektupla bildirdim şirkette çalıştığıma dair belgelerde vardı bunları da mektuba eklemiştim. 12 Eylül’den sanıyorum kısa bir süre önce idi mektubumun üzerine Uğur Mumcu gazetede yurt dışına servet kaçıranlar şeklinde yazıda yazmıştı. Bu yazıda İsmet Özkan’ın ismi de vardı.

Benim bildiğim kadarıyla altınlar İstanbul’da RABAK bölgesinden ki bu Kâğıthane’dedir gelen altınlar belirttiğim gibi şarj dinamosu içerisine yerleştiriliyordu. Benim yazım üzerine gazetede yazı çıkınca ben Uğur Mumcu’nun yanına gittim. Kızılay’da kendisi ile Sağlık Bakanlığı’nın biraz ilerisinde yolda rastladım ve kendisine (Uğur Mumcu siz misiniz) diye sordum o da bana benim dedi. Mektuplarımı gösterdim mektupları gönderen şahıs benim dedim. Bu sırada beni tanıdı kucaklaştık ve bana oralarda bir yerde çay söyledi içtik.”

…..

Kendisi ile ilgili bazı konularda Uğur Mumcu’dan yardım istediğini, Mumcu’nun da kendisini İstanbul’da tanıdığı bir isme yönlendirdiğini söyleyen Abdullah Yetkin, Uğur Mumcu ile ikinci görüşmesinin ise Mumcu öldürülmeden 11 gün önce yani 12 Ocak 1993 günü gerçekleştiğini söyledi. Yetkin bu kez de girdiği gardiyanlık sınavı için Mumcu’dan referans olmasını istemiş ve olumlu yanıt almıştı.

15 Ocak 1993 günü gardiyanlık için sözlü sınava giren Yetkin, sınav sonrası yeniden Uğur Mumcu ile görüştüğünü, Mumcu’nun da kendisine (hayırlı olsun) dediğini anlattı.

Yetkin, gardiyanlık sınavı sonrası kendine torpil aramayı sürdürdüğünü söyleyen Yetkin ifadesinde, tavsiye üzerine gittiği bir muhasebe bürosunda insanların kendi aralarında konuştuklarını belirterek, “Muharrem Bartın adındaki şahıs da konuşuyordu kendisinin Ankara Emniyet Müdürlüğü yaptığını söyleyerek Abdullah Öcalan’ı yakaladığını ancak bir adli işlem yapılmadığını söyleyerek kendisinin daha sonra MİT ajanı olduğunu öğrendiğini bu husustaki belgeleri de Uğur Mumcu’ya verdiğini anlatıyordu ben de dinledim” dedi.

Gardiyan olarak Samsun Kavak’ta görevli iken uyuşturucudan ceza almış Ferit Çalışkan isimli mahkûmla tanıştığını, kendisine polis müdürü Atila Aytek’e yazılmış mektup verdiğini ve böylece narkotik polisleri ile tanıştığını söyleyen Abdullah Yetkin, 1986 yılının Haziran ya da Temmuz ayında gittiği İstanbul’da bir arkadaşının adresini sormak için girdiği Acıbadem Karakolu’nda Hamdi Ası isimli komiser tarafından üzerinde Atila Aytek’in talimatı ile verilen “belge sahibi elemanımızdır” yazılı kağıdı bulduğunu, bunun üzerine polis süsü vermek suçundan 3. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yargılanıp beraat ettiğini de söyledi.

Abdullah Yetin aynı ifadenin bir başka bölümünde ise olayları şöyle anlatıyordu:

…..

“Bizim cezaevimizde, uyuşturucudan tutuklu bulunan Enbiya Yılmaz adlı şahsa Dündar Kılıç Diyarbakır Cezaevinden para göndermişti. Ben de bunu Genel Müdürlüğe bildirmiştim bu nedenle beni Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Şubesine çağırmışlardı bu tarihte Uğur Mumcu olayı daha olmamıştı. Merkez Narkotik Bürosunda otururken Kaçakçılık ve İstihbarattaki görevliler kendi aralarında Diyarbakır’da uyuşturucu işini Mehmet Özbay adlı şahsın üstlendiğini söylediler ben de duydum. Bu gelişimde narkotik büroda 2-3 gün kalmıştım. Ulus’ta bir otelde kalmıştım ismini bilmiyorum. Parayı narkotik ödemişti. Ertesi gün ben narkotik şubeye tekrar gittiğimde beyaz saçlı 1.70 boylarında bir şahıs emniyete geldi. Oradakiler bu şahsın MİT elemanı olduğunu söylediler. Mehmet Özbay’ın isminin gazetecilerin yani Uğur Mumcu’nun eline geçtiğini, gazetelerde yayınlanmaması için görüşün diye söylediler. Ben bunları duydum.”

…..

Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın çok önemli tanık dediği Abdullah Yetkin’in DGM savcısına verdiği ifadenin büyük bölümü böyle.

Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili nasıl bir ipucu ya da araştırılacak ne söylemiş ben bulamadım. Belki siz okurken bulabilirsiniz.

Abdullah Yetkin’in ifadesinde nasıl tanıştıkları ve görüştükleri dışında Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili söylediği hiç mi bir şey yok?

Var tabi…

O kısım da aynen şöyle:

“Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayı ile ilgili hiçbir bilgim yoktur. Kimlerin yaptığını ve nasıl olduğu hususunda da herhangi bir bilgim yoktur. Olayın nasıl gerçekleştiği yolunda herhangi bir bilgim yoktur….. Benim size anlattığım bilgileri kendi daire amirlerim bilmemesi için ben öyle söylemiştim yoksa benim Uğur Mumcu olayı ile ilgili haricen tehdit eden herhangi bir kimse yoktur zaten Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayı ile ilgili herhangi bir net bilgim de yoktur.”  (BELGE-44)

Dağ fare doğurdu diye buna derler herhalde.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Adalet Bakanı’nın meclis kürsüsünden çok önemli tanık diye ismini bile gizlediği Abdullah Yetkin’in aslında Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili tek bir bildiği yokmuş.

İnsanın aklına daha önce altın kaçakçılığı ile ilgili bilgi verdiği, tanışmak için gittiği, çayını içip sohbet ettiği, işe girmek için referans olmasını istediği birinin ölümünü en azından merak bile etmemesi sizce de ilginç değil mi?

İkinci bir ilginçlik ise Abdullah Yetkin’e ait resmi evraklarda.

Abdullah Yetkin Adalet Bakanı Şevket Kazan’a 13 Kasım 1996’da mektup gönderiyor.

Adalet Bakanı Şevket Kazan TBMM kürsüsünden 14 Ocak 1997’de çok önemli tanık olduğunu söylüyor.

Adalet Bakanlığı’na ulaşan mektup, 28 Ocak 1997’de “ÇOK ÖNEMLİ” notu ile paraflanarak ceza işlerine gönderiliyor.

DGM Cumhuriyet Savcısı Hamza Keleş 25 Şubat 1997’de Abdullah Yetkin’in ifadesini alıyor.

Çok önemli tanığın mektubu Adalet Bakanı’nın masasına posta ile 45 gün sonra ulaşıyor.

Adalet Bakanı meclis kürsüsünden çok önemli tanık var dedikten 45 gün sonra masasındaki mektubu ceza işlerine gönderiyor.

DGM savcısı Adalet Bakanı’nın sevkinden 28 gün sonra ifade alabiliyor.

Bürokrasinin bu hızı ile cinayetin onca yıldır neden çözülemediğini merak bile etmemek gerekiyor belki de.

Şevket Kazan’ın Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili kamuoyunu bir anda harekete geçiren ilk açıklaması değildi bu.

Kazan, Adalet Bakanı olmadan önce Refah Partisi Genel Başkanı iken de Mumcu cinayeti ile ilgili açıklama yapmıştı.

9 Şubat 1993 günü yani Uğur Mumcu öldürüldükten 16 gün sonra yine mecliste bir açıklama yaptı.

Şevket Kazan’ın açıklamasına göre, parti genel merkezlerine gönderilen bir faks mesajı vardı. Bu mesaj MİT’e aitti ve altında da müsteşar Sönmez Köksal’ın imzası vardı. 2 Şubat 1993 tarihli yazının içeriği şöyleydi:

“ABD’nin güvenliğini ve hayati çıkarlarını yakından ilgilendiren Türkiye’nin, gerekli yerlerinde kuvvet bulundurmak ve bu maksatla, Orta Doğuyu kontrol altına alıp, Türkiye’nin dine dayalı bir yönetim altına girmesini önlemek maksadıyla;

ABD haber alma servisi CIA denetiminde, İsrail Kabine görevlisi HAİM BAR-LEV kontrolünde, İsrail “GADNA” birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel tim “Hayfa” deniz üssünden botla Türkiye’ye giriş yapmışlardır.

Mezkûr timin ülkemizdeki görevleri teşkilatımızın değerli haber kaynaklarından Gazeteci Uğur MUMCU ve Mehmet Ali Birand’ı öldürmektir.

Gazeteci Uğur Mumcu’yu öldüren tim elemanları ikinci görevleri olan Mehmet Ali Birand’ı öldürmek için ülkemizden çıkış yapmamışlardır. Tim elemanları yaptığımız istihbarat neticesinde İsrail Hükumetinin Ankara temsilciğinde kaldıkları tespit edilmiştir. Arz ederim.” (BELGE-45)

Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan tarafından açıklanan belge günün konusu oldu.

Tartışmalar sürerken MİT belgenin sahte olduğunu açıkladı. Belge sahte idi ama altındaki Müsteşar Sönmez Köksal’a ait imza gerçekti.

MİT’e göre imza büyük bir ustalıkla müsteşarın imzası bulunan maaş bordrosundan alınarak sahte belgeye monte edilmişti.

Şevket Kazan 8 Nisan 1997 günü Adalet Bakanı sıfatı ile bilgi verdiği Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonunda açıkladığı belgeyi savundu.

Kazan’a göre yazıdaki bilgileri araştırmış ve doğrulamışlardı. O yüzden de açıklama yapmakta sakınca görmemişlerdi. Kazan’ın anlatımıyla belge olayı şöyleydi:

…..

“Şimdi, biz, bu Hayfa Deniz Üssünden botla Türkiye’ye giriş yapma hususu, daha önce, bu olay nedeniyle varit olduğu için ve buna ilaveten, şurada ismi yazılı Hayım Barlel isimli kişinin hem hayatta olduğu hem de şurada belirtilen birliklerde görev almış olduğu ifade edildiği için, bunun gerçek payı olabileceğini düşündüm ve o nedenle, biz, bu konu üzerinde, o tarihte, ısrarla durulmasını istedik; ama üzülerek ifade ediyorum ki, bu konu üzerinde hiç durulmadı; ne içişleri Bakanlığı gereken ciddiyetle bu konuyu araştırdı ne de daha önce kurulan komisyon; bu konunun üzerine gidilmesinde, ben, zaruret görüyorum.”

Aradan yıllar geçti.

Sahte belgenin sırlarını Uğur Mumcu’nun kardeşi Avukat Ceyhan Mumcu açığa çıkardı. Kendisini eski bir MİT mensubu olarak tanıtan Talat Bahrettin Erman, Ceyhan Mumcu’ya gidip “bu belgeyi hazırladığı suçlamasıyla önce MİT tarafından gözetim altına alındığını, sonra teşkilattan atıldığını” anlattı. 

Ceyhan Mumcu ise bunun üzerine durumun daha farklı ve karmaşık olduğunu anladı. Talat Erman 1993’te MİT’teki bazı belgeleri Refah Partisi’ne sızdırdığı için teşkilattan çıkarılmıştı. Evinde yapılan aramalarda bazı sahte mühürler ve kaşeler bulunmuş, ancak savcılık tarafından takipsizlik kararıyla serbest bırakılmıştı. Erman da bu belgenin sahte olduğunu özellikle vurgulamıştı. Geçmişte Refah’a belge sızdırdığını kabul ediyor, ancak bu sahte belgeyi Şevket Kazan’a asla vermediği halde, Kazan’ın kendisine iftira edip Onun adını MİT’e bildirdiğinden yakınmıştı. 

Zaten MİT’te Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonunun Uğur Mumcu Cinayeti ile ilgili bilgilerinin olup olmadığı yönündeki yazısına 18 Şubat 1997 tarihinde verdiği yanıtta, “…..24 Ocak 1993 tarihinde vukuu bulan suikast ile ilgili herhangi bir somut bilgi Müsteşarlığımıza intikal etmemiştir….. İşlenmiş bir cinayet hakkında her türlü araştırma, soruşturma ve kovuşturma görevi devletimizin ilgili organlarının sorumluluk alanında bulunduğundan, olay ANKARA DGM Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma kapsamına alınmış olup, konu ile ilgili tüm belge ve bilgilerin ilgili birimde mevcut olabileceği değerlendirilmektedir” dedi. (BELGE-46)

Ayrıca 2 Nisan 1997 tarihinde komisyona gelerek bilgi veren MİT müsteşarı Sönmez Köksal da Mumcu cinayeti için teşkilatlarının özel bir görevi olmadığını, yasal çerçevede ellerinden geldiğince yardım ettiklerini belirterek, “….. Uğur Mumcu olayının öncesinde, dediğim gibi, elimizde bir istihbarat yok. Bir bilgi yok. Olay vuku bulduğu zaman, olay bir defa fevkalade profesyonelce yapılmış bir olay …. Şimdi, profesyonelce yapılmış olay olunca, o zaman, biz, konuya şu şekilde yaklaştık, böyle bir eylemi kimler yapabilir? …..

Aslında, olayın vukuuyla beraber, artık, diğer makamlar devreye girdi emniyet, savcılık görevine. Zaten bizim adli polis gibi bir görevimiz de yok, hükümet komiseri gibi de bir işlevimiz yok. Biz, sadece, perde arkasında acaba bir şey var mı, onun tespitiyle kendimizi görevli saydığımız için. Ondan sonra emniyet makamları göreve başladı; fakat olayın büyük boyutu, Türkiye’de cepheleşmeye neden olabilecek olması nedeniyle, bir de kamuoyunun tazyiki ve siyasi otoritenin de beklentileri doğrultusunda, ben, buraya da ifade vermeye gelen Dursun Beye de -o zaman Ankara bölge başkanı- kendisine, emniyete her türlü yardımı yapması yolunda gerekli talimatı verdim.

…..

Biraz evvel saydığım organize suçlar dediğimiz mafya çeşidi, ondan sonra aşırı sağ, aşırı sol, etnik terör ve dış… Ancak, bütün bu diğer olasılıklar, tamamen tahkikat yürütülür, bütün bu ihtimaller ekarte edilir, ondan sonra tek ihtimal dış olur, o zaman, denir ki, MİT niye görevini yapmadı? Yani, böyle bir durumda değiliz. Bunun çok açıklıkla ifadesinde fayda görüyorum.

Şimdi, tabii, bütün bu olasılıklar içinde, dış servis faaliyeti midir, değil midir şeklinde daha ağırlıklı bir şekilde üzerinde durduk. Aslında, onu sonunda da tekrar ifade edeceğim, tekrarlanan bir şey yoktur, olay hala devam ediyor. Fakat dış servisin yapmış olabileceği yolunda da elimde kesin bulgu olmadığı sürece, ben bu olasılığı da sizin önünüze getirmek durumunda değilim. Sadece, işte, diyoruz ki, bu kadar profesyonelce bir işi dış servis yapar, kesin bulgu elimde olmadığı sürece size açıklıkla beyan etmek durumunda değilim. O zaman, hem Türkiye’nin dış menfaattarına zarar vermiş olurum hem de görevimi layıkıyla yapmamış olurum. 

…..

Türkiye’nin güncel terör olayları en öncelikli konumuzdur. Bizim muhtelif aşamalarda, kademelerde, kesimlerde file dediğimiz şeylerimiz vardır. İstihbarat filesi atarız. Oraya bir gün; yani dıştan içten hani bu bir emaredir, bir kelimedir, bir davranıştı; bunun arayışı içindeyiz, ama olay dediğim gibi baştan itibaren o ölçüde profesyonelce yapılmış ki, zaten şimdiye kadar fileye düşmemiş olması da bunu gösteriyor. Yoksa nasılsa şu veya bu şekilde, insan veya teknik filemize düşecekti bu olay. Bugüne kadar düşmedi. Bunu da açık kalplilikle söylemek durumundayım. Düşseydi zaten olay çözülürdü bizim açımızdan” dedi.

SUİKASTTE MAFYA ŞÜPHESİ

Tevfik Ağansoy.

Bir dönemin hızlı ülkücüsü. 12 Eylül darbesinden sonra ülkücü mafya diye adlandırılan grupların en önemli isimlerinden biri. Kendisi gibi ülkücü-mafya eylemlerinde adı sıkça geçen, Türkiye’de banka satışında bile söz sahibi olacak kadar güce ulaşan Alaattin Çakıcı’nın uzun süre sağ koluydu. Sonradan araları bozulduğunda birbirlerini öldürmeye azmedecek kadar da öfkeli…

Tevfik Ağansoy, Uğur Mumcu cinayeti hakkında ne biliyordu?

Ağansoy’un MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanı Yavuz Ataç’ın ekibindeki ülkücülerden olduğu ileri sürüldü. Kürt iş insanı Medet Serhat’ın öldürülmesi ve bir dönem Emlak Bankası Genel Müdürü olan Engin Civan’ın vurulmasına Alaattin Çakıcı’yla birlikte adı karışan Ağansoy’un polis tarafından aranırken Yavuz Ataç’ın yardımı ile yurt dışına kaçırıldığı iddia edildi. Ağansoy, Almanya’nın Neuhaus sınır kapısında 30 Ağustos 1995‘te yakalandı.

Almanya’da sınırda gözaltına alındığında “Mumcu cinayeti de dâhil, bildiklerini anlatacağını” söyleyince ortalık hareketlendi.

Eşi Hülya Ağansoy tarafından kaleme alınan “Nurullah Tevfik Ağansoy’un İtirafları ve Günlüğü” isimli kitabın bir bölümünde şöyle anlatıyor kendini:

“….. Cezaevinden Temmuz ayında tahliye oldum. Eski ve süregelen ilişkilerim nedeni ile Milli İstihbarat Teşkilatı’nda başkanlık yapan ismini yazamayacağım dostu aradığım zaman acele gel dedi. O akşam Ankara’ya uçtum. Bir ay süre ile bomba kursu gördüm. Çeşitli silahlarla eğitim yaptım. Buna sebep ne idi? Kapatılan DEP Partisinden bazı milletvekilleri Kürtler yurt dışına kaçmıştı Brüksel’de PKK Lideri Apo ile buluşup basın toplantısı yapacaklarının haberi alınmıştı. Ben de ….daki arkadaşlarla buluşup ya bu toplantıyı basıp bunları öldürecek veya toplantı yapılan yere bomba bırakıp imhalarını sağlayacaktım…”

Nurullah Tevfik Ağansoy 28 Ağustos 1996 günü Bebek’teki bir çay bahçesinde otururken uğradığı silahlı saldırı sonucu vücuduna isabet eden 17 kurşun yarası nedeniyle öldü. Cinayeti Kamil Özkılıç’ın işlediği tespit edilerek yakalandı. Alaattin Çakıcı da azmettirici olarak yargılandı 18 yıl ceza aldı.

Ağansoy silahlı saldırıya uğradığında yanında iki de sivil polis vardı. Bunlardan Celal Babür çatışma sırasında yaşamını yitirdi. Ferda Temel ise ağır yaralandı. Her iki polis de dönemin başbakanı Tansu Çiller İstanbul’a geldiğinde korumalığını yapıyorlardı.

Cinayetin Çiller Özel Örgütü tarafından işlendiğini iddia edenler de vardı.

Tevfik Ağansoy’un ölümü, Almanya sınırında Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili söylediği iddia edilen sözlerinin de araştırılamamasına neden oldu.

Eşi Hülya Ağansoy çok defa bu sözleri tekrarladı.

Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu da Tevfik Ağansoy’un Mumcu cinayeti ile ilgili sözlerini eşine sordu.

10 Mayıs 1996 günü İstanbul Çırağan Sarayı’na davet edilen Tevfik Ağansoy’un eşi Hülya Ağansoy, olayla ilgili hiçbir bilgisi olmadığını söyledi.

Mafya lideri Alaattin Çakıcı’nın Büyük Ankara Oteli’nde kaldığı sırada ev telefonlarından kendilerini aradığı yolundaki bilgileri de gazetelerden okuduğunu söyleyen Hülya Ağansoy, “Tabii, tabii. Görüşüyorlardı, hatta uzun konuşurlardı, en azından 15-20 dakika konuşurlardı” diye yanıtladı.

Alaattin Çakıcı ile eşi Tevfik Ağansoy’un konuşmalarında Uğur Mumcu ile ilgili bir cümle geçmediğini söyleyen Hülya Ağansoy, “Hayır, bu konuyla ilgili hiçbir şey duymadım. Yalnız ama rahmetli eşimin bu konuyla ilgili bir şeyler bildiğini sanıyorum, çünkü ben Uğur Mumcu’nun “Toplum Mafya Ağca” diye bir kitabı vardı, ben onu okuyordum, kitap okurken de bazı bölümleri ona da sesli olarak okurdum, falan, “yazık oldu, iyi bir gazeteciydi” dedi. Yani, nasıl olmuş, nasıl olmuş falan diye sordum, “ne kadar az şey bilirsen o kadar çok yaşarsın fazla sorma” dedi. Bunu düşündüm tabii, yani, bir şeyler biliyor ki, bunu söyledi, bildikleriyle de öldü” dedi.

Öldürülen ülkücü Tevfik Ağansoy’un anlattıkları, niye ciddiye alınmamıştı?

Mumcu cinayetini çözmeye yarayacak en önemli ipuçlarından biri telefon kayıtlarıydı. Ülkücü Tevfik Ağansoy, Almanya’da sınırda gözaltına alındığında “Mumcu cinayeti de dâhil, bildiklerini anlatacağını” söyleyince neden bilgisine başvurulmadı?

Avukat Medet Serhat’ın öldürüldüğü saldırıda, Serhat’ın eşi tarafından teşhis edilen Ağansoy’un o dönemde birlikte çalıştığı Alaattin Çakıcı, suikastın gerçekleştiği günlerde Büyük Ankara Oteli’nde kalmıştı. 

Otelin telefon dökümlerinden Ağansoy’un evinin arandığı anlaşıldı. Ancak otel yönetimi hangi dâhili numaradan bu ismin arandığını bulamadı. (BELGE-47)

Telefon kayıtları ne polis ne de savcılık tarafından araştırılmadı. Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu da kayıtlara ulaşsa bile onun ötesine geçmeyi başaramadı. Ağansoy’un öldürülmesiyle birlikte, “Mumcu cinayeti dâhil her şeyi anlatırım” derken neyi kastettiği de soru işareti olarak kaldı.

Devamı var…

Yayınlanan bölümler:

Bölüm 1. Bölüm2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6.

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin