SUİKAST İÇİN KİM NE DEDİ

Abdurrahman Toygar (İstihbarat Şube Müdürü): “… Patlayıcının benzerliği açısından bu iki örgütte böyle bir patlayıcı ele geçti. Şimdi, Türkiye’de her yerde bulunan bir madde olmadığı için, diğer Türk sol örgütlerde, Kürt sol örgütlerde, diğer örgütlerde hiçbirinde bu çıkmadı. Ben onu arz etmek istedim size. Yoksa sadece bunlar yaptı da oraya sıkıştık kaldık değil. Değişik yerlere de, ihbarları da, her şeyi de yaptık; ama bizi hedefe götürebilecek bir istihbarata ulaşamadık bu konuda… Ancak, burada, işte, demin de arz ettiğim gibi, bir C-4 her yerde bulunmayan, sadece doğu bloku ülkelerinde, Amerika’da olduğu söylenen, öyle söylüyorlar, buralarda temin edilebilen bir maddeymiş. Bunların kullanılması, bu maddenin kullanılması, tabii, bizi değişik değerlendirmelere itti. Bu arada, biz, tabii ilk etapta bunu hangi örgütler, yani, hiçbir örgüt ayırt etmeksizin kullandı, İslami Hareket denen örgütte çıktı ve PKK’da çıktı. Onlarda yakalanan militanlarla, bu konular da görüşüldü; ama bir sonuç elde edilemedi…”

Mutlu Çelik (TEM Şube Müdür Yardımcısı): “… Ben, Uğur Mumcu’nun uyuşturucu parasından dolayı öldürüldüğüne inandığım için, bu konuyla ilgileniyorum ve de asıl en tutarlı yaklaşımın bir gazetecinin, Ünal İnanç’ın yaklaşımı olduğunu gördüm; çünkü onun Uğur Mumcu’yla yakınlığı vardı ve Uğur Mumcu’nun, uyuşturucu konusunda son dönemde yazdıkları bir hayli ciddiydi ve ben, o ana kadar uyuşturucuyu, akademideki eğitimim dışında hiçbir şekilde görmemiştim… Baktım ki, Uğur Mumcu, PKK’nın uyuşturucuyla bağlantılarını ortaya çıkardı. Biraz tesadüf, biraz da çalışmalarımızla… PKK’nın, son yıllardaki uyuşturucuyla ilgili, yani finans olarak uyuşturucuyu kullanmasıyla la ilgi tek çalışma, benim okuduğum kadarıyla Uğur Mumcu’nun yazılarında vardı. Tahminlerim diyebilirim bir tek buna dayanıyordu uyuşturucudan olabileceğine. Behçet Cantürk’le bağlantısı olabileceğini tahmin ediyorum…”

Tuncay Özkan (Gazeteci): “… Şimdi, Uğur Mumcu suikastında İran var mıdır yok mudur bunu bilemem. Bu bulguları ortaya koyarsınız, görürsünüz; ama dünyanın hiçbir ülkesinde, bu kadar çok adamın, bir başka ülkenin gizli servisi tarafından katledildiğini göremezseniz, olmaz böyle şey; ama İran Türkiye’de bunu yapıyor. Ben araştırmalarımdan biliyorum ki, İran Türkiye’de daha başka şeyleri yapmaya da muktedir. Onun gizli servisinin Türkiye’deki etkinliğini gösterir bu. Şimdi CIA Türkiye’de çok şey yapmaya muktedirdir, bugüne kadar adam öldürttüğünü bilmiyorum. Yani, böyle bir bulguya rastlamadım; ama CIA casusları MİT’in içinden çıkmıştır, köstebekler yakalanmıştır MİT’in içinde; ama, burada önemli olan şey şudur: Bunların delillerine ulaşmaktır, delillendirebilmektir. Şimdi, gizli servis bağlantılarına baktığınız zaman, Batılı gizli servislerin hepsine bakmanız lazım, Türkiye’deki faaliyetlerini incelemeniz lazım; ama bu senaryoyu bu kadar büyük boyutlara ulaştırdığınız zaman, olayın aslını kaçırıyorsunuz. Olayın aslına dönmekte büyük fayda var. Yani, senaryolardan arındırmakta büyük fayda var. Ne yapacaksınız; çok basit bir polisiye, adli olay çözer gibi çözeceksiniz; ama onun olanaklarını ortadan kaldırmışlar. Neyle kaldırmışlar; bombayı tanımlanamaz hale getirmişler, delilleri yok etmişler…”

Evren Değer (Gazeteci): “… Benim özellikle üzerinde durmak istediğim, gerek soruşturmadaki aksaklıklar, bizim tespit edebildiğimiz aksaklıklar gerekse devletin resmi yetkililerinin açıklamalarındaki çelişkiler. Öncelikli olarak patlayıcı konusu C-4 tipi patlayıcı konusu. Olaydan hemen sonra denildi ki, işte, bu dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin başta olmak üzere, bütün herkesin ortak bu C-4 tipi plastik patlayıcı Çekoslovak malıdır. Hâlbuki emniyetin kendi genel müdürlüğünün, kriminal dairesinin hazırladığı rapor var -bu raporu burada ekler şeklinde size getirdim, bunu da takdim edeceğim- orada bu patlayıcının çok açık olarak Amerikan malı olduğu yazılıyor; yani, devletin resmi yetkilileri ellerinde böyle bir veri olmasına rağmen, bu konuda bile ellerindeki resmi belgeye bakma zahmetine katlanmıyor gibi bir kanı oluşuyor zaten…” 

