Siyasette ideolojiden lidere kayış, son 30-40 yıldaki en önemli dönüşümlerinden biri. İnsanlar artık ayrıntılı ideolojik programlar (sosyalizm, liberalizm vb.) üzerinden değil; kimlik, duygu, lider karizması ve kültürel aidiyet üzerinden siyasete katılıyorlar. Bugün Türkiye dahil birçok ülkede seçmen davranışı “Ben kimim ve karşı taraftan ne kadar nefret ediyorum?” haline dönüştü. Artık parti bir fikir programından çok, kimlik topluluğu, aidiyet alanı, kültürel kabile, yaşam tarzı sembolü haline geldi. Bu yüzden insanlar parti programını okumadan, ekonomik çıkarına aykırı olsa bile, çelişkileri önemsemeden liderine destek vermeyi sürdürüyor. 
Futbol deyimi ile “takım kötü oynasa da” taraftar değişmiyor.

50 yıl önce siyasette parti içi ideolojik kadrolar, sendikalar, düşünce kuruluşları, teşkilat kültürü belirleyiciydi. Şimdi ise birçok yerde siyaset televizyon, sosyal medya, miting performansı, karizma, imaj üzerinden şekilleniyor. Örneğin seçmen artık “sosyal demokrat politikaları değil, X lideri güçlü buluyorum” şeklinde davranıyor. Bu olgunun siyaset bilimindeki karşılığı ise “personalization of politics” olarak tanımlanıyor. 
Yani siyasetin kişiselleşmesi…

İnternetin, dolayısıyla sosyal medyanın da hızla yayılması bu dönüşümü dramatik biçimde hızlandırdı ve etkisi bir başka deyim daha ortaya çıkardı. Algoritmik kabileleşme… 
Sosyal medya algoritmaları; öfke, aidiyet, düşmanlaştırma, slogan ve kısa mesaj üzerinden çalışıyor. İdeoloji ise uzun okuma, teorik tutarlılık, karmaşık analiz, çelişki toleransı gerektiriyor.  Bu yüzden “vergi politikası, enflasyon yüksekliği, işsizlik” sosyal medyada çok hızlı ve geniş şekilde yayılmıyor. Onun yerine hızla yayılan “biz ve onlar” gibi sloganlaştırılmış ve kişiselleştirilmiş terimler…
Sonuç: politik bilinç azalırken politik aidiyet güçleniyor…
Bunun da bir adı var: Negative partisanship…
Türkçesi negatif (olumsuz) partizanlık.
Yani; seçmenlerin bir siyasi partiyi veya adayı kendi fikirlerini benimsedikleri için değil, “karşı taraftaki parti ya da lidere duydukları derin hoşnutsuzluk ve tepki nedeniyle” desteklemeleridir. Bu psikolojide lider hataları tolere edilir, yolsuzluk iddiaları görmezden gelinebilir, demokratik gerileme meşrulaştırılabilir. Çünkü mesele artık “politik değerlendirmeden çok kabile savunması” haline dönüşmüştür. 

Soğuk savaş sonrası sosyalizm, liberalizm, muhafazakarlık arasındaki farklar daraldı. Seçmen de “hepsi birbirine benzedi” algısına kaydı. Bu boşluğu da “lider kültürü” doldurdu. Siyaset giderek reality show, performans, dramatik hikâye formatına büründü. Lider partiyle özdeşleşince kurumlar zayıfladı, “eleştiri ihanet sayılır olmaya” başlandı, sadakat liyakatin önüne geçti, kutuplaşma arttı. Bunun yerine slogan, kültür savaşı, (ırk, cinsiyet ve mezhep kışkırtıcılığı) çatışması başladı. Dolayısıyla mesele sadece “taraftarlık” değil; aynı zamanda temsil krizi, elitlerle halk arasındaki kopuş, kimlik güvensizliği sorununa dönüştü. Bu nedenle kimi siyasilerin yaptığı gibi ideolojilerin zayıflamasını tek başına “halkın cehaleti” ile açıklanamaz. Sonuçta; Türkiye’de de seçmen çoğu zaman ideolojik doktrinden çok “liderin temsil ettiği kültürel kimliği” destekledi. Örneğin; sekülerlik, muhafazakârlık, milliyetçilik, merkez-çevre gerilimi çoğu zaman programatik tartışmadan çok “kimliksel sadakat” üretiyor. Ve gerçekte siyaset “hangi politika daha iyi?” sorusundan, “hangi tarafın üyesisin?” sorusuna kayarak “kimliksiz taraftarlık” haline dönüştü. 

Bir önceki yazımın sonunda Manisa’nın Yunusemre ilçesinin CHP’li belediye meclis üyesi (aynı zamanda büyükşehir meclis üyesi) Erdinç Yavaşlı’nın CHP’den ihraç/istifa sürecinin perde arkasını anlatacağımı belirttim. O arada CHP “mutlak butlan” kararı ile sarsıldı ve yukarıdaki giriş yazısıyla Manisa’da yaşananların “birbirine ne kadar benzediğini” gördüm.

Aslında Yunusemre Belediye Meclis Üyesi Erdinç Yavaşlı’nın yaşadıkları Manisa için ilk değil. Belki “Türkiye’nin başka yerlerinde de benzer olaylar yaşandı ve biz bunu göremedik” ama Manisa CHP’nin (hukuken) eski Genel Başkanı Özgür Özel’in memleketi olması açısından önemli olduğu için değinmek gerekir diye düşündüm.

Manisa’nın “halk tarafından seçilmiş” Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek 9 Haziran 2025’te vefat etti. CHP genel merkezi, büyükşehirde CHP’li 61 meclis üyesinden “herhangi birini” aday olarak gösterebilecekken Akhisar Belediye Başkanı Besim Dutlulu’yu aday gösterdi. Tercih tartışılmadı, nedenleri açıklanmadı sadece “genel başkanın isteği” denilerek sahaya sürüldü. Sonuçta diğer siyasi parti üyelerinin de katıldığı toplantıda Besim Dutlulu 87 meclis üyesinden 85’inin oyunu alarak Manisa’nın “belediye meclisi tarafından seçilmiş” Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

Takvimler hızla ilerledi ve bu kez de Manisa’nın Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay 14 Aralık 2025’te hayatını kaybetti. Durbay’ın ölümünden sonra CHP genel merkezi yine “genel başkanın isteği” diyerek Hakan Şimşek’i aday gösterdi. Şimşek, 23 oyla Gülşah Durbay’ın yerine Şehzadeler Belediye Başkanı seçildi. Bu kez bir farklılık yaşandı. Şehzadeler Belediye Başkanlığı seçiminden önce CHP genel merkezinin “aday belirleme yöntemine karşı çıkan” CHP’li Yenal Yıldırım da “aday olduğunu” açıkladı. Partisinin “grup kararına uymadığı” gerekçesiyle ihracı istenen Yıldırım, kararı beklemeden “CHP’den istifa ettiğini” duyurdu. Siyaset; yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi hem Manisa Büyükşehir hem de Şehzadeler Belediye Başkanlığı seçiminde “personalization of politics” ile sonuçlanmıştı.

Benzeri olay yeniden yaşanmaz derken Mayıs ayı başında Manisa kamuoyu CHP Yunusemre Belediye Meclis Üyesi (geçmişte Manisa-Muradiye Belde belediye başkanı/ CHP Yunusemre Belediye Grup Başkanvekili) Erdinç Yavaşlı’nın partisinden ihraç/istifa haberi ile çalkalanmaya başladı.  CHP Manisa İl Başkanı İlksen Özalper gazeteci İsmail Aydoğan’a yaptığı açıklamada; “Erdinç Yavaşlı partiden ihraç edilecekti partiden istifa ettiği haberleri doğrudur” dedi. Yunusemre Belediyesi’nin CHP’li başkanı Semih Balaban ise, “Erdinç Başkan iyi bir arkadaşımızdır. Bu anlamda kendisi hakkında olumsuz bir şey söylemek bize yakışmaz. Bu konu il ve ilçe ile Erdinç Başkan arasındaki bir konudur. Kendi takdiridir ve biz de bu takdire saygı duyuyoruz” açıklamasını yaptı. İstifa eden Erdinç Yavaşlı ise ihraç/istifa konusunda açıklama yapmamayı tercih etti. Konuyu (yazarak) kendisine sorduğumda ise sadece “Hayal kırıklığı yaşıyorum ömrünü sola vermiş biri olarak… CHP’nin şu anda yaşadığı olumsuz durum karşısında konuşup olumsuz duruma katkı vermemek için duruyorum” demekle yetindi.
Peki ne olmuştu?
Bu kadar eski bir CHP üyesi (meclis üyesi-başkan) nasıl ihraç/istifa noktasına gelmişti?

Üç günlük Manisa ziyaretimde kimi CHP’li tanıklara yüz yüze, kimilerine ise telefonla/yazışarak konunun “perde arkasını” sordum. Bundan sonra yazacaklarım siyasi kulis bilgisine dayanıyor. Elimde belge yok. Ancak anlatacaklarımın “tarafları açıklama yaparsa” hem ben hem de Manisa kamuoyu net bir bilgiye sahip olacaktır.

Yer; Manisa Yunusemre Belediye Başkanı Semih Balaban’ın makam odası. Yunusemre CHP İlçe Başkanı Yalçın Arcak ile Başkan Balaban gazeteci İsmail Aydoğan’ı “önemli bir konuda belge paylaşacakları” gerekçesi ile davet etmişler. Aslında davetlerinin gerçek gerekçesi İsmail Aydoğan’ın hem büyükşehir hem Yunusemre Belediyesi ile CHP Yunusemre İlçe Başkanı Yalçın Arcak hakkında yazdığı “olumsuz” yazılar. Bu yazıların Aydoğan’a belediye meclis üyesi “Erdinç Yavaşlı tarafından aktarıldığından şüphelenen” ikili, konuyu böyle söylediklerinde “davetlerinin kabul görmeyeceğini” düşünerek bu yolu tercih etmişler. Başkan Balaban’ın makamına gelen Aydoğan ile içilen çay ve edilen sohbet sonrasında sıra “bilgi/belge paylaşımına” gelmiş. Önemli belgelerin görüntülerini alması için Aydoğan’ın telefonunu alıp resim çekmeye çalışan “belediyenin üst düzey bürokratı” ise aynı zamanda Aydoğan’ın telefonundaki Whatsapp uygulamasını açarak Aydoğan ile Yavaşlı arasındaki yazışmaların da ekran görüntülerini almış. Belgelerin resimlerin çekildiği ve tamamlandığı söylenerek de telefon gazeteciye iade edilmiş. Gazeteci Aydoğan uğurlandıktan sonra da kâğıda çıkarılan Aydoğan-Yavaşlı yazışmalarının ekran görüntüleri, hazırlanan üst yazıyla “ihraç istemi” ile il başkanlığına iletilmiş. Böylece “savunma istenmesi ile başlayan ihraç sürecinden haberdar edilen” Erdinç Yavaşlı da kararı beklemeden CHP’den istifa etmiş. (Arada başka ayrıntılar var ama taraflar açıklama yaptığında daha net bilgi sahibi olacağız) 

Sıra geldi yaşandığı iddia edilenler ile ilgili sorgulanması gerekenlere:

  • Gazeteciler için siyasetçiler, bürokratlar hatta sıradan vatandaşlar bile haber kaynağıdır. Bu nedenle gazeteciye haber kaynağı sorulmaz, sorulsa da söylememesi en doğal hakkıdır. Kaynağın kim/kimler olduğunu “merak” edebilirsiniz ama bunu soramazsınız. Önemli olan gazetecinin yazdığının doğru/yanlış olduğudur. Eğer yazdıkları yanlış ise şikâyet edersiniz gazeteci de gider “hukuk önünde” hesap verir. 
  • Gazeteciyi “haber vereceğim” diye davet edip, onun izni olmadan “kişisel eşyası sayılan” telefonuna bakamaz/kopyalayamazsınız. Eğer kendi isteği ile telefonunu vermiş ve yazışmaların alınmasına rıza göstermişse o gazetecinin sorumluluğudur. Çünkü gazetecilik temelinde “güven duygusu” bulunan bir meslektir. İster sosyal hayatınızda ister meslek hayatınızda, isterse özel hayatınızda güven duygusu ruh gibidir. Terk ettiği bedene asla dönmez. Gazeteci de bu duyguyu yitirmeyi göze almış ve kendisine “güvenilerek verilen bilgiyi” paylaşmışsa onun “etik” sorunudur.
  • CHP Yunusemre İlçe Başkanı Yalçın Arcak da bir hukukçu olarak iyi bilir ki; hukukta “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” diye kural vardır. İzin almadan ve yasal olmayan yollardan elde ettiğiniz bilgi/belge birilerini siyaset dışına itmeniz için “delil olarak” kullanılamaz. Kullananlar “suç işlemiş” sayılır.
  • Eğer bu iddialar doğru ise ben Erdinç Yavaşlı’nın yerinde olsam istifa etmezdim. “Görelim bakalım ihracım için gösterilen deliller hukuki mi?” derdim. Yine de dediğim gibi; Yunusemre Belediye Başkanı Semih Balaban, ilçe başkanı Yalçın Arcak ve gazeteci İsmail Aydoğan konuyu “açıkça” anlatıp açıklık getirirse Manisalılar da bilgilenecektir. 

Bekleyip göreceğiz ne diyelim…

Not: Bir önceki yazımdan sonra Erdinç Yayıncılık Yönetim Kurulu Başkanı Erdinç Yumrukaya beni değil, gazeteci dostum Ahmet Çınar’ı aramış. Yazdıklarımın doğru olmadığını, Cengiz Ergün döneminden bu yana belediyeye “tek bir tabure” satmadığını, yanında 10-15 yıl çalıştırarak bana ekmek verdiğini, tekzip yollayıp basın savcılığına suç duyurusunda bulunacağını söylemiş. Yazıda “tabure satışı” yok bu doğru. Ama yanlışlar da var. Yanında 10-15 yıl çalışmadım. Muhtemelen 3-4 yıldır. Ekmek vermesinin de oturduğum yerden (sadaka) almadığımı alın terimin karşılığı olduğunu unutmuş. Tekzip yollamak da suç duyurusunda bulunmak da doğal hakkı, saygı duyarım. Tek önerim “açık kaynak bilgilerine beş dakikasını ayırıp” numaralarını tek tek yazdığım ihalelere bakması. Belki tabure satmadığını ama “neler sattığını” görür… 

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin