BİR İTİRAFÇILAR EKSİKTİ
Murat Demir.
29 Nisan l970 Van doğumlu.
Van Başkale nüfusuna kayıtlı.
PKK terör örgütü üyesi olmak ve 6136 sayılı kanuna muhalefet suçu ile Şemdinli Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 19 Haziran 1989 tarih ve 1989/02 sayılı tevkif müzekkeresi ile tutuklandı.
21 Temmuz 1989 tarihinde Diyarbakır E tipi cezaevine gönderildi.
Diyarbakır 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 20 Mart 1991 tarih ve 1989/343 esas sayılı tahliye müzekkeresi gereği aynı tarihte tahliye edildi.
Murat İpek.
1973 Diyarbakır doğumlu.
Diyarbakır Eğil ilçesi nüfusuna kayıtlı.
PKK terör örgütü üyesi olmak suçundan Şırnak Sulh Ceza Mahkemesi’nin 22 Şubat 1992 tarih 1992/30 sayılı tevkif müzekkeresi ile tutuklandı.
Aynı tarihte Diyarbakır Cezaevi’ne gönderildi.
Diyarbakır 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 16 Nisan 1992 tarih ve 1992/108 sayılı tahliye müzekkeresi gereği aynı tarihte tahliye edildi.
Velit Hüseyin.
1960 Irak Kerkük doğumlu.
PKK terör örgütü üyesi olmak suçundan Diyarbakır 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 3 Mayıs1991 tarih ve 1989/127 esas, 1991/233 karar sayılı kararı ile hüküm giydi.
12 Kasım 1989 tarihinde Diyarbakır E tipi cezaevine gönderildi.
Can güvenliği gerekçesiyle 21 Mayıs 1992 tarihinde Muş E tipi cezaevine aktarıldı ve Muş Ağır Ceza Mahkemesi’nin 17 Haziran 1992 tarih ve 1992/72 mütalaa sayılı kararı ile aynı tarihte tahliye edildi.
Murat Demir ve Murat İpek cezaevinde kalırken itirafçı oldu. Kendi deyimleri ile kimi zaman emniyet güçleri tarafından PKK’nın içinden bilgi alınması amacıyla kullanıldılar.
Susurluk’ta meydana gelen kaza sonrasında televizyon ve gazetelerin vazgeçilmez isimleriydiler. İtirafları ile gündemi değiştiriyor, anlattıkları isimler ve olaylar herkesi hayrete düşürüyordu.
Bu itirafları sırasında Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili de konuştular.
Murat Demir ve Murat İpek, Uğur Mumcu cinayetini Iraklı Velit Hüseyin ismindeki PKK’lının yaptığını, kendisinin bomba uzmanı olduğunu, ayrıca MİT ile de ilişkisinin olduğunu söylediler.
İki itirafçı, Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na verdikleri ifadede, cinayeti şöyle anlattılar:
Murat İpek: ….. Mumcu olayı ile ilgili tanıdığımız kişinin adı Velit Hüseyin’dir. Kendisini cezaevinde yatarken tanıdık. Patlayıcı uzmanı olarak tanınıyordu ama ifadelerinde patlayıcı madde uzmanı olduğu geçmiyordu. Bunun sebebinin ileride devletçe eylemlerde kullanılacak olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Kendini MİT Cizre sorumluları ile birlikte gördüm. Ankara’dan gelen Tansu Çiller, Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ünal Erkan’ın bulunduğu grubun içinde de gördü. Bu olaydan sonra Velit Hüseyin’in MİT’in içinde olduğuna karar verdim. Uğur Mumcu’nun ölümünden (3) gün sonra Velit Hüseyin’le karşılaştım. Para bakımından daha zenginleşmiş görünüyordu. Velit Hüseyin Kürtçe bilmezdi. Azeri Türkçesi konuşturdu. Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü günlerde Doğanşehir’den beni aradı ancak net olarak Uğur Mumcu’yu öldüreceğini söylemedi.
Şubat ayında MİT’te bulunan Erhan Bey’le yanıma geldi. Kadir Karataş isimli itirafçı bir arkadaşı ile beraber geldiler. Karataş JİTEM’de çalışıyordu. Ankara’da bu şahıslara yardım eden polislerden Hayri Bey veya Kel Hayri isimli bir şahıs vardı. Polisin bomba yerleştirilirken şüpheli görmediğini söylemek için mahallinde görevli bulundurdukları söyleyebilmek için orada bulunuyorlardı. Bombanın hazır olarak araca takılması zordur. Çünkü araçta ısı olabilir veya elektrik kaçağı olabilir. Mumcu’ya 13 gün önce ölüm emri çıkarılmıştı. Bunu bir gazeteci biliyordu. Aynı gazetecide Mumcu’nun kaset ve disketleri de vardı. Bu gazetecide olduğunu bildikleri kaset ve disketler için gazetecinin kaçırmasını bile düşündük. Velit Hüseyin eylemi yaparken tüm alternatifleri hesapladı ve planladı. Bu eylemciler Arap’tı. Türklerde bomba uzmanı bulunmuyordu.”
Murat Demir: ….. “Velit Hüseyin Irak vatandaşıdır. Akrabaları da Kerkük’tedir. Velit Hüseyin’i Şubat ayının 12-13 civarında Kuzey lrak’a geçirdik, cezaevinden tanıyorduk ve aramız iyiydi….. Mesut isimli bir MİT’çi Velit Hüseyin’i cezaevinde ziyarete gelirdi. ….. Mumcu olayı için Kadir Karataş bizi Mehmet Eymür ve Korkut Eken’in çağırdı. Bu kişiler Şırnak’tan ve Malatya’dan üç tane C4 bombasını Aytekin’in evinden alıp Ankara’ya götürdüler. Olay öncesi gecesi Mumcu’nun aracına gece saat 0l.30’da üç bomba konuldu. Biri sileceğe, biri bagaja, biri ise marşa bağlandı. Paralel bağlanmasının sebebi ise bir tanesinin sekmesi halinde diğerinin devreye girmesi içindi. Uğur Mumcu’yu çok takip ettik. Devamlı büyükçe çanta taşıması sebebiyle bagajı mutlaka açabileceğini, bagajı açmazsa kontağı mutlaka çevireceğini, kontağa bağlı bomba patlamadığı takdirde silecekleri çalıştırdığında bombanın patlayacağının planlandık. Bu bombalar milimetrik ölçümlerle yapıldı. Eymür ve Eken yanımıza Mesut’u verdiler. İlk gün Kadir Karataş’ın evinde kaldık. Şubat 1993 başlarında şeytan üçgeninden Şemdinli’den Kuzey lrak’a geçmeyi kararlaştırdık….. Mumcu cinayetini yaptığımızı Kadir Karataş biliyordu, yanındaki uzman çavuş bilmiyordu. Kadir Karataş JİTEM’de kadrolu eleman olarak çalışıyordu. Mumcu olayını Velit Hüseyin’in nasıl işlediğini Kadir Karataş’ın evinde anlattı. Velit Hüseyin ile cezaevinde beraber fotoğraflarımız vardır, komisyonunuza göndereceğim. Bombayı Velit Hüseyin’in Mesut ile beraber yerleştirdiklerini söylediler. Ankara’da bazı polisler de yardımcı oldu. Hizbullah masasında çalışan bir amir bombalamayı yapanlara yardımcı oldu, bombanın araca yerleştirilmesi esnasında yol polislerce tutuldu. Araç içinde 5-6 polis beklediğini bana anlattılar. Velit Hüseyin’i iyi tanırım. İki yıl beraberce evinde kaldık. Bunla bana anlattı. Kuzey Irak’a gittikten sonra bir daha bu kişiler geri gelmedi. Velit Hüseyin’in İran gizli servisi ile Mesut’un ise Suriye muhaberatı ile ilişkisi olduğunu bana söylediler. Eylemcilerin MİT ile de çalışmaları olduğunu anlattılar.
…..
Uğur Mumcu’nun öldürülme sebebi bilinen bir çeteyi çözmesidir. Doğu ve Güneydoğu’da yakalanan binlerce silah var. 100 bin silah MKE’ye getirildi, iğne ve mekanizmaları değiştirildi, seri numaraları silinerek KDP’ye verildi. Bunun karşılığında da KDP’nin elindeki baz morfin Türkiye’deki bazı kişilere verilerek takas yapıldı. Uğur Mumcu bunu çözdü, belgelerini ele geçirdi. Uğur Mumcu çete tarafından devamlı tehdit ediliyordu ve öldürüleceğini biliyordu. Velit Hüseyin’in anlattığına göre Mumcu’ya (sen öleceksin) şeklinde telefon etmiş, bunu korku salmak için söylediğini, psikolojik bir etkileme taktiği olduğunu, araçtan uzak durup evinden çıkmaması için bunu yaptıklarını anlattı.
…..
Velit Hüseyin’in anlattığına göre, bombaların bağlanmasının uzun süre aldığı için ve çevrede polis noktaları olduğundan bombayı araca 1,5 saatte yerleştirmişler. Fünyeleri paralel koymamışlar. Ayrıca rahat çalışma ortamı sağlanması gerektiğinden ve olayın paniklemeden yapılması gerektiğinden yolun polisçe kapatıldığını söyledi.
…..
Eylemcilerin olayı İran gizli servisi adına yaptıklarını söylemediklerini, İran adına işlem yapmış olmadıklarının Türkiye’de emir aldıkları kişilerden anlaşılıyormuş. (Korkut Eken, Mehmet Eymür), Mumcu’nun kaset ve bantlarının ATV’de çalışan Mehmet Güç’te olduğunu, bunları kendilerine anlattıklarını (sizi kimse dinlemez anlatmayın, sizi deşifre ederiz) dediğini söyledi. Mehmet Güç’te Mumcu’nun l00 bin silah ve çetelerle ilgili kasetleri bulunduğunu, bu kişilerin MİT ile çalıştığını, bu bilgileri aldığını ve 13 gün sonra Mumcu’nun öldürüldüğünü anlattı.
Velit Hüseyin Mehmet Güç’ün sık sık Mumcu’nun evine gidip geldiğini söylüyordu. 7 video kaset, 11 teyp kaseti, 3 disketten oluşan Mumcu’nun çalışmalarının ele geçirildiğini Mumcu’nun öldürme sebebi olarak bu hususlar olduğunu bana anlattı. Mumcu cinayetinin diğer faili Mesut da Kuzey Irak’a gitti. Bu kişiler şu anda öldürülmüş de olabilir.”
İtirafçıların sözleri, daha önce bilgi verenlerin bazıları ile örtüşüyordu. İddiaları Türkiye’deki pek çok kurum ve kişi için de ağır ithamlar içeriyordu. Komisyona bilgi veren itirafçılar, daha sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alındı.
Anlattıklarını araştırmak ve gerçeği bulmak üzere alınan ifadeler çarpıcı sözlerle doluydu.
19 Nisan 1997 günü İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde ifade veren Murat Demir ve Murat Demir, gazetelere, televizyonlara hatta meclis komisyonuna verdikleri ifadelerin tamamının yalan olduğunu söylediler.
İtirafçı olmaları dışında isimlerini verdikleri kurum ve kişilerle hiç görüşmediklerini, tanışmadıklarını söyleyen itirafçılar, bütün bunları Susurluk kazasından sonra ortaya çıkan durumdan ekonomik çıkar sağlamak için yaptıklarını söylediler. (BELGE-48)

İki itirafçı da kendilerini yönlendirenler olduğunu, söyledikleri yalanlara bir süre sonra kendilerinin de inandığını, gazete ve televizyondan öğrendiklerini hikâyelerine ekleyerek yeni yalanlar söylediklerini anlattılar.
İtirafçıların emniyetteki ifadeleri, pek çok soru işaretini beraberinde getirdiği gibi, pek çok iddiayı da anlamsız kıldı. Çünkü anlattıkları bazı olaylar yaşananlarla birebir örtüşürken, bazıları gerçekle hiç örtüşmüyordu.
Bunu fark edenlerden biri de Cumhuriyet Gazetesi’nden Mehmet Güç idi. Güç, aynı zamanda itirafçıların komisyona verdiği bilgiler arasında Uğur Mumcu ile sık görüşen, evine sık giden ve Mumcu’ya ait 7 video kaset, 11 teyp kaseti, 3 disketi aldığı söylenen gazeteciydi.
Gazeteci Mehmet Güç, Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonuna 19 Mart 1997 tarihinde itirafçılar Murat İpek ve Murat Demir ile diğer iddialar konusunda şunları söyledi:
…..
“Murat Demir ile Murat İpek’in anlattıklarına gelince, ben, basına ilk müracaatı bize oldu o iki, daha doğrusu Murat Demir’in. İpek’i tanımıyorduk o dönemde. Diyarbakır büromuz kanalıyla ulaştılar bize. Ben İstanbul’a geldiğinde kendisini dinledim, kısa dinledim ve önemli şeyler olduğu kanısındaydım. Ayrıntıya hiç girmeden, sadece ne anlatacağını sordum, anlatacağı şeyler önemli geldi bana ve daha sonra bunu kendi bünyemiz içerisinde konuştuk ve anlatmayı istediği şeyleri anlatmasını bizim de bunları kaydetmemize karar verdik. Diyarbakır’a da gidildi Murat Demir’le. Orada yer göstereceğini söyledi, silahlar göstereceğini söyledi, karıştığı çeşitli suikast ve cinayetlerin silahlarını gömdüğünü anlattı. Bunları bize göstereceğini söyledi. Giden arkadaşımıza bunları göstermediği gibi, sorunlar çıkmaya başlamış arkadaşımızla arasında ve İstanbul’a davet ettik tekrar onları, geldiler ve ben Murat Demir’le tekrar konuşmaya başladım. Bu sefer ben devraldım konuşmayı ve mesela, o çok meşhur Yeşil’le ilgili belge ve bilgi vereceğini söylemişti; fotoğraflar verdi ve o fotoğrafların Yeşil olmadığını tespit ettik, o fotoğraflar bende hala; yani, Yeşil olduğunu iddia ettiği; ama Yeşil olmayan fotoğraflar.
Mesela, Ahmet Cem Ersever’in kaçırıldıktan sonra öldürülmeden kısa bir süre önce ifadesinin alınırken görüntüleri olduğunu söylemişti. Ersever’in bir iki tane görüntüsünü getirdi. Onların da Ersever olmadığı anlaşıldı, tespit ettik daha doğrusu.
…..
Sonunda ben bire bir konuşmamızda -kayıtlı bunlar da, bizde kayıtları var- eğer, doğru söylemeye karar verirse, kalması gerektiğini ve anlatmaya devam etmesini, eğer doğru söylemeyecekse burada bittiğini ve artık görüşmeyeceğimizi söyledim. Sert bir tartışmanın ardından biz kovduk binadan ve daha sonra telefon ederek kendisi tekrar geldi. “Artık her şeyi anlatacağım” dedi. Telefonla aramıştı önce. Ben de “seni kim gönderdiyse ona anlatacaksan başlayalım …” Bunlar da kayıtlı. “Tamam, her şeyi anlatacağım” dedi ve geldi.
Daha sonra da Aktüel Dergisi de bu itirafçıyla görüşmek istediğini söyledi. Birlikte Aktüel Dergisine gittiğimizde oradaki Murat İpek’le de tanıştık. İkisiyle birlikte görüşmelerimiz oldu. Birbirlerinin anlattıklarında çok çelişkiler çıktı. Daha sonra o çelişkileri kendi aralarında düzeltmeye karar verdiler. İşte, belli uyumlar sağladılar çelişkili noktaları.
…..
Diyarbakır’da jandarmalarla da görüştük biz. Böyle itirafçılar var; bize geldiler, ne diyorsunuz diye, bunlar doğru mu? İsimleri doğruladılar; böyle isimler var. Evet, bunlar itirafçıdır. Karıştıkları şeyleri, çok fazla girmediler o ayrıntılara; ama özellikle vurguladıkları bir şey vardı “size gelip bir şey anlatıyorsa, çok araştırın, anlattıklarında doğruluk, yanlışlık payı var mı çok araştırın” dediler. Biz zaten o süreçte karar vermiştik onlarla ilgili ve biz, ilişkiyi o noktada onlarla kestik. Şimdi, bunların anlattıklarının büyük bir bölümünün başkaları tarafından yönlendirildiğini, Susurluk olayından itibaren başlayan süreçte kamuoyunun ve araştırma komisyonlarının belirlediği hedeflerin saptırılmasına hizmet ettiğini düşünüyorum.
…..
Velit Hüseyin olayı. Bunu bana anlattı. Şimdi, bu konuda daha önce İslami Hareketçilerle de, ülkücülerle de konuşmalarımızda hep şu ayrıntı çok öne çıkıyor. Bütün itirafçılarda Uğur Mumcu olayında C-4 kullanıldığı için hep C-4 imalinde görevli bir kişiyi anlatıyor herkes. Mesela, bu son sanıyorum Susurluk Komisyonuna gelen Abdullah adlı bir kişi vardı, sahte tanık olduğu anlaşıldı daha sonra. Bu tanık da bize Nokta’ya gelmişti. Nokta’da da yine C-4 kullanmayı çok iyi bilen bir sanık portresi çizdi bize. Ülkücülerden bu tür portreler aldık. Bu Murat Demir de benzer bir portre çizdi.
Velit Hüseyin adını hiç duymadık daha önce; ancak, bölgedeki kaynaklardan alabildiğimiz kadarıyla bu tür, özellikle Hizbullah örgütlenmesi içerisinde bu tür insanların olduğunu duyduk. Bölgede çalışan ya da terör faaliyeti yürüten patlayıcılar konusunda
…..
Güneydoğuda görev yapmış bir emniyet görevlisini bulmaya Kadıköy’e gittik; yani, o kovduktan sonra tekrar geldi ve biz artık doğruluğunu kanıtlayabilecek ayrıntılar arıyoruz. Polislerden bahsediyordu ilişkisi olan. Bunlardan birisini bulmaya gittik. Kadıköy ilçe Emniyet Müdürlüğünde ismi Serdar, soyadını şu an hatırlayamıyorum Başkomiser. Onunla tanıştığını ve görüştüğünü söyledi. Onu aradık. Polis lojmanlarına kadar gittik. Böyle bir isim var. Daha sonra o isimle tanıştığını, görüştüğünü de tespit ettik. Fakat yakalanmadığı gibi bu konuda hiçbir araştırma da yapılmıyor. Üstelik ona paralel açıklamalar yapan üst düzey emniyet yetkilileri de var. Delili olmayan, belgesi olmayan çeşitli açıklamalar yapılıyor. Bunların bir kısmı çok doğru; ama bir kısmı da ne kadar doğru bunlar emin değil. Yani, biraz yönlendirildikleri izlenimi uyandı bizde.
…..
Uğur Mumcu ile bu işlerle ilgili devamlı görüştüğünüz söylediği kadar çok yoğun değil; yani, Uğur Mumcu’nun ölümüne akın son dönemde görüşmemiz yoğunlaştı onunla. Bu da üç dört kez. Birincisi İbrahim Çiftçi’yle ilgili bir dava dosyası nedeniyle, ikincisi de bu Turan Çağlar’la ilgili birkaç kez görüştük. Son görüşmemizde, yine Uğur Mumcu’nun evinde ve kontrgerilla üzerine bir konuşmaydı…”
Gazeteci Mehmet Güç’ün itirafçılar Murat Demir ve Murat İpek hakkındaki şüpheleri doğruydu. Nitekim itirafçıların İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde verdikleri ifadelerde onca açıklamayı maddi çıkar sağlamak için yaptıklarını söylemiş olmaları, ne derece güvenilmez olduklarının da kanıtıydı.
Gazeteci Mehmet Güç Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’na sadece Murat Demir ve Murat İpek’in iddiaları konusunda bilgi vermedi. Gür, Uğur Mumcu cinayeti soruşturmasında bazı eksiklikler, hatta ihmaller olduğunu da savundu. Özellikle İslami Hareket örgütü ve İran bağlantıları konusunda soruşturulmayan konuları vurguladı.
Mehmet Güç, komisyona bilgi verirken işaret ettiği İslami Hareket örgütü soruşturmasındaki eksiklikler için ise şöyle dedi:
…
“Dava dosyasından bulduğumuz birtakım ayrıntılar vardı ne emniyette ne DGM’de bunlara yanıt bulamadığımız ayrıntılar. Bunlardan birincisi, bu ilk sanığın yakalandığı STFA Blokları, İstanbul Erenköy’deki STFA Bloklarının garajında bir operasyon yapılıyor. Bu operasyonda, İslami Hareket davasının ilk sanığı Mehmet Zeki Yıldırım yakalanıyor Süleyman Tokmaktepe kimlikli. O dava dosyasındaki polis tutanağına göre bu operasyon çalıntı bir otomobille ilgili alınan ihbar üzerine yapılmış; bu, polisin tutanağında yazıyor yakalama ve zapt etme tutanağında. Bir ihbar alıyor polis ve çalıntı olduğu tespit edilen otomobilin çevresinde, parkın çevresinde önlem alıyor gelecek şahısları yakalamak üzere. Bu cümleleri aynen, yakalama ve zapt etme tutanağından okuyoruz. Daha sonra, önce, bu aracın bulunduğu parkın yakınına Mehmet Zeki Yıldırım geliyor. Sonra da örgütün lideri olduğu anlaşılan, Mustafa Aksoy sahte kimlikli İrfan Çağırıcı geliyor konuşuyorlar ve İrfan Çağırıcı ayrılıyor aracın yanından. Aracı Mehmet Zeki Yıldırım’a gösteriyor ve ayrılıyor. Polis baskın yapıyor ve Mehmet Zeki Yıldırım’ı yakalıyor. Polisin tutanağında, şimdi, şey ayrıntısı var; yani, aracın yanına gelecek kişileri yakalamak üzere operasyon yaptığını söylüyor polis; ama Mehmet Zeki Yıldırım geliyor, arkasından İrfan Çağırıcı geliyor, aracı Mehmet Zeki Yıldırım’a gösteriyor ve diyor ki -yine o dava dosyasındaki ifadelere göre- “bu aracı Kartal’a götüreceksin, Maltepe civarındaki bir başka depoya… ” Polis baskın yapmıyor, aracın yanına iki kişi geldiği halde baskın yapmıyor; irfan Çağırıcı gidiyor ondan sonra baskın yapıyor ve Mehmet Zeki Yıldırım yakalanıyor ve ondan sonra da operasyon devam ediyor.
Operasyonun devamında, Bostancı’da Tekfen Sitesinde bir baskın yapılıyor. Mehmet Ali Şeker’lerin bulunduğu ev. Bu evde yakalanan 5 sanık var, polis tutanaklarına göre yine şu anda adlarını tek tek hatırlamadığım, Mehmet Şahçınar ve diğer sanıklar. Polis baskınından bir gece önce, evde nöbetçi olarak bırakılan bir kişi var, bir sanık var. Bu sanığın ifadesi şöyle: “Gece gitmişlerdi diğer arkadaşlar ve sabah geldiklerinde, Mehmet Ali Şeker dedi ki ‘polis veya benzeri bir baskın var mı’ yok dedim, içeri girdiler, silahları saklarken yakalandık.” Hemen ardında da isimleri sıralıyor, dört isim sayıyor, kendisi beşinci kişi bir de “yanlarında tanımadığım bir kişi daha vardı” diyor, bu da yine dava dosyasında var. Yani altı kişi yakalanıyor polisin baskını sırasında; fakat polisin yakalama tutanağında beş kişi var Biz bunları sorduk ve bunlara o zaman da bir yanıt alamamıştık. Sonra, yakalandıktan daha sonra İrfan Çağırıcı’nın, Ankara’da, İran istihbarat ajanlarıyla bulunmasına yönelik anlatımları var dava dosyasındaki polis ifadelerinde. Bunlara ilişkin hiçbir ayrıntı yer almadı dosyalarda.
Mesela. Bahar Pastanesi diye bir pastanede, Ankara’da buluştuğunu anlatıyor İrfan Çağrıcı. Onun anlatımına göre, isimler var, İranlı şahıslar, “o şahıslardan bir tanesiyle buluştum” diyor “ve bana dedi ki, diğer bir İranlı şahsın ismini vererek, onunla bundan sonra görüşmeyeceksiniz, bundan sonra sadece benimle görüşeceksiniz onlar tasfiye edildi.” Şimdi burada bir takım İranlı kişilerle ilişkiler, İrfan Çağrıcı’nın ve yaptığı görüşmeler var. İşte birtakım işler yaptırılmak isteniyor İrfan Çağırıcı’ya ne bu işlerin kendisi var ne de İranlı istihbarat ajanları mı ya da kimse bu kişiler, onların verdiği direktiflere yönelik herhangi bir şey yer aldı bu dava dosyasında. Garip bir şekilde de biz, bu ilk dava dosyasındaki ayrıntıları yazmaya başladığımızda, yine dava dosyasından öğreniyoruz ki örgüt ikiye bölünmüş. Örgütün lideri olan İrfan Çağırıcı, diğer önemli bir kişi Tamer Aslan’ın bulunduğu gruptan ayrılmışlar.
Cezaevine girdiğinde de zaten basına yansıdı bu. Bayrampaşa Cezaevi’nden komünden atılıyor, daha sonra da örgütün diğer üyelerinden dışlanıyor.
Şimdi burada, İrfan Çağırıcı’nın çok özel ve farklı bir konumu var; ama bu dava dosyasına hiç yansımıyor. Ne olduğu tam olarak bilinemiyor. Operasyonda birtakım eksiklikler var. Bunların bağlantılı olduğu söylenen Jak Kamhi’ye suikast girişiminin dava dosyası var. Bu tarz eksiklikler ve garip gelen ayrıntılar aynı dava dosyasında da var. Mesela bu Jak Kamhi suikastının girişiminin gerçekleştirilmesinden bir süre sonra silahlar bulunuyor, üç dört tane silah. Kaleşnikof, bir tane roketatar cinsi bir silah daha. Polis tutanaklarına göre, bu silahların hepsinin seri numaraları kazınmış. Seri numarasının kazınmış olduğunu tespit edip, polis hiçbir araştırma yapmıyor. Biz polise sorduk. Seri numarası kazınmış bir silahın seri numarasını tespit etmek mümkün mü? “Hayır” dediler. Oysa 1981 yılından bu yana, Türkiye’deki laboratuvar teknolojisi, çeliği tersten okuyarak silahların seri numarasının okunmasını olanaklı kılıyor. Bu silahların seri numaraları hiç tespit edilemedi. Bizim aldığımız duyumlara göre…
Dava dosyasında olan bir ayrıntıyı önce anlatayım: Kamhi suikastına karışan sanıklara silahları getiren, davanın hiç yakalanamayan sanığı Ahmet Burak. Bu Ahmet Burak hiç yakalanamadı. Davanın diğer sanıkları, birisi İstanbul’da, ikisi sanıyorum Van’da yakalandılar. Bir tek Ahmet Burak yakalanamadı. Ahmet Burak da örgüte silahları getiren kişi. Ahmet Burak uzun süre İran’daydı, İran Radyosunda Türkçe Servisi bölümündeydi. Daha sonra İran’dan sınır dışı edilmiş. Gerekçesini bilmiyoruz. Kısa bir süre sonra da Ahmet Burak’ın babasına, Üsküdar’daki bir olayda rastladık Üsküdar’daki İmam Hatip lisesinde bir öğretmenin bir tavrı ya da söylediği söz nedeniyle gösteriler yapıldı. Bu gösteriler sırasında televizyon kanallarının kullandığı, protesto gösterisini yönlendiren bir kişi vardı; bu kişi Ahmet Burak’ın babasıydı. Biz bunu tespit ettik; ama o dönemde kullanmadık.
Şimdi, bu da, İslami Hareketin bütün bu süreç içerisindeki olaylarda hep bir şekilde yer alıyorlar; ama dava dosyasındaki soruşturma evraklarına baktığınızda hep eksiklikler var hep yanlış yönlendirilmeye müsait ayrıntılar var. Mesela, Jak Kamhi suikastında otomobil taranıyor; fakat tarama esnasında, mermiler, karşıdaki Beylerbeyi Sarayı’nın duvarına denk geliyor. Birkaç tane de araçlara sekiyor. Beylerbeyi Sarayının duvarındaki mermilerin hemen tümü insan boyunun üzerindeki noktalara geliyor, dava dosyasından tespit edebildiğimiz kadarıyla krokilerden çıkarabildiğimiz kadarıyla. Şimdi, bütün bu ayrıntıları düşününce insan bu soruşturma dosyasında eksik şeyler var ve soruşturulmamakta ısrar edilen şeyler var kanısına kapılıyor. Yani, bu silahların seri numaraları tespit edilmiyor, nereden geldiği bilinmiyor. Biz de diyoruz ki, belki bu silahlar, 80’li yılların sonunda, Türkiye’ye Doğu Almanya’dan gelen yardım silahları vardı, 300 bin civarındaydı sanıyorum Kaleşnikof. NATO yardımı kapsamında geldi. Bunların gelişleri sırasında, büyük bir çoğunluğunun numaraları kazınmıştı. Bu silahlar daha sonra, çeşitli amaçlarla, çeşitli bölgelerde dağıtıldı ve kullanıldı. Mesela, güneydoğuda özel harekât timlerinde kullanıldığını sanıyoruz ya da koruculara dağıtıldığını sanıyoruz. Bu, Susurluk’la başlayan süreçte gördük ki, yani devlet görevlisi ya da devletin yardımcı olması için görevlendirdiği kişilerin çok sayıda eyleme karıştığını gördük. Bu silahların da bu tarz bir ilişkiyle, İslami Hareket davasındaki Jak Kamhi olayına karıştığını tahmin ediyoruz; çünkü bu konuda hiçbir soruşturma yok. Polisin bu konuda sorulara verdiği net bir yanıt yok.
İslami Hareket dosyasında bir başka ayrıntı daha var: Bu örgütün üst düzey yöneticisi olan irfan Çağırıcı. Örgütün kuruluş tarihi 80’lerin hemen başı, Kasımpaşa’da kuruluyor örgüt, yine, örgütün dergilerinden, yayınlarından çıkarıyoruz bunu. İrfan Çağırıcı, 1984 yılında, Mecidiyeköy’deki bir kuyumcu soygunu nedeniyle aranıyor İrfan Çağırıcı, Taner Aslan, Muzaffer Aslan ve örgütün bütün diğer üyeleri polis tarafından aranıyor; ama 1993’te İslami Hareket davası açılıyor. Ne Tamer Aslan’ın ne İrfan Çağırıcı’nın kimlikleri tespit edilemiyor. İrfan Çağırıcı hala kod adıyla biliniyor, ismi bilinmiyor. Uğur Mumcu suikastından kısa bir süre sonra, bu İslami Hareket operasyonunda, bu sanıkların hiçbirisinin kimlikleri tespit edilemiyor. Oysa bu sanıklar zaten aranıyor, 84 yılından itibaren, Mecidiyeköy’deki kuyumcu soygunu nedeniyle aranıyorlar; ama her nasılsa ne o aranmayla ilgili evraklar ne diğerleri dosyaya yansımıyor.
1992 yılında sanıyorum, İstanbul’da bir İranlı yüzbaşı yakalanıyor. Bu İranlı yüzbaşı daha sonra Ankara’ya götürülüyor ve güvenlik birimlerinin çeşitli bölümleri tarafından ifadesi alınıyor. Bu ifadelerde Türkiye’ye yönelik örgütlenmeye ilişkin ayrıntılar veriyor, İstanbul’da olsun. Ankara’da olsun, birtakım ayrıntılar veriyor. Bu ifadelere göre, mesela, örgüt içerisinde onların istihbarat çalışması yapmak için oluşturdukları o gevşek örgüt içerisinde bir polis da var. O örgüt içerisinde -yine o ifadeden alıntı yaparak söylüyorum- MİT’te görev yapan sekreter bilgisayar bölümünde görev yapan bir sekreter kadın da var; ama ne bunlar diğer Tamer Aslan’ın, İrfan Çağırıcı’nın anlattıklarıyla ilintilendirildi ne bunlar dava dosyasına bir şekilde girdi. Hep birbirinden kopuk soruşturmalar, dosyalar var; ama bunların hiçbirinin birbiriyle bir ilintisi kurulmamış. Ortaya çıkan sorular sorulduğunda da yanıtı yok bunların. İslami Hareketle ilgili, bundan daha fazla ayrıntılar da var aslında. Mesela bu Jak Kamhi suikastının silahlarının asker kökenli kişiler tarafından verildiğine ilişkin, daha İslami Hareketle ilintisi olan aynı kesimden insanlar tarafından bize iletildi. Biz, bunu araştırdığımızda bir asker kökenli kişinin ismine ulaştık; ancak, tabii bu yüzde yüz kanıtlayabildiğimiz bir şey olmadığı gibi, doğrusu yazmayı o dönemde uygun bulmadık; ancak, böyle bir tespit de var; yani bu silahların, o biraz önce üzerlerindeki kuşkuya dair anlattığım silahların asker kökenli olduğuna dair kuşkular var. Çünkü Jak Kamhi suikastı dosyasında o silahları getiren Ahmet Burak’ın kullandığı yeşil bir Mazda var. O yeşil Mazda yok. O yeşil Mazda’yla ilgili araştırma yok. Nereye gitmiş, nereden getirmiş silahları, yok. Sorular sorulmamış…”
PKK itirafçıları Murat Demir ile Murat İpek’in komisyonda söyledikleri ile gazeteci Mehmet Güç’ün anlattıklarını özetledikten sonra, iki itirafçının İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde verdiği ifadelerinin BELGE-48’de okudunuz.
Burada iki önemli konu daha var.
Birincisi Velit Hüseyin.
Murat İpek ve Murat Demir’e göre Uğur Mumcu’nun aracına konan bombayı hazırlayan ve koyan kişi Velit Hüseyin. Ancak kimse ne tanıyordu ne de nerede olduğunu biliyordu.
Velit Hüseyin terör örgütü PKK üyesi olmaktan 3 Mayıs 1991’de yakalanarak tutuklandı.
17 Haziran 1992’de ise tahliye edildi.
Sonrasında ne yaptığını bilen yok.
Muş Valiliği Olağanüstü Hal Bürosu, Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’nun sorması üzerine 16 Nisan 1997 tarih, DS.VI-1-301 sayılı yanıtında Velit Hüseyin’in tahliye sonrası sınır dışı edilip edilmediği konusunda kayıtlarında bilgi bulunmadığını, Emniyet Müdürlüğü Pasaport ve Yabancılar Şubesi’nin bilgisayar kayıtlarında 27 Nisan 1992 tarihinde İçişleri Bakanlığınca yurda girişinin yasaklandığı şeklinde bilgi bulunduğunu belirtti.
Yani Velit Hüseyin 17 Haziran 1992’de tahliye edildi ama ondan 2 ay önce 27 Nisan 1992’de İçişleri Bakanlığı tarafından Türkiye’ye girişi yasaklandı.
İçişleri Bakanlığı’nın yasak kararını aldığı sırada Velit Hüseyin nerede dersiniz?
Muş E tipi kapalı cezaevinde…
Bununla da kalmadı elbette.
1992 yılında tahliye edilen Velit Hüseyin 1996 tarihinde üstelik de Türkiye’de yeniden ortaya çıktı.
Bunu nereden biliyoruz?
Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nin 7 Nisan 1997 tarih ve 97/420 sayılı yazısından.
Ne diyor o yazıda?
“….. Diyarbakır Valiliği’nden gelen evraklar ile Şırnak Valiliği’nden gelen yazıda, adı geçen şahsın Silopi İlçesi Barbaros Mahallesi Yeşil Sokak Yeşil Çıkmazı No:1 sayılı yerde ikamet etmekte iken, lrak’a geri dönmek isteyen Irak uyruklu yabancılardan yardımcı olmak vaadi ile maddi menfaat sağladığı ve 5682 Sayılı Pasaport Kanununa muhalefet etmekten yakalandığı, tanzim edilen tahkikat evrakları ile birlikte 25 Aralık 1996 günü Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na sevk edildiği, Sulh Ceza Mahkemesi’nin 25 Aralık 1996 gün ve 96/77 Müt. Kararı ile tevkif edildiği…..” (BELGE-49)

Demek ki İçişleri Bakanlığı’nın cezaevindeyken Türkiye’ye girişini yasakladığı Velit Hüseyin tahliye olunca bir yere gitmemiş.
Tam aksine Silopi’de ev tutmuş, bir de üzerine Irak’a dönmek isteyen Iraklıları dolandırmış.
25 Aralık 1995’de tutuklanan Velit Hüseyin bu kez cezaevinden ne zaman çıkmış?
Silopi Asliye Ceza Mahkemesi’nin 24 Ocak 1997 tarih 1996/128 esas sayılı kararı ile aynı gün. Yani bu kez cezaevinde bir aya yakın kalmış.
Onunla bitmemiş ama.
Velit Hüseyin 1992’de ilk tahliyesinin ardından serbestçe 4 yıl Türkiye’de gezmiş kimseler ses çıkarmamış ama Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nin yazısına göre, bu kez tahliye edildiği 24 Ocak 1997 günü alelacele sınır dışı edilmiş.
Uğur Mumcu cinayetinin 4. yıldönümünde ve Uğur Mumcu Cinayetini Araştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin komisyon kurulmasına karar vermesinden 10 gün sonra…
Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda terörü ve toplumsal sorunları daha kısa zamanda çözmek amacı ile ilan edilen olağanüstü hal bürokrasisi kendi sınırları içinde bir tek adamı doğru dürüst izleyemezken, Uğur Mumcu cinayeti gibi profesyonelce işlenmiş bir cinayeti çözmek için Türkiye bürokrasisinin mükemmel uyumda çalışmasını beklemek sizce de saflık değil mi?
Ve gelelim ikinci önemli konuya.
Gazeteci Mehmet Güç, itirafçılar Murat İpek ve Murat Demir’in anlattıkları üzerine davet edildiği komisyonda farklı bilgiler de verdi.
Bunlardan dikkat çekici olanlarından biri de İran sınırından girişte yakalanan TIR’larla ilgili.
Güç, komisyonda bu olayla ilgili komisyonun dikkatini çekerken şu ifadeleri kullandı:
…..
“Şimdi efendim biz, geçtiğimiz yıl içerisinde bir silah dosyası hazırlamıştık bu İran’dan girişte yakalanan TIR’larla ilgili. Bu araştırma sırasında şoförlerin ifadelerinden yararlandık dava dosyasındaki. Şoförlerden ikisi şöyle diyor; biz çok kuşkulandık, İran’da silahlar…
…..
O silahlarla ilgili bir başka ayrıntı daha var, bu da şey; İran’dan girişte yakalanan TIR’lar vardı, bu TIR’larda silahlar ortaya çıktı. Patlayıcılar özellikle ve silahlar. O dava dosyasında iki şoförün ifadesi şu; bunlar, yükleme uzayınca, belgelerini alıp Türkiye’ye girişleri gecikince Türk Büyükelçiliğine başvuruyorlar ve bizim TIR’larımızı kurtarın biz yükü mükü istemiyoruz, geri dönmek istiyoruz diye. Bir görevli araştıralım diyor ve bir gün sonra tekrar uğradıklarında, aman boşaltmayın yükleri, bekleyin, gelecektir yükleyen kimse belgelerinizi verecektir, Türkiye’ye girersiniz diyor, şimdi bu meali, çok açık ifadeyle şunu söylüyor şoförlerin ikisi de Tahran’daki konsolosluğumuza gittik, bir istihbarat görevlisi –her iki şoförün de ifadesi bu- bize, sakın TIR’ları boşaltmayın, devam edin. Yani, işte bir gün sonra tekrar buluşuyor bizimle, aman boşaltmayın yükleri, bekleyin adamlar gelecek, devam edin.
Yani, bu tür çalışmalardan bizim istihbaratlarımızın haberi vardır.
Yani, bunlar da dava dosyasında var. Yani, bunu sadece örnek olsun diye verdim. Yani, o tür silah taşıma, yükleme faaliyetleri devletin yararına faaliyet diye yapılıyordur belki bilmiyorum; ama bu tarz çalışmalardan istihbarat örgütlerinin bilgileri vardır.
…..
Efendim yani, çok açık bir şey var, gazeteci olarak benim tespit edebildiğim çok net bir şey, yani, bu konuda benim kafamda en azından hiçbir şüphe yok, yeraltında faaliyette bulunan her kesimin birbiriyle ilişkisi vardır.
Türkiye’de yeraltında ya da dünyanın her ülkesinde yeraltında devletin istihbarat örgütleri vardır, polisin istihbaratı vardır, bunlar, hukukla sınırlı olarak çalışırlar. Mafya vardır ve terör vardır, bunlar yeraltında bir şekilde mutlaka ve mutlaka haberdardırlar birbirlerinden.
Özellikle istihbarat örgütleri o yeraltını bu haber akışı için kullanır. Şimdi, Uğur Mumcu suikastına ilişkin de eğer, MİT’in elinde bir bilgi yoksa MİT diye bir kurum yok demektir ya da jandarma istihbaratının elinde. Ben çok inanıyorum ki, Uğur Mumcu’nun ölümüne giden süreçte, ölümüyle ilgili ayrıntılar bizim istihbarat kurumlarımızın raporları içerisinde vardır ben buna inanıyorum. Eğer, bu konuda vermeyi isterlerse, bir şeyler çıkacaktır, ona inanıyorum. Yani, arkasında bunun İran çıkabilir, İran bağlantılı Amerika çıkabilir başka taşeronlar çıkabilir; ama bunlarla ilgili çok şey var…”
Gazeteci Mehmet Güç’ün düşündüklerini aslında Türkiye’yi biraz okuyan bütün insanlar söylüyor.
Ortak fikir, böyle bir suikast nasıl çözülmez?
Belki de gazeteci Mehmet Güç’ün söylediği gibi.
MİT’in elinde bilgi yoksa MİT diye bir kurum yoktur…
Devamı var…
Yayınlanan bölümler:
Bölüm 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7.