Can Dündar (Gazeteci): “… Genellikle olay dışarıyla irtibatlandırıldı ordu ve uluslararası bir tertipten söz ediliyordu; fakat Susurluk sonrası gündeme gelen gelişmelerle birlikte biz olayın iç boyutuna bakalım istedik ve özellikle ortaya çıkarılan çete meselesiyle bir ilişkisi olabilir mi diye araştırmaya başladık. Burada temel kaynağımız, başta, Uğur ağabeyin daha önceden yazdığı çizdiği şeylerdi, onlara bir baktık ve ortaya çıkan tablo, bir cümlede özetlemek gerekirse Mumcu çoktan çeteyi deşifre etmiş durumdaydı, ortaya bu çıkıyor. Nereden çıkıyor; yazılarında var, yaptığı Söyleşilerde, kitaplarında var ve yakın çevresiyle görüştük; eşi, kardeşi, avukatı, onu tanıyan dostları ve buna ilişkin pek çok sayıda belirti var. Gerek yazılarında gerekse sohbetlerinde ortaya koyduğu. Şimdi de çok kabaca ipuçları vermek gerekirse bir çeteden söz etmeye 70’li yılların başında başlıyor, bunların devlet içinde örgütlendiğini söylüyor ve devlet içinde beslendiğini, açıkça himaye gördüğünü söylüyor. Ve özellikle Ağca’nın kaçırılmasından sonra silahlı kuvvetler içinde üslenmiş ve doğrudan devlete çalışan birimlerin varlığından söz ediyor. Sonra, özellikle Çatlı’nın üzerine gidiyor; Çatlı’nın devletçe korunduğunu ve istihbarat ajanı olduğunu açıkça yazıyor…”

Soner Yalçın (Gazeteci): “… Şimdi, ben, Uğur Mumcu olayının bir suikast olduğuna inanmıyorum. Suikast, kişiyi ortadan kaldırmaya yönelik bir eylemdir. Provokasyon olduğunu düşünüyorum. Provokasyon ise, kişiyi ortadan kaldırmaktan ziyade, kişiyi ortadan kaldırıp arkasındaki güçleri, dinamikleri harekete geçirmek için yapılan bir şeydir ve bu nedenle, ben, olayı 1990’dan alıyorum, bunu haber de yaptım, yazlarda ve makalelerde de yazdım. Ben, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Gaziosmanpaşa olayları ve Sabancı suikastlarını bir zincir olarak görüyorum ve bu zinciri de öldürülen kişilerin kendilerini ortadan kaldırmak değil, Türkiye’de bir istikrarsızlık ortamı yaratmaya dönük eylem olarak görüyorum… Bunca yıllık da gazeteciyim. O kadar emniyetçiyle de oturup sohbet etmişliğim vardır. Şimdi, bir kişiyi iyi bir takip etmek gerekir; yani, bu takipte de izinizi belli etmemek gerekir. Bu profesyonel bir çalışmayı gerektirir. İkincisi, Uğur Mumcu’nun, ya bu kadar çok profesyonelce bir bomba yerleştirmek de iyi bir uzmanlığı gerektirir. Şimdi, Behçet Cantürk deniyor ki, PKK ile organik bir ilişkisi vardı; organik ilişkisi de bence bağış yapıyordu, öyle bir ilişkisi var; Fakat Behçet Cantürk’ün bu iş için kullanabileceği -bunlar yorumdur, bilgi değildir- PKK elemanının Ankara’da gelip Uğur Mumcu’yu takip edebilecek, Uğur Mumcu’nun arabasına bomba yerleştirebilecek kadar uzmanlaşmış bir kadrosu olduğunu düşünmüyorum… Şimdi, bir mekanizma bu Türkiye içi midir, Türkiye dışı mıdır, girmek istemiyorum. Bu mekanizma örgütleri ve kişileri kullanır, dünyanın her tarafında böyle olmuştur; sağı da kullanır, solu da kullanır, İslamcısını da kullanır, onun karşısındakini de kullanır, bu bütün dünyada böyledir. Onun için, A örgütüymüş, B örgütüymüş fark etmez; yani, yarın Uğur Mumcu isim olarak çıksa islami Hareket örgütünden Ahmet yaptı bunu diye, ben Ahmet ile ilgilenmem; İslami Hareket örgütüyle de çok fazla ilgilenmem. İslami Hareket Örgütü diye bir örgüt vardır, kuşkusuz var; onu kim yönlendiriyor, ona bakarım. Ha, Dev Sol mu Mustafa diye bir çocuk var, oradan çıkmış, ben onu irdelerim; çünkü, dünyanın istihbarat örgütleri bu tür örgütleri kullanıyor. Ne kadar yararlı olabiliyorum bilemiyorum; genel havayı yansıtabiliyorum…”

Hikmet Çiçek (Gazeteci): “…. Mumcu suikastında Amerikan Haber Alma Örgütü CIA bir taşeron örgüt kullandı. Bütün dünyada CIA’nın çeşitli provokasyonlarda taşeron örgüt kullandığı biliniyor. Ortadoğu coğrafyasından çeşitli İslami terör örgütlerinin Amerika’yla ve CIA ile bağlantıları biliniyor. Bize ulaşan bilgilere göre, Mumcu suikastında CIA İran’ın kontrgerilla örgütü olan MOD’u kullandı. MOD İran Savunma Bakanlığı’nın İngilizce baş harflerinden oluşan bir kuruluş. Minist of Difference. Bu örgütten ilk kez dönemin İçişleri Bakanı Sayın İsmet Sezgin, Mumcu suikastından sonra İstanbul’da yaptığı bir basın toplantısında söz etti. İstanbul’da İslami Hareket örgütüne yönelik bir operasyon sırasında MP-5 marka bir otomatik silah ele geçmişti. Emniyet bu silahın menşeini Almanya’ya sordu. Almanya’dan bu silahın İran’da MOD teşkilatına satıldığına ilişkin bir bilgi geldi. Sayın İsmet Sezgin MOD konusunda illegal bir örgüt demenin dışında tatmin edici bir açıklamada bulunmadı. Aynı toplantıda dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir vardı, o da MOD konusunda bir açıklamada bulunmadı. Bilebildiğim kadarıyla da MOD hakkında bu sözler Mumcu’ya ilişkin dava dosyalarından hiçbirine geçmedi ve bu konuda bir açıklama yapılmadı…”

Nezih Tavlaş (Gazeteci): “… Zaten burada sorun da, farklı insanları, farklı grupları, gazetecileri, işte partileri, polisi, her tarafı farklı farklı uğraştıracak denli örgütlü bir çalışmayla baş başa olduğunuzu hatırlatmak istiyorum; yani, burada, eylem, alelade bir eylem değildi ve her yönüyle -çok yönlü bir şekilde, bakın, ihbarlardan tutun şeye kadar- çok titiz bir çalışmanın ürünü bomba yerleştirilme biçimiyle… Benim, burada kast etmek islediğim, altını çizmek istediğim nokta şu: Sanılanın aksine, ölümüne neden olan nedenlerin içerisinde, kendisinin İran rejimi ya da şeye yönelik olarak yazdığı yazılar olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Yani, bu da bir hedef saptırmalardan biriydi. Bu olayın çok yönlü araştırılmasını savunuyorum. Çünkü yazılarında, sanılanın aksine; çünkü, hafızayı beşer denilen şey, insanlar, ona takıldılar kaldılar, yazılarında, İran ya da benzeri radikal dinci gruplara yönelik yazıların ağırlığı sanıldığı gibi çok fazla değil…”

KOMİSYONUN VARDIĞI SONUÇ

Uğur Mumcu 24 Ocak 1993 günü evinin önünde aracına konan plastik patlayıcının patlaması sonucu hayatını kaybetti.

Kamuoyunda uzun süre tartışıldı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili özel komisyon kuruldu.

Görevi, yetkisi hep tartışıldı.

Yine de en büyük kazancı, kamuoyunun sorduğu sorulara yanıt aramasıydı.

Dedikodu bile olsa bilgilerin tartışılmasıydı.

Türkiye, bu komisyon sayesinde olan bitenden haberdar oldu.

Gazete haberlerinin ötesinde gerçeğin peşinde geçen çalışmalarda 5 bin 647 belgenin incelenmesi fırsatı doğdu.

Bütün bu bilgiler ışığında, Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu şu sonuçlara vardı:

…..

Mumcu cinayetinin, ülkede ekonomik, siyasal ve sosyal hayatın istikrarsız hale gelmesi sonucunu elde etmeye yönelik yapıldığı ve sonucu itibariyle bir ölçüde amacına ulaştığını ifade etmek mümkündür. Türkiye’de bu tür olaylarla siyasal ve ekonomik hayatı istikrarsızlığa itmek amacıyla şiddete başvurulduğu bir gerçektir. Mumcu cinayetinin ekonomik, siyasi ve sosyal yönden maksadına az da olsa ulaşıldığını, toplum vicdanında derin iz bıraktığını ve güvensiz bir ortam meydana getirdiğini söyleyebiliriz.

Mumcu cinayeti ve benzeri cinayetlerin uzun süre çözüme kavuşmaması kamuoyunun, yargıya ve güvenlik güçlerine güvensizliğinin oluşması sonucunu doğurmaktadır.

Bütün olasılıkların yeterince değerlendirilmediği ve çok yönlü bir soruşturmanın yapılmadığı açıktır. Adeta olayın zaman zaman belli bir yöne kanalize edilmesi ve delil toplamadan başlayarak her kademede belli savsaklama ve ihmallerinin olduğu açıktır.

Dolayısıyla Uğur Mumcu dosyası ile ilgili olarak soruşturmanın DGM’ce genişletilerek yeniden ele alınması uygun olacaktır.

Bütün bu tezler nihayet birer iddiadan ibarettir. Komisyonumuz soruşturmanın bu çerçevede yeteri kadar genişletilmediği ve derinleştirilmediği kanaatindedir.

Bu nedenle komisyonumuz sonuç bölümünde açıklanan gerekçelerle;

1- Soruşturmayı savsaklayan ve görev kusuru olan DGM eski Başsavcısı Nusret Demirağ ve DGM eski savcısı Ülkü Coşkun,

2- Uğur Mumcu’yu koruma konusunda gerekli önlemleri almayan Ankara Valisi ve her kademede görev yapan diğer ilgililer,

3- Soruşturmanın gizliliğini ihlal eden ve 18.02.1993 tarihinde TRT’de yayınlanan Perde Arkası programına katılarak görüş belirten kamu görevlileri,

4- Soruşturmanın gizliliğini ihlal eden ve 20.09.1993 tarihinde yayınlanan Ateş Hattı Programına tanık Ayhan Aydın’ı götüren güvenlik görevlileri,

5- İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli polisler olup, tutanakta tahrifat yapan ve imza tutanaklarını tanzim edenlerle, diğer ilgi ve görevliler hakkında,

İnceleme, araştırma ve gerekli soruşturmanın yapılması uygun olacaktır.

Yüce Meclisin bilgilerine saygılarımızla sunarız.” (BELGE-56)

ÜÇ YIL SONRA UMUT OPERASYONU

17 Ocak 2000.

Karlı bir İstanbul sabahı.

Diyarbakır/Gaziantep Terörle Mücadele Şubesi ekiplerinin ortak operasyonu ile yakalanan Şaban Elaltunteri ile Abdülaziz Tunç adlı iki Hizbullah militanının verdiği ifade sonucu örgütün elebaşı Hüseyin Velioğlu’nun İstanbul Beykoz’daki bir villada saklandığı öğrenildi. Ev takibe alındı. İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne bağlı bir ekip, villanın etrafını gözetlemeye başladı.

Çalışmalarını sürdüren sivil ekipler, villanın kapısını çaldı. Amaç, sıradan vatandaş gibi adres sorup, içeride kaç kişinin olduğuna dair fikir sahibi olmaktı. Fakat militanlar gelenlerin polis olduğunu anlayarak ateş açtı. Hemen siper alan polisler ateşe karşılık verdi. Ancak çatışmaya girileceğini düşünmedikleri için sayıları ve cephaneleri azdı. Tam o sırada, polislerden Sami Şen elinden vuruldu. Teröristleri tek başlarına etkisiz hale getiremeyeceklerini anlayan ekip, telsizleri aracılığıyla takviye güç çağırdı. İstihbarat ekibinin Hizbullah militanlarıyla çatışmaya girdiğini öğrenen İstanbul Emniyet Müdürlüğü de harekete geçti.

Velioğlu’nu takip için İstanbul’da bulunan Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okan’la birlikte, Hizbullah üzerinde uzmanlaşmış 5 kişilik ekip de olay yerine gitti. Terörle Mücadele Şubesi ekipleri, İrtica Masası’ndaki görevliler ve özel tim de kısa sürede Beykoz, Mihribat Caddesi Mühendisler Çıkmazı‘ndaki villaya ulaştı.

Ekiplere, çılgın kız adı verilen ağır makinalı tüfekler, MP5’ler, Kanas tipi uzun namlulu dürbünlü silahlar, bol cephane ile göz yaşartıcı bomba ve plastik patlayıcılarla takviye de yapıldı. Tam donanımlı bu polisler, ilk önce villanın etrafındaki çevre güvenliğini aldı ve evi en iyi kontrol edebilecekleri noktaları saptadı. Hizbullah’ın villasının yakınındaki çocuk yuvası boşaltıldı, doğalgaz akışı kestirildi. Panzerler ve zırhlı araçlar etrafı sararken, villanın önüne yığınak yapılmaya başlandı.

Öncelikle kritik noktalara keskin nişancılar yerleştirildi. Ardından operasyon timi harekete geçti. Özel eğitimli bu timler, evin ana girişini plastik patlayıcılarla açtı. İçeriye göz yaşartıcı bomba atılarak militanları üst katlara doğru sıkıştırma planı başlattı. Bu sırada, 2 özel timci, evin ön tarafındaki pencereden taciz atışına başladı. İlk önce, teröristleri yanıltıp arkalarına çekmeyi, bu şekilde de hazır bekleyen nişancılara hedef haline getirmeyi amaçlayan polisler, militanların üst katlara kaçması üzerine asıl planı uygulamaya devam etti.

Teknik ekip de dinleme cihazlarıyla binada 3 kişinin olduğunu tespit etti. Militanların üst kata doğru gerilediği anlaşılınca, 5 kişilik operasyon timi birinci katı, tamamen çelikle kaplanan oda kapılarını da patlatarak ele geçirdi. İkinci kattaki Hizbullah militanları, ateşi kesti. Bir süre sonra içeriden duman gelmeye başladı. Militanların örgütsel dokümanları yakmaya başladığını anlayan polisler, operasyonu hızlandırdı. Karşılıklı ateş evin 2’nci katında yeniden başladı. Evin su boruları, isabet eden kurşunlarla patladı. Polis bu anda, tekrar göz yaşartıcı bomba attı. 

Tam o sırada, Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu, dumandan da yararlanarak, cephanelik haline getirdikleri 3’üncü kata çıkmak istedi. Bir yandan merdivenleri tırmanırken, bir yandan da polisleri hedef alarak ateş eden Hizbullah örgütünün lideri Hüseyin Velioğlu vurularak öldü. Hizbullah örgütü, polisle girdiği ilk sıcak çatışmada, lideri Hüseyin Velioğlu’nu kaybetti. Polisin, 4 saat süreyle yürüttüğü çatışmada Velioğlu’nun yanındaki Marmara Bölgesi Sorumlusu Edip Gümüş ile Askeri Kanat Komutanı Cemal Tutal teslim alındı. 

Örgüt tarafından 360 bin dolara satın alınan evde 100 kadar teyp kaseti, 4 bilgisayar, CD romlar, disketler ve yazılı belgeler ele geçirildi. Teyp kasetlerinin çoğunda örgütün kaçırdığı kişileri sorgularken kayıt altına aldığı seslerinin bulunduğu belirlendi.

İstanbul polisi, bilgisayar, CD ve disketlerin bir bölümünün hasar görmesi ve yeterli donanıma sahip olmaması nedeniyle ele geçirilen elektronik delilleri Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’na gönderdi.

Sadece istihbaratçıların incelemesine açık tutulan delillerden yola çıkan polis, Hizbullah/Selam-Tevhid/Kudüs Ordusu grubunun yaptığı eylemler konusunda ayrıntılı bilgilerin yer aldığı dokümanları incelemesi sonucu bir isme ulaştı.

Bu isim Yusuf Karakuş‘tu…

Yusuf Karakuş ve diğer Hizbullah militanlarının yakalanmalarına ve sonrasında gelişen olaylara geçmeden önce Hizbullah’ın ne olduğu, nasıl çalıştığı, nasıl örgütlendiği, nasıl eylem yaptığı ve bağlantıları konusunda bilgi sahibi olalım.

Önce örgütü tanıyalım.

Temel amacı mevcut Anayasal düzeni yıkarak yerine dini esaslara dayalı teokratik bir devlet kurmak olan Hizbullahçılar, tebliğ, cemaat ve cihat biçiminde 3 aşamalı bir strateji benimsiyor.

Tebliğ dönemi: Yeterli sayıya ulaşabilmek için açık ve gizli daveti oluşturuyor.

Cemaat dönemi: Tebliğ yoluyla saflara katılanlardan oluşan topluluğa verilen isim olarak biliniyor.

Cihat dönemi: Belli bir güce ulaştıktan sonra içinde bulunulan otoriteye karşı silahlı bir başkaldırıyı ön görüyor.

TEKNOLOJİ KULLANILMIYOR

Hizbullah’ın eylem biçimi ve örgütlenme şekli diğer terör örgütlerine göre çok farklı. Birebir hareket ediyorlar. Yani eylem yapacak bir militan, sadece bir militanı tanıyabiliyor. Güneydoğu’da yapılan Hizbullah operasyonlarında, örgütün o dönem Kuzey Irak’ın İran sınırına yakın Diana kasabası civarında kampları olduğu belirlendi. 1994 yılından itibaren öldürme, yaralama, bombalama, kundaklama, adam kaçırma gibi eylemlerine hız veren Hizbullah örgütü, kaçırdığı kişileri sorgulamak, örgütsel faaliyetlerini yürütmek için Silvan’ın Yolaç köyü başta olmak üzere Güneydoğu’daki birçok yerde yeraltı işkencehaneleri oluşturdu. Genellikle cami veya mescitlerden gizli girişi olan bu işkencehanelerde onlarca kişi aylarca sorgulandı, işkence gördü, hatta hayatını kaybetti.

İstihbaratçılar, Hizbullah’ın farklı yapısı nedeniyle örgütün içine sızmanın güç olduğunu belirtiyorlar. Güneydoğu’yu kana bulayan terör örgütüyle ilgili uzmanların görüşü, “Militanlar için örgüt her şeyden kutsaldır. Ana babadan bile önde gelir. Hizbullah’ta mutlak itaat anlayışı hâkim. Alttaki üsttekini asla tanımıyor, kimse en üstteki şeyhleri bilmiyor. Birbirlerini sadece kod adlarıyla tanıyorlar. Örgüt deşifre olan kişiyi içine almıyor ve görevlendirmiyor. O artık sadece birey olarak Hizbullahçıdır. Terör örgütlerinin en acımasızı Hizbullah’tır. Kimsenin gözünün yaşına bakmaz ve merhamet duygusu bulunmaz…”

Örgütün bu yeraltı zindanları 1997-98 döneminde hız kazanan operasyonlar ile çıkarıldı. Örgütün Kızıltepe ve Batman‘daki hücre evlerinde ise sorgulandıktan sonra öldükleri saptanan, ancak kimlikleri tespit edilemeyen 2 kişinin iskeletleri bulundu. Yakalanan örgüt elemanlarının ifadelerinden, kurulduğu günden bu yana, İran tarafından desteklendiği belgelerle ortaya çıkan Hizbullah’ın üst düzey mensupları da sık sık Kuzey Irak üzerinden bu ülkeye geçiş yaptılar. Hizbullah’ın cinayetleri hiç silah kullanmadan, örgüt içi infazlarda kurbanlarını sadece iple boğarak gerçekleştirdiği biliniyor. Bunun nedeninin de, “Kan aktığı takdirde şehit olur” mantığı ile hareket ederek kurbanlarını kan akıtmadan ve boğarak öldürmeleri olduğu biliniyor. 

Ayrıca örgüt elemanları teknolojiyi reddediyor, bilinen istihbarat yöntemlerinden en eskilerini kullanıyorlar. Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, haberleşme ve katliamlar konusunda şunları söylüyor: “Örgüt evlerinin hiçbirinde telefon bulamadık. Belli ki örgüt kendi arasında iletişimi telefonla değil yüz yüze gerçekleştiriyordu. Telefonlar dinlenildiği için bu yolu kullanmamışlar. Operasyon öncesi elde ettiğimiz bilgilerin büyük bölümü de kredi kartlarından yaptıkları harcamalar izlenerek elde edildi. Hangi Hizbullahçının evine girersen altında ceset var. Adeta mezarlık gibi…”

Hizbullah örgütünü konu edinen 1992 tarihli ilk resmi raporlardaki saptamalar da merkezi bir yapı olmadığı yönünde. Bu raporlara göre, “İl ve ilçelerde hücreler şeklinde örgütlendiği görülen Hizbullahçı kesimde, aile ve aşiret bağlarının önemli yer tuttuğu bilinmektedir… 1985-86 yıllarında artık yavaş yavaş belli ölçüde dağınıklıktan kurtularak teşkilatlanma ve belli bir çatı altında toplanma yolunda büyük mesafeler kat etmelerine rağmen yine de birkaç parçaya bölünmelerin önüne geçememişlerdir” denilmektedir.

Bu nedenle, Hizbullah örgütünün ne zaman oluştuğu, ilk toplantının hangisi olduğu, öncü kadroların kimlerden oluştuğu meselesi yeterince açıklık kazanmamıştır.

TBMM Faili Meçhul Siyasi Cinayetleri Araştırma Komisyonu’nun raporunda da yer alan Hizbullah’la ilgili devletin önceden bilgi sahibi olduğu açık. Faili Meçhul Cinayetler Araştırma Komisyonu raporunda bu konuda şu satırlara rastlamak mümkün. “… Komisyonumuza 27 Temmuz 1993 tarihinde bilgi veren Batman Emniyet Müdürü ve Vali Yardımcısı, Batman’a bağlı Gercüş ilçesi Sekü, Gönüllü ve Çiçekli köyleri bölgesinde Hizbullah örgütünün bir kampı bulunduğunu ve yörede bulunan askeri birliğin bu kampa yardımcı olduğu yönünde haber aldıklarını; bu kamplarda Hizbullah örgütü mensuplarının siyasi ve askeri olarak eğitildiğini; bunun üzerine jandarma yetkilileriyle konuştuklarını; askeri yetkililerin, bu örgüt militanlarının kendileriyle olan irtibatlarını değişik yönlere çevirdikleri için nefret edip, onlarla irtibatlarını kestiklerini beyan etti. 

Bunun üzerine komisyonumuz tarafından Jandarma Genel Komutanlığı’na bir müzekkere yazılmış ve 22 Aralık 1993 tarih ve 3590-5338-93/İSTH.Ş (9574) no’lu cevapta, ‘Yapılan araştırma sonucunda iddianın asılsız olduğu; adı geçen bölgelerde Hizbullah’a ait bir kamp olmadığı gibi, bugüne kadar elde edilen bilgilerden de Hizbullah’ın kırsal kesimde hiçbir kampının olmadığı ve kırsalda faaliyet göstermediği’ bildirilmiştir…”

HİZBULLAH’IN ÇALIŞMA ŞEKLİ 

Hedef belirlenmesi:

1- Bilgi toplama

2- Bilgilerin değerlendirilmesi

3- Eylem kararı alma

4- Planlama ve görev bölümü

Eylemin gerçekleştirilmesi:

1 Tetikçi, eylemi fiilen gerçekleştirir

2- Korumalar, eylem sırasında tetikçiyi korur ve merak nedeniyle toplanan kalabalığı havaya ateş atarak dağıtır, kaçar.

3- Gözcü eylemin gerçekleşmesi esnasında dışarıdan gelebilecek engellemeleri takip eder.

Eylem sonrası kaçış:

Eylemi gerçekleştirenlerden bir tanesi verilen zamanda kontrol noktasına gelmediği takdirde yakalandığı düşünülerek, diğer eylemciler örgüt tarafından hemen bir başka yere gönderilir. Hizbullah Terör Örgütü yaptığı eylemlerde genellikle başka örgütlerin adını kullanır. Şaibe yaratmak için bazen gerçekleştirdiği eylemleri devletin yaptığı yolunda yıpratma politikası geliştirerek kendisi için taban oluşturur.

MAHKÛM EVİ

Eylemden sonra deşifre olmuş veya insan ilişkileri örgüt açısından sakıncalı hale gelmiş, yakalanması söz konusu olan örgüt elemanları, tedbir olarak Mahkumevi tabir edilen yerlerde hiç dışarıya çıkmadan aylarca, bazen yıllarca zorunlu ikamet ettirilir. Mahkumevi, yerleşim merkezlerinde hiç dikkati çekmeyecek mevkilerden seçilir. Kaçağın, hiç deşifre olmamış örgüt elemanlarının kendi ailesiyle birlikte ikamet ettiği evinde de misafir ya da akraba rolü oynayarak bulunması da mümkündür. Bu evlerde kalan şahısların bütün ihtiyaçları deşifre olmamış örgüt elemanları tarafından karşılanır. Harcamalar da örgütçe sağlanmaktadır.

Yakın hedefler:

1- Askeri kanadın tamamlanarak şehir ordusu ve kırsal kesim ordusu şeklinde tesis edilmesi.

2- Cami yapılanmasının Türkiye genelinde tam olarak oturtulması.

3- Devletin Hizbullah içine sızmasını imkansızlaştırmak ve bu konuda hiçbir taviz vermemek.

4- Türkiye’deki diğer İslami örgütlerin dağıtılarak, tabanın Hizbullah’a kaydırılması sağlamak.

Uzak Hedefler:

1- Halkın devlete karşı gösterilen şekilde, harekete geçmesi.

2- Milyonlarca kişiden oluşturulacak Muhammed Ordusu’nun fiili olarak devletin güçlerine karşı harekete geçmesi.

3- Devlet kurumlarının işgali ve İslam devletinin resmen işgali.

İstihbarat raporlarına göre 1990 yılından sonra faaliyet gösteren radikal İslami grupların temel özellikleri ve yapılanmaları ise şöyle:

Malatyalılar (Şafak) Grubu:

1992 yılında Türkiye İslam Hareketi adıyla illegal bir yapılanmaya gitmiştir. İllegal yapılanma içerisinde şimdiye kadar herhangi bir silahlı faaliyete girilmemekle birlikte grubun taban genişletme ve propaganda faaliyetleri devam etmektedir. Grubun başında Zekeriya Şengöz bulunmaktadır. İstanbul ve üniversite çevresinde Şafak Grubu olarak da bilinir. Yine üniversite çevrelerinde Müslüman Gençlik imzasını kullanmaktadırlar. Mısır kaynaklı anlayışların grup üzerinde etkin olduğu bilinmektedir.

Hizbullahi Vahdet Grubu:

Hizbullah’tan Hüseyin Velioğlu ve Fidan Güngör ‘ün ayrılmalarının ardından grup, Abdulvahap Ekinci liderliğinde faaliyetlerini sürdürmüştür. Davet Eğitim ve Kültür Vakfı ile Abdulkadir Geylani Vakfı bu grubun legal kuruluşları arasında yer almaktadır. Grubun, Vahdet isimli bir dergi çıkardığı bilinmektedir.

Hizbullahi Davet Grubu:

Hilmi Kocaaslan isimli şahsın liderliğinde Malatya ve çevre illerde Hizbullahi anlayışta faaliyet gösteren gruptur. 1980 öncesinde Milli Türk Talebe Birliği içerisinde faaliyetleri bulunan Kocaaslan’ın eski Hizbullah Hakverdi adıyla Davet dergisine yazı yazdığı bilinmektedir. Kocaaslan bazı gençleri İran’ın Kum kentindeki medreselere eğitime göndermektedir. Söz konusu radikal dini grup; lideri, yayın organı ve faaliyetlerinde kullandığı teknik ve taktikleri itibarıyla destek ajan olarak ülkemizde kullanılmaya çok müsait bir grubun özelliklerini yansıtmaktadır.

Yıldız Grubu:

1985-1992 yıllarında İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü öğrencisi Tahir Gül isimli şahsın liderliğinde bir grup öğrencinin türbanlı öğrencilerin okula alınmamasına karşı kendi aralarında oluşturdukları bir ittifakın sonucu olarak ilk defa ortaya çıkmıştır. Grubun bildirilerinde Müslüman Gençlik imzasını kullandığı bilinmektedir. Bu grup içerisinde faaliyet gösteren Mehmet Güney ‘in etrafında toplanan şahıslar kamuoyunda Rahmet (Güney) Grubu olarak da adlandırılmaktadır. İnsan Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Vakfı bu grubun faaliyetlerinin yoğunlaştığı vakıf olarak dikkat çekmektedir.

Vahdet Grubu:

Hüsnü Aktaş isimli şahsın liderliğinde Vahdet Eğitim Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı bünyesinde faaliyetlerde bulunan radikal dini gruplardan birisidir. Grubun, sadece abonelere gönderilen Misak (Sınır) isimli bir yayın organı mevcuttur. 

Tevhid (Selam) Grubu: 

1985 yılında yayın hayatına başlayan ve Nurettin Şirin tarafından çıkarılan İstiklal dergisi ile daha sonra çıkan Şehadet ve Tevhid dergilerinin etrafında toplanan gruptur. Günümüzde haftalık Selam gazetesi etrafında toplanan grubun İran devrim metodunu benimseyen radikal dini fikirlere sahip olduğu bilinmektedir. Bu grup Hizbullahi Menzil grubu ile de çok yakın ilişkiler içerisindedir. 

Tekfir Grubu:

Halk arasında cumasızlar olarak bilinen radikal İslami gruptur. Mısır kaynaklı Müslüman Kardeşler örgütünden kopan Şükrü Mustafa liderliğindeki “Tekfir Vel Hicre” isimli grubu kendisine referans olarak almaktadır. Ülkemizde ilk kez Ürdünlü öğrenci Cemil Melaz Awwad tarafından kurulduğu ve geçmişte Hak Yayınları etrafında toplandıkları bilinmektedir.

Akabe Grubu:

Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü ve Mısır El Ezher Üniversitesi Şeriat Fakültesi mezunu Mustafa İslamoğlu liderliğindeki gruptur. İslamoğlu, Ribat, Yeryüzü, Selam gibi çok değişik dergi ve gazetelerde de makaleler yazdığı bilinmektedir. 1990 yılında kurulan AKEV (Akabe Eğitim ve Kültür Vakfı) bu grubun faaliyetlerini yürüttüğü legal kuruluş olarak dikkat çekmektedir.

Yeryüzü Grubu:

1991 yılında yayın hayatına başlayan Yeryüzü dergisi etrafında toplanan İran yanlısı radikal dini referanslara sahip gruplardan birisidir. Eski ülkücü Burhan Kavuncu’nun liderliğini yürüttüğü bu grubun üniversite çevrelerinde Türkiyeli Müslümanlar imzasını kullandığı bilinmektedir.

Tevhid-i Çekirdek:

1990’da Zonguldak’ta yayına başlayan Tevhid-i Çekirdek dergisi etrafında toplanan Çekirdekçiler olarak da adlandırılan grubun liderliğini Muhammed Fatih Ergun isimli şahıs yürütmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kabul etmemelerinden dolayı nüfus cüzdanı taşımamaktadırlar. Bu nedenle halk arasında “Kimliksizler” adı da verilmektedir.

Yöneliş (Haksöz) Grubu:

Özellikle Mısır kökenli radikal dini referanslara sahiptirler. Hamza Türkmen ‘in önderliğinde 1989 yılında yayına başlayan Dünya ve İslam dergisinin kapanmasından sonra Hak Söz isimli dergiyi çıkarmaya başlayan grup elemanları özellikle İslami Hareket Örgütü’ne (IHÖ) yakınlıkları ile tanınmaktadırlar. Malatyalılar Grubu’ndan ayrıldıklarına dair bilgiler vardır.

Ekin Grubu:

Yöneliş Grubu’ndan ayrılarak Rıdvan Kaya liderliğinde Ekin Yayınları etrafında toplanan grup olarak bilinmektedir. Mısır merkezli radikal dini anlayışlara sahip olan grubun son olarak İstanbul merkezli Özgür Üniversite isimli bir dergi çıkarttığı gözlenmiştir.

Burç (Tohum) Grubu:

Haşan El Benna’nın Risaleler isimli kitabını Türkçeye çeviren şahıs olarak bilinen Mehmet Karakaya isimli şahsın etrafında toplanan Mısır ve Pakistan referanslı dini anlayışlara sahip grubun önde gelen isimleri arasında Beşir Eryarsoy ile Prof. Ahmet Ağırakça bulunmaktadır. Grup, İrfan İlmi Araştırmalar ve İhtisas Vakfı çevresinde faaliyetlerini sürdürmektedir. 

Fecr Grubu:

Kuran’ın mealini temel alarak kendilerine ait anlayışlar geliştiren ve geçmişte kamuoyunda Mealciler olarak bilinen grubun bölünmesi sonucunda Fecr Yayınevi ve Fecre Doğru dergisi etrafında toplanan şahısların oluşturduğu gruptur.

Devamı var…

Yayınlanan bölümler:

Bölüm 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm 9. Bölüm 10.

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin