UĞUR MUMCU KORUNUYOR MUYDU?
Uğur Mumcu cinayetinde tartışma yaratan konulardan biri de devlet tarafından korunup korunmadığı idi. Bu konuda değişik ifadeler var. Kimi devlet yetkilileri Mumcu’nun korunduğunu, kimileri ise korunmadığını söylüyor. Kimileri ise o dönemde var olan yasa ve yönetmeliklere göre kişilerin korunmak için bizzat başvuru yapmaları gerektiğini, devletin kendiliğinden koruma hizmetini yasalarla belirlenen belli konular dışında uygulanmadığını söyledi. Uğur Mumcu’nun da koruma konusuna çok sıcak bakmadığı belirtildi.
Cinayet öncesi Uğur Mumcu’nun korunmadığı, İçişleri Bakanlığı’nın 29 Mart 1997 tarih 2765/97 sayılı yazılarında koruma kararında net bir şekilde açıklandı. Hatta Uğur Mumcu’nun evinin bulunduğu bölgeden sorumlu olan Esat Karakol Amirliği’nde Mumcu’nun bulunduğu semtte korunan kişiler ile ilgili listede Uğur Mumcu’nun adı bulunmamaktaydı.
Uğur Mumcu’nun korunması ile ilgili eşi Güldal Mumcu Faili Meçhul Cinayetler Komisyonu’nda, Prof. Dr. Muammer Aksoy’un öldürülmesinden sonra Uğur Mumcu’nun korunması için konut önünde koruma konacağını bildirdiklerini ama konmadığını söyledi. Güldal Mumcu, birkaç gün silahlı polislerin evin önünde durdukları daha sonra aynı sokakta bulunan Tunus Büyükelçiliği konutunda görevli polislere kendi evleri için de talimat verildiğini yetkililerin söylediklerini anlattı.
Gürdal Mumcu, Bahriye Üçok’un öldürülmesinden sonra Hassas Bölgeler Koruma Müdürlüğü’nden şube müdürünün kendilerine gelip Uğur Mumcu’nun nasıl korunacağını konuştuklarını, bu konuşmada Hassas Bölgeler Koruma Şube Müdürü’nün Mumcu’nun eve giriş-çıkış saatlerinin periyodik olmamasının avantaj olduğunu söylediğini belirterek, konutun önüne kulübe yapmalarının zor olduğunu söylediğini anlattı. Tunus Büyükelçiliği konutu koruma görevlilerine Mumcu’nun araç ve evinin de kontrol edilmesi talimatı verildiğini polis müdürünün aktardığını söyleyen Gürdal Mumcu, herhangi bir yere gitmeden 45 dakika önce Uğur Mumcu’nun haber vermesi halinde kendisine koruma aracı verilebileceğin, Uğur Mumcu’nun birkaç kez koruma aracı istedikten sonra faydası olmadığı düşüncesiyle vazgeçtiğini açıkladı.
Dönemin Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Canseven de 27 Şubat 1997’de Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na verdiği bilgide, “Uğur Mumcu’nun kendisini ziyarete geldiğinde koruma vermeyi teklif ettiklerini, Tunus Büyükelçiliği konutu ve GAP idaresindeki devamlı korumaların çevreyi kontrol ettiklerini” ifade ederek şunları söyledi:
“….. Rahmetli Uğur Mumcu, benim tanıdığım birisiydi. Bir gün, Emniyet Müdürlüğüne geldiğinde, güvenlik şubesinde bir dernek bildirim formunu benden istemişti. Kime ait olduğunu sorduğumda da, Abdullah Öcalan’a ait, yani Apo’ya ait dernek bildirim formunu sormuştu ve çıkardık, o zaman, hakikaten, Siyasal Bilgilerdeki öğrenci derneğinde –ya Siyasal ya Hukuk; şu anda kesin bir şey hatırlamıyorum- okuduğu okuldaki öğrenci derneği bildiriminde de Abdullah Öcalan, öğrenci derneğinin kuruluş aşamasında bulunuyordu ve ben bu arada da kendisine size koruma görevi verelim şeklinde söylemiştim. Bana, Mehmet Bey, yani, Amerika Cumhurbaşkanını koruyamadılar, bu korumanın, yakın koruma görevinin sağlıklı bir şekilde olamayacağını beyan ettiler ve benim zamanımda kabul etmedi…..”
O zaman Uğur Mumcu’nun korunması hakkında kim ne demiş gelin onlara bakalım:
Dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin: “….. Ben, tabii, işim üzerinde çok durduğum için. Emniyet Müdürüne de ve Valiye de (Uğur’un koruması var mıydı) dedim (efendim koruma istemedi) dediler. Şimdi, koruma şu: Bazı kişiler, mesela ben; PKK’yla bu kadar meşgul olan bir insan olarak, ben, kendim koruma istemesem de, devlet beni korumak zorunda. Yani, şimdi mesela Sayın Başbakan; devlet onu korumak zorunda; ama bir de, kendisi korunmak için yani, kendisi korunmak isteyenler olursa, o da çeşitli yönlerden korunabilir.
Bunun bir tanesi uzaktan koruma olur, bir tanesi yanına bir ekip vermek suretiyle koruma olur, bir tanesi tak suretiyle koruma olabilir. Şimdi, bu koruma istememiş. Bana da söyledi yani. Ben kendisine söyleyince (efendim, rahmetli istemedi) dediler. Devletin, istemediği halde koruma mecburiyeti yok. Bir de şu var: Herkesi korumayı da istemez; çünkü koruma hem masraflı hem de çok zor bir iş yani, koruma, biraz evvel sizin de ifade ettiğiniz gibi, bir yerde de hedef belirliyor. Şimdi benim evimde üç tane polis duruyor. Belli değil mi burada benim oturduğum veya birisinin, oturduğu; bir hedef bu. Yani, ben onu da söylüyorum…”
Dönemin Ankara Valisi Erdoğan Şahinoğlu: “….. Efendim, şimdi, kendisi bizden koruma talep etmedi hatta ben… Ne resmi ne de şifahi bizden bir talebi yok. Hatta şu anda eşinin hatırlaması mümkün değil, kapıda ben başsağlığı diledim, siyah bir etek ve kazağı vardı üzerinde, çok mutim bir hanımefendiydi, o zaman çok takdir ettim, öyle ortalığı rahatsız edecek bir durumu yoktu; bütün acısını içine gömmüş, metin bir hal böğrümdeydi ve niçin koruma istemediniz, korumanız var mıydı, niçin koruma istemediniz diye söylediğimde; daha evvel koruma alanlar ne oldu vali bey diye cevap verdi.
Ancak, bizden, ne yazılı ne de şifahi bir koruma talebi yok.
….. Efendim şimdi onu bilemiyorum tabir, terörle mücadele yönetmeliğine göre korunacak kişinin bizden yazılı talepte bulunması lazım. Önemli kişiler listesini, öyle bir listenin tutulduğunu da tahmin etmiyorum, ilk defa böyle bir şey duyuyorum.
….. Öyle bir talebi olmadı bizden yani. Yalnız şunu arz edeyim; son, bu koruma konacak kişilerle ilgili yönetmelik değişikliğinde, kişinin talebi veya istihbarat örgütlerinin, kişinin korunmaya alınması hususunda isteği olması gerekir. O da son bir yönetmelik değişikliğinde oldu. O konuda da yani istihbarat örgütleri valiliğimize böyle bir konu intikal ettirmedi…..”
Dönemin Erzurum Valisi, olaydan bir süre sonra Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar: ….. “Ankara Emniyet Müdürü olduğum dönemde de bazı istihbari bilgilerle, kendisi hakkında koruma uygulamıştım ben özel şekilde ve sonra, Ankara’dan ayrıldıktan sonra da tabii, o konularda neler yapıldı, neler yapılmadı onu bilemiyorum. Dolayısıyla, olayla ilgili bir bilgim yok o dönemde. Çünkü ben ayrı bir görevdeydim.
….. Şimdi, kendisinin böyle bir talebi olmazdı hiç, istemezdi bir de böyle koruma olsun, polis yanımda dolaşsın; yük olur falan… Böyle hem yürekli tarafı hem bir de onlara eziyet oluyor falan gibi… Bir zorlamayla yapmıştık o zaman bunu yani, kendisinin hiçbir talebi olmaksızın… Kişisel ilişkimiz vardı kendisiyle daha önceden kalan. Yani, ta İstanbul Emniyet Müdür Muavinliği döneminden kalan ilişkimiz vardı. Özellikle bu PKK faaliyetleri üzerinde çok iyi çalışmaları vardı. Bu konuda karşılıklı fikir alışverişinde bulunuyorduk; bu yönde de çok iyi çalışmaları olduğunu biliyorum. Yani, ben zorladım orada kendisini…”
Dönemin Çankaya İlçe Emniyet Müdürü Osman Öztürk: “….. Çankaya bölgesi, gerek ikamet eden şahıslarıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin olması, bakanlıklarımız, bölge müdürlüklerimiz, diğer teşkilatlarımız, tamamı genelde Çankaya bölgesinde bulunuyor. Ayrıca, önemli, hassasiyet gösteren yerler de Çankaya bölgesinde bulunuyor. Bunun yanında büyükelçiliklerimiz, ayrıca, ikamet eden kişiler açısından koruma yapılan kişilerin büyük bir çoğunluğu da Çankaya bölgesinde. Biz, burada İlçe Emniyet Müdürlüğü olarak öncelikle yaya ve motorize ekiplerimizle önleyici zabıta hizmeti ifa ediyoruz.
Bu sürekli, belli bir plan dâhilinde gerek karakol bölgelerinde olsun gerekse asayiş ekiplerimizin hepsine sorumluluk bölgeleri verilmek suretiyle bu görevler ifa ediliyor. Esat bölgesinde de aynı şekilde, belli güzergâhlar verilmek suretiyle, ekiplerimiz, sürekli bu önleyici zabıta hizmetini yapıyor. Fakat sizin bana sormuş olduğunuz soruya şöyle cevap verebilirim: Bu tür kişilerin, korunması gereken kişilerin korunma prosedürleri bellidir, talepleri vukuunda bunlar il makamına dilekçe verirler, bilahare, il özel güvenlik komisyonlarında görüşülür, koruma talepleri değerlendirilir. Gerçekten korunması gerekiyorsa, o takdirde o karar uyarınca kendilerine koruma verilir. Tabii, bu korumanın da değişik türleri vardır; çağrılı, yakın koruma veya ikamet koruması şeklinde.
Bana merhum Uğur Mumcu’yla ilgili bir koruma talebi intikal etmedi; ama diğer ünitelere intikal etti mi, bilmiyorum; ama sonradan öğrendiğim kadarıyla böyle bir talebi de söz konusu olmamış…”
Dönemin GAP İdaresi Koruma Polisi Ali Sarıca: “Yani, güven olarak zannederim herhalde bir istekte bulunmamış. Çünkü hassasın kulübesi var, 50-60 metre bu tarafta da biz bekliyoruz. Devamlı gelip geçtiği için bizleri muhakkak görmüştür. Yani, diyebilirdi, çocuklar ben arabamı şuraya çekeyim veyahut da buraya çekeyim. Tanımadığımız bilmediğimiz için böyle bize de bir talep gelmediği için… Tabii, yani vatandaşın da olabilir araba, gelir bakar; sen niye açıyorsun da diyemiyorsun; çünkü bulunduğumuz ortam o bölge biraz bürokrat kesim, bir şey söylediğimiz an bazen ters tepki alıyoruz; o nedenle soramıyoruz.”
Dönemin GAP İdaresi Koruma Polisi Tahsin Ergene: “Yani, Uğur Mumcu’nun orada oturduğunu bilsek, arabası orada olduğunu bilsek; bu, gazetecinin arabası diye belki dikkatimizi çekerdi; orada oturduğunun farkında değiliz. Mesela, Yunus Beyin orada oturduğunu biliyoruz, hassasın memurlarının kulübesinin yanına çekiyorlar, bu kimin diyoruz bazen onlara gelip geçerken, bu, Doğru Yol Partisi İl Başkanı Yunus Ertekin’in arabası diyorlar mesela; onu biliyorduk. Uğur Mumcu’nun da eğer oturduğunu bilseydik, arabasını belki bilirdik yani; çünkü orada oturduğunu da bilmiyorduk, arabasını da bilmiyorduk. Patladıktan sonra biz orada oturduğunu öğrendik.”
Dönemin Çankaya Emniyet Müdürlüğü Denetleme Amiri Latif Gönültaş: “….. Uğur Mumcu sizin bölgemizde oturuyor, onu da koruyun diye bir şey söylenmedi. Bizim zaten o sokakta, kendi karakolumuza ait hassas nokta dediğimiz bir yerimiz vardı, bekçimiz görevliydi orada. GAP binası olarak adlandırdığımız o sokaktan zaman zaman ekiplerimiz geçerdi yani. Biz de hem onu denetlemek hem de o sokaktan öyle geçerdik zaten. Ayrıca aşağıda bir de elçilik binasının evi vardı yanılmıyorsam. Orada da görevliler vardı; yani, güvenliği olan bir sokak …”
Gördüğünüz gibi Uğur Mumcu korunuyor muydu, Korunmuyor muydu? Sorusunun yanıtı net değil. Gerçek olan devletin kayıtlarında; Uğur Mumcu korunmuyordu.
Korunması gerekiyor muydu?
Ya da kendisi korunmaktan yana mıydı? O da bilinmiyor. Zaman zaman söylediklerine bakacak olursak korunmaktan hoşlanmıyordu.
Zaten Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na gönderilen 4 Haziran 1995 günlü B.05.1.EGM.0.36.07.03.387/97 sayılı yazıda Küçükesat Karakol Amirliği’ne ait bölgede korama altına alınan sevil ve resmi şahıslar arasında Uğur Mumcu’nun adı bulunmuyordu. (BELGE-50)

Bir başka soru da devlet Uğur Mumcu’nun telefonlarını dinliyor muydu?
Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu’nun Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na bilgi verirken kullandığı “Uğur bir gün konuşma yaparken dinleyen ünite görevlisi araya girerek (bir daha bizim için atıp tutmayın) şeklinde ikaz etmiş” sözleri ile Uğur Mumcu’nun bir Danıştay üyesi ile yaptığı Mümtaz Soysal hakkındaki telefon konuşmasının İhsan Doğramacı tarafından bilinmesi örneği dikkat çekicidir.
Uğur Mumcu kuşkusuz Türkiye’nin en önemli gazeteci ve yazarı idi. Araştırdığı konular, yazdığı yazılar gazeteciliğin gerçeğe ulaşma konusundaki kararlı ve tutarlı yanının en büyük deliliydi.
Cinayetten sonra polis, Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet Gazetesi’ndeki sekreterinden, 1993 yılı Ocak ayında kimlerin aradığı konusunda bilgi aldı. Buna göre, ölümünden önce 24 gün süre içinde Uğur Mumcu’yu gazetedeki telefonundan şu isimler aradı:
– 1 Ocak 1993 tarihinde, Denizli Acıpayam’dan Niyazi Akhan’ın (Uğur Mumcu’nun asker arkadaşı olduğunu belirterek) aradığı.
– 4 Ocak 1993 tarihinde, Aksigorta ve Yeni Zerün Dergisinden Kenan Çamurcu’nun aradığı.
– 5 Ocak 1993 tarihinde Ertuğrul Ünlütürk (Cahit Aral ile ilgili olarak) ve Tuncay Çelen’in aradığı.
– 6 Ocak 1993 tarihinde, Şükran Yurdagül’ün (Mülteciler ile ilgili görüşmek için). Süreyya Şehitoğlu’nun (Dosyasını istediği) ve Nokta dergsinden Mehmet Güç’ün aradığı.
– 7 Ocak 1993 tarihinde Cezmi Doğaner’in (Hollanda’dan gelmiş, apaydın otelinde kalıyor. Faks yollamış notu ile) Milli Güvenlik Kurulundan Ahmet Çörekçi’nin, Doç.Dr. Doğan Sevaslan’ın, Murat Tokdoğan’ın (Düzce ANAP lokali baştan sona PKK’lı dolu notu ile aradığı.
– 8 Ocak 1993 tarihinde, Ankara Basın Yayından Abdullah Çiftçi (Eğit-Sen Kırıkkale Şb’nin etkinliklert hakkında) aradığı.
– 9 Ocak 1993 tarihinde, Avukat Serap Alpat’ın (Adnan Hoca ile ilgili görüşmek için). Selim Sercan’ın (Barzani ile ilgili yazısındaki kitabı nereden bulacağı hususunda) aradığı.
– 10 Ocak 1993 tarihinde, eski Bayburt Kaymakamı İsmet Akyol, Hür Düşünce Kulübü, Jesica Lutz ve Yeni Zemin Dergisinden arandığı.
– 12 Ocak 1993 tarihinde Kapital Dergisinden Gülderen Koşal ile Anakent Belediyesi Özel Kalem Müdüresi Birsen Hanım tarafından arandığı.
– 13 Ocak 1993 tarihinde, Ersan Arsever’in (İsviçre Televizyonundan kontgerillanın öldürdüğü Doğan Öz haklunda bilgi notu ile) İnter Star TV’den Nihat Halıcı’nın ve Ankara Milletvekili Baki Tuğ’un ve İsrail Büyükelçiliğinden (Yemek daveti notu ile) arandığı.
– 14 Ocak 1993 tarihinde, Kemal Can’ın (Saidi Nursi ile ilgili) Sabahattin Şen (Mülkiyeliler dergisi için) aradığı.
– 15 Ocak 1993 tarihinde, Fatih Odabaşı’nın, (üniversite tezi ile ilgili olarak) aradığı,
– 16 Ocak l993 tarihinde. Dr. Ruhi Koç (görüşme isteğiyle) aradığı.
– 18 Ocak 1993 tarihinde. Atatürkçü Düşünce Derneğinden konferansla ilgili olarak arandığı, İbrahim Yılmaz’ın ve Arif Mertoğlu’nun aradığı ve 2000’e Doğru Dergisinden Hikmet Çiçek’in aradığı.
– 20 Ocak 1993 tarihinde, Hür Düşünce Kulübü, Barış Kitapevi ve Bursa Marmara Gazetesinden Hasan Dağcı’nın aradığı.
– 22 Ocak 1993 tarihinde, Nail Gürman’ın, Çelebi Eligül ve İbrahim Solmaz’ın aradığı belirlendi.
Öte yandan, soruşturmayı yürüten DGM Savcısı Ülkü Coşkun, Uğur Mumcu’ya ait 446 42 43 ve 436 68 86 numaralı telefonların kayıtlarıyla ilgili olarak, Uğur Mumcu’nun ev telefonundan görüştüğü kişiler ile ev telefonundan Mumcu’yu arayanların tespit edilip edilmediğinin sorulması üzerine; “PTT’den onu sormak aklımıza gelmedi ama o önemde Uğur Mumcu’ ya müteaddit defalar özellikle gazeteye tehdit telefonlarının geldiğini, Cumhuriyet Gazetesi’nin santralında görev yapan tanıklar marifetiyle tespit ettik; ama, ev telefonuyla ilgili bir tehdit geldiğine dair herhangi bir şey tespit edemedik” diyerek soruşturmada bazı konuların nasıl soruşturulmadığını da özetlemiş oldu.
Bu konudaki eksikliği tespit eden Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’nun, Türk Telekom’a gönderdiği yazıya verilen 28 Şubat 1997 tarih 1552 sayılı yanıtta, “Uğur Mumcu’ya ait 446 42 43 nolu telefonun detay bantlarının silinmesi, 436 68 86 nolu telefonun santralinin detay verme özelliğinin bulunmaması sebebi ile konuşmalar ile ilgili telefon numaralarını veremeyeceklerini” bildirdiler. (BELGE-51)

Görüldüğü gibi, eğer cinayetten hemen sonra harekete geçilmiş olsa, en azından Uğur Mumcu’ya ait bir telefonun geçmişe dönük kaydı çıkarılabilecekti. Soruşturmada gözden kaçırılan bu detay, belki de önemli olabilecek bir ipucunun da ortadan kaybolmasına neden oldu.
BAKİ TUĞ VE ÖCALAN BELGESİ
Uğur Mumcu’nun bombalı saldırıya uğramadan önce yaptığı son araştırmanın PKK ve bağlantıları olduğu ortaya çıktı. Bu konuda çeşitli bilgileri derleyen Mumcu’nun, PKK’nın ve Abdullah Öcalan’ın devletle bağlantısını ortaya çıkaracak belgelerin peşinde olduğu da belirlendi. Gerek Mumcu ailesi gerekse Uğur Mumcu’nun çalışma arkadaşları, bu konudaki çalışmanın neredeyse sonuna gelen Uğur Mumcu’nun büyük bir heyecan içinde olduğunu da vurguluyorlardı. Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu gündemine Öcalan ve Baki Tuğ ile ilgili konu da geldi
Uğur Mumcu’nun ablası avukat Beyhan Gürson 5 Şubat 1997 günü komisyona verdiği bilgide, ….. “O günlerde, Uğur, Kürt Dosyası Kitabını hazırlıyordu. O kitabı hazırlarken, Abdullah Öcalan’ın bir davada adeta korunup kollandığı intibaına varmıştı; bunu bana anlattı, işte 1972 yılında Siyasal Bilgilerde öğrenciyken Şafak Bildirisi diye bir bildiri dağıtılmış, boykot eylemi yapılmış, bundan birçok öğrenci gözetim altına alınmış o zamanki askeri savcı sıkıyönetim var Baki Tuğ. Bunların elebaşı olarak da Abdullah Öcalan ve bir arkadaşı görülmüş, bunlar hakkında en ağır cezayı iddianamede Baki Tuğ talep etmiş; ancak, sonunda en hafif cezayla, üç ay cezayla kurtulmuş, öbürleri çok daha ağır ceza alırken, o da yattığına sayılmış kurtulmuş. Bunu, Uğur anlatmıştı” dedi.
Gürson olayın gelişimi ile ilgili olarak da şu bilgileri verdi:
…..
“Eğer kesinleşmiş bir cezası olsa bursu kesilecek, bursu da devam ediyor; ayrıca, 21 yaşına kadar burs talebi kabul edildiği halde, o yaşı da geçmiş olduğu halde yine burs talebi kabul ediliyor; yani, sonra, daha önce Tapu Kadastro Lisesini bitirmiş Diyarbakır’a galiba tayin olmuş, oradan İstanbul’a tayini yapılıyor, oradan sonra da orada Hukuk Fakültesine giriyor yatay geçişle Siyasal Bilgiler’e geliyor. Bazı konularda korunup kollandığı kanaatine varmıştı. İşte, bunu sormak istemiş o dönemin savcısına Bana anlattığı Uğur’un, “Baki Tuğ ile konuştuk.” Yanında şimdi ismini hatırlayamayacağım birisi daha var; yani, üçü beraber konuşmuşlar. Dedim ki dedi böyle bir kitap hazırlıyorum bunun korunduğu kollandığı da anlaşılıyor; acaba, böyle bir MİT ilişkisi falan vardı da, onun için mi böyle hafif cezayla kurtulmuştu; çünkü o sıralarda; yani, o davalar sırasında Uğur ve Uğur Alacakaptan da tutuklandıkları ve davaları devam ederken avukat Can Özbay ile ilgili böyle bir dosyada bir belge görülmüştü, Uğur onu hatırlayarak herhalde sordu, Baki Tuğ da demiş ki, olacaktı öyle bir şey, ben bir bakayım on gün müsaade et on gün sonra vereyim belgesini, Uğur “ay ne kadar iyi olacak, kitabım belgelenecek, kitabımı belgeyle yazacağım “falan dedi. Ama, çarşamba buluşacaklardı, pazar öldü…”
Bu konu davet edildiği komisyona bilgi veren Baki Tuğ’a da soruldu. Baki Tuğ, Uğur Mumcu’nun kendisiyle görüştüğünü, belge istediğini, kendisinin de arşivine bakarak bilgi verebileceği konularını doğruladı.
Tuğ, 25 Şubat 1997 tarihindeki komisyonda bu konu ile ilgili şunları söyledi:
….. “Uğur Mumcu suikastıyla ilgili bilgim yok, olması durumunda ilgili makamlara bildireceğimden emin olabilirsiniz. Suikasttan 10 gün önce Uğur Mumcu yanımdaydı. Meclis Milli Savunma Komisyonuna geldi, benden Abdullah Öcalan ile ilgili bilgi istedi, sordukları hakkında arşivimi araştırmadan bilgi veremeyeceğimi söyledim. Arşivi araştırdım, Abdullah Öcalan ile ilgili mahkeme kararları, ifadeler, iddianameler buldum. Bunları fotokopi ettim ve Uğur Mumcu’ya verdim. Bunun dışında irtibatım olmadı, kendisi ile düşünce bazında aykırı düştük. Dostluğumuz vefatına kadar sürdü.
….. Uğur Mumcu Öcalan’ın MİT ile ilgisinin bulunup bulunmadığı hususunu araştırıyordu. Arşivimde bu konuyu araştırdım ancak böyle bir bilginin olmadığını Mumcu’ya bildirdim. Öcalan ve PKK hakkındaki araştırmalarının geniş çaplı ve güzel olduğu kanaatini taşıyorum. Mumcu’ya istediği hususta yardımcı olamadım. Öcalan, 26 öğrenci ile birlikte tutuklandı, yine ayrı şekilde 26 kişi ile birlikte yargılanarak tahliye oldu…”
KİMSELER GÖRMEDİ, DUYMADI, BİLMİYOR
Uğur Mumcu’nun Karlı Sokak’ta bulunan evinin karşısına park ettiği otomobiline plastik patlayıcı nasıl konuldu?
Uzmanlar, patlayıcının hoparlör mıknatısı ile aracın sol alt tarafına tutturulduğunu, patlamayı sağlayan fünyenin ise misina ile vites koluna tutturulduğunu söyledi.
Böyle bir riske girecek kadar profesyonel olduğu düşünülen katil ya da katiller amaçlarını gerçekleştirirken hiç mi gören olmadı?
Önce Uğur Mumcu’nun aracı ile ilgili bilgileri gözden geçirelim.
Uğur Mumcu’nun eşi Gürdal Mumcu’ya göre otomobil, patlamanın olduğu günden iki gün önce, yani Cuma günü bulunduğu yere konuldu.
Gürdal Mumcu, 5 Şubat 1997 günü Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na bilgi verirken, olay günü ve öncesini şöyle anlattı:
….. “Arzu ederseniz -olay pazar günü oldu- ben perşembe gününden itibaren birkaç anekdotla geriden alarak başlayayım. Ondan sonra olayı anlatayım, olay gününde olanları anlatayım, daha sonra karşılaştığımız olayları size bir özetleyim, o sırada siz sormak istediğiniz şeyler varsa, onlara da bildiğim kadarıyla cevap vereyim.
Şimdi, perşembe gününden olayı almamın nedeni, Uğur İstanbul’daydı, perşembe günü gazete toplantısı vardı ve akşamına döndü. Cuma günü, çocukların okul bitirmesi var, biliyorsunuz sömestri başladı, cuma günü öğleden sonra onlarla çıktı, onlara armağanlar aldı ve cuma akşamı yemeğe gittik.
Yemekten dönerken -Villa Pizza’da yemek yedik- yokuşu çıkarken -biliyorsunuz bizim eve doğru yokuş var- dedi ki, arabanın direksiyonu çekiyor, acaba lastiklerde bir şey mi var? Ben de “bir kenara çek de bak” dedim. Çekti kenara, indi, baktı lastikleri kontrol etti, hiçbir şey yok, bindi Allah Allah dedik niye direksiyon çeksin. Sonra yola devam ettik, geldik 10.30 civarı. O gün evin etrafı, bizim otoparkımız kalabalık, evimizin ön tarafında olan yer de kalabalık, yanımızdaki evin karşı tarafına park etmek durumunda kaldık. O geceden sonra arabayı kullanmadı. Biliyorsunuz kitap hazırlıyordu, birkaç kere gitmek durumunda olduğu için de aksamıştı, harp akademilerinde konuşmaya gitti ocak ayı içinde, Cumhuriyet Gazetesinde toplantılar oldu onlara gitti, bütün gün cumartesi günü çalıştı.
Pazar günü hasta ziyaretine gidecektik; çünkü Kazım Türker hastaydı, onu ihmal etmiştik ziyaret etmeye, onu ziyaret etmek için de 1.30 gibi çıkmak, ziyaret saatine yetişmek için, ona göre konuştuk ve 12.00’de başlayan Neşe Düzel ile Ahmet Altan’ın Dinamit Programı vardı, o programı izlemekteydi. O sırada da bu 15’nci madde tartışmaları söz konusuydu ve yazısını yazmamıştı, odaya gidip camını açtı, çalışma odasının camını ki, biraz havalansın diye.
…..
Kızım Özge evde kaldı Özgür daha önce çıktı, Altınpark’ta Bulutsuzluk Özlemi’nin konseri vardı ve hatta saat 3.00’te başlayacaktı konser, o 12.00 falan gibi çıktı, arkadaşlarıyla buluşacak ve Uğur ona hatta demiş ki, Özgür’ün sonradan aktardığı ya demiş “oğlum dışarı çıkınca cuma akşamı direksiyon çekiyordu, şu lastikleri havasına bir bak; yani, o sırada şey olmamış olabilir, onun bir havasına bak, onları bir tekmele; eğer inikse dön bana haber ver.” O, dönmeyip bakmış, sonra Özgür’ün beyanına göre lastikleri tekmelemiş hiçbir şey lastikler son derece sağlam, ondan sonra o da haber vermeyip arkadaşlarıyla buluşmasına gitmiş. Özge evde kaldı. Ben hazırlandım. Saati şöyle net hatırlıyorum, biraz çabuk ol dedi bana, ben de dedim ki neden bu kadar çok acele ediyorsun saat daha 1.30’a beş var diye, 1.25 diye; çünkü, mutfaktaki fırından saat görünüyor o sırada, ona baktım, dedi ki “daha döneceğim, yazı yazacağım, onun için acele etmemiz lazım” peki dedim. Ben her şeyi giyinmiş vaziyetteyim, o evden çıktı, ben sadece paltomu giydim üstüme, aramızda iki dakikalık bir zaman dilimi büyük bir olasılıkla var. O çıktı, hemen akabinde ben arkasından kapıyı çekip çıktım ve dış sokak kapısına geldiğim zaman kapıyı çektim; fakat, tam kapanmadı, şimdi Özge evde şu kapıyı iyice çekeyim dış sokak kapısını. Tam böyle çekerken kapıyı, bir beyaz Murat arabayı göz kenarıyla gördüm, çekerken, sokağa girmiş geçiyor. Çektim, döndüm, yan apartmanda yöneticilik yapan İbrahim Bey arabasını yıkıyor, onunla göz göze geldik, tam biz, merhaba, günaydın diyeceğim bir patlama sesi duydum. Şimdi, patlama sesini duyduğum zaman bir adım ileriye attım, bir patlama daha oldu, bunun üzerine ne yapayım, geri mi dönsem acaba diye geriye dönüp bir adım daha attım, bir tane daha patlama sesi oldu; yani, zaman dilimini, şimdi, siz daha iyi şey yaparsınız, insanın o hızla adımlarını atma hızı ve saniyesi ne kadarsa o saniyeler içinde ardışık üç tane patlama sesi duydum. Bu, benim aklıma doğrusunu isterseniz hiç gelmedi, arabaya bir bomba konduğu patlama olacağını, bütün olasılıkları bilmeme rağmen, insanoğlu farklı düşünce sistemi çalışıyor o anda, kondurmuyorsunuz. Sandım trafo var orada, trafo patladı; çünkü, patlamayla birlikte olağanüstü bir sis bulutu ve toz ve bir yoğun sis oluştu ortalıkta, bulut gibi bir şey, hiçbir şey görünmüyor. Ondan sonra, ben, bunun üzerine, ortalık sessizleşince içeri girmekten vazgeçip yoluma devam ettim, biraz daha kaldırıma doğru gittim de olayı gördüm; yani, arabanın halini gördüm ve Uğur’un bahçede su deposunun olduğu yerde yatar halini gördüm.
Şimdi -bunun şöyle anlatayım birazcık da ileriye dönük ve geriye dönük olarak anlatmamda yarar var- onu gördüğüm zaman, hiç söylendiği gibi paramparça değildi, bu bir. İkincisi, gözlükleri gözündeydi, paltosu, her şey ve son derece muntazam bir görüntüsü vardı. Biraz yüzü islenmişti ve biraz yüzü kırmızıydı. Şimdi, onun üzerine insanların ne yaptığı belli olamıyor; çünkü, olay başına gelmeden de kestiremiyorsunuz, ben, otomatik olarak, hani bir yerlere haber verilsin dedim, tabii son derece saçma herkes bir yerlere haber verecek ve karşı tarafa doğru yürümeye başladım, o sırada insanlar geldiler, komşularım çıktılar dışarı ve kızımın içeride olduğu o an aklıma geldi ve dedim ki, komşumun kızları da çıkınca, ola ki dışarı çıkar diye endişe ettim “lütfen aşağıya inin, kapıyı çalın ve içeriye girin, hiçbir şeyden bahsetmeyin” dedim.
Komşumuz piyano çalar, benim kızım da piyano dersi alıyor “onunla biraz müzik çalışmaya geldiğinizi söyleyin ve onu oyalayın, bunu anlatmayın, katiyen de söylemeyin; çünkü, bunu benim söylemem gerekir” dedim. O sırada o kadar çok kalabalık değil orası. Bizim en üst katımızda Yunus Ertekin, o sırada DYP İl Başkanı oturmakta, o inmiş ve bana, yandaki apartmana doğru gelerek “bacı içeri gir” dedi ben dedim ki “ben içeri girmek istemiyorum, lütfen, buraya bir şey çıkarın, ben bütün her şeyi görmek istiyorum, neler yapılacak diye” ve orada büyük bir olasılıkla bir 15-20 dakika oturdum ve neler yapıldığını, kimlerin gelip kimlerin gittiğini gördüm. Arabanın anahtarı evin önüne doğru, oradan aldılar. Ondan sonra, Ankara Emniyet Müdürü geldi, bana dedi ki “birkaç soru size sorabilir miyiz.” Yandaki apartmanın; yani, önünde durduğum apartmanın aşağı Ömer Çiftçi’nin dairesine indi; çünkü, o sırada, dışarıda “evime gelin, buyurun, burada sorabilirsiniz” dedi. Oraya indik ve bana dedi ki “en son arabayı ne zaman kullandınız ve Uğur Bey’in düşmanları var mıydı” Ben dedim ki “en son arabayı cuma günü kullandık, 10.30’da Uğur Bey’in düşmanları var mıydı sorusunu sizin sormamanızı tercih ederdim; çünkü bu sorulacak en son soruydu Uğur için.”
“Peki haklısınız” dedi “başka bir sorunuz var mı” “yok şimdilik, daha sonra size sorarız” dedi. Çıktık, çıktıktan sonra, eve doğru gitmeye başladık, o sırada kalabalıklaştı. Burada bazı ayrıntıları geçiyorum; çünkü bu şeyi çok ilgilendireceğini sanmıyorum, Özgür’ü kimin almaya gittiğini, kimin gitmesi için program yapıldığını falan. Tam eve gireceğim sırada, birdenbire bir adam dikkatimi çekti ve durdum ve yanımdakilere dedim ki “bu adamı tanıyor musunuz.”
Adam şaşırdı, uzun boylu, esmer, iri yapılı, anorak giymiş bir adam. Ondan sonra şaşırdı ve etraftakilere baktılar “hayır tanımıyoruz “dedi herkes. Adamda şey yaptı, bizim apartmanın önünde park yerinde beyaz bir arabaya bindi ve gitti. İçeri girdik, içeri girdikten sonra, çok kalabalık gruplarda girdiler içeri; Süleyman Demirel geldi ve başsağlığı dileklerinde bulundu ve dedi ki “akıllarına koymaya görsünler, öldürürler; Kennedy’yi bile vurdular” ben “bulunacak mı” diye sorduğum da bu cevabı verdi bana…”
Gürdal Mumcu’nun anlattıklarından yola çıkarak şu sonuçlara varmamız mümkün:
1. Uğur Mumcu otomobiline en son 22 Ocak 1993 Cuma günü bindi. Eşi ve çocukları ile yemek yedikten sonra eve dönerken aracın direksiyonunda çekme olduğunu düşünerek yolda aracı durdurdu, lastikleri kontrol etti, her şey normaldi. Otomobili evinin karşısına saat 22.30 civarında park etti.
2. Otomobile 22 Ocak 1993 Cuma günü saat 22.30‘dan sonra binen olmadı.
3. 24 Ocak 1993 Pazar günü saat 12.00 gibi konsere gitmek için evden çıkan oğlu Özgür’den Uğur Mumcu arabanın lastiklerini kontrol etmesini istedi. Özgür Mumcu lastikleri kontrol etti, anormal bir durum görmediği için geri dönmeyip arkadaşları ile buluşmaya gitti.
4. Uğur Mumcu eşi ile birlikte hasta ziyaretine gitmek için evden çıktı. Eşi Gürdal Mumcu’dan önce otomobilinin yanına geldi. Araca yerleştirilmiş plastik patlayıcı saat 13.00’de patladı.
Bu dört maddeye dayanarak, Uğur Mumcu’nun otomobiline plastik patlayıcının 22 Ocak 1993 Cuma günü saat 22.30 ile 24 Ocak 1993 Pazar günü saat 12.00 arasında yerleştirildiğini söylemek mümkün.
Emniyet uzmanları, olayın meydana gelmesinden sonra yaptıkları deneylerde, patlayıcının misina ile vites koluna bağlanmasının 5 kez denendiğini ve 5. deneme sonunda 35-38 saniyede araç altına yerleştirildiğini belirttiler.
Emniyet yetkililerinin bu deneyi laboratuvar ortamında yaptığı düşünülecek olursa, olay günü hava durumunu anımsamakta yarar var.
Bunu da 24 Ocak 1993 Cuma günü saat 08.00 ile 20.00 arasında GAP İdaresi’nde görev yapan Polis Memuru Ali Sarıca’nın, 12 Mart 1997 günü komisyona verdiği bilgiler arasında bulduk. Sarıca 24 Ocak günü için “….. çok sakindi; çünkü, hava soğuktu, bir de kar yağmıştı o gün, yani, geceden yağmıştı, sokak sakindi…..” dedi.
Daha önceden yağan kar ile yerde oluşan buzun üzerine yeniden kar yağmasının, profesyonel de olsa bir insanın Uğur Mumcu’nun otomobilinin altına girerek plastik patlayıcı yerleştirilmesini zorlaştıracağı sonucuna varabilir miyiz? Elbette mümkün…
22 Ocak 1993 Cuma günü saat 22.30 ile 24 Ocak 1993 Pazar günü saat 12.00 arasında Uğur Mumcu’nun evinin bulunduğu Karlı Sokak’ta kimler var?
GAP idaresi nöbetçileri, Tunus Büyükelçiliği konutundaki nöbetçileri ve taksi durağı çalışanları.
GAP idaresinde görevli üç kişi var. Bunlar Tahsin Ergene, Rıza Türkoğlu ve Ali Sarıca.
Bekçi Rıza Türkoğlu 22 Ocak 1993 Cuma günü saat 20.00 ile 23 Ocak 1993 Cumartesi günü saat 08.00 arasında nöbetçi.
Bekçi Tahsin Ergene, 23 Ocak 1993 Cumartesi günü saat 08.00 ile 20.00 arasında nöbetçi.
Bekçi Rıza Türkoğlu, 23 Ocak 1993 Cumartesi günü saat 20.00 ile 24 Ocak 1993 Pazar günü saat 08.00 arasında nöbetçi.
Bekçi Ali Sarıca, 24 Ocak 1993 Pazar günü saat 08.00 ile 20.00 arasında nöbetçi.
Devamı var…
iletişim: serdarozdeniz@hotmail.com
Yayınlanan bölümler:
Bölüm 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8.





