Bazı yoksulluklar vardır; insanın önce hayallerini aç bırakır.
Bazı dayanışmalar vardır; insanın önce umudunu doyurur.
Çünkü insan, en çok başka bir insanın elini tuttuğunda güçlenir. Bunu yalnızca hayat değil, bilim de söylüyor. Güvenin ve dayanışmanın güçlü olduğu toplumlarda insanlar daha mutlu, daha huzurlu ve geleceğe daha umutla bakıyor. 
“Nereden çıktı şimdi bu dayanışma?” diyebilirsiniz.

Son yazımda ailemizde yaşanan özel bir sağlık sorunundan söz etmiştim. Yaklaşık iki haftadır günlerimin büyük bölümü hastane odasında refakatçi olarak geçiyor. Mesleki deformasyon olsa gerek; koridorlarda dolaşırken yalnızca hastaları değil, yüzlere yansıyan korkuyu, umudu ve çaresizliği de izliyorum.
İşte bu günlerde tanık olduğum bir olay ile araştırdığım dosyalardan biri zihnimde birleşti.
Biri insanı umutlandıran, diğeri ise düşündüren iki ayrı dayanışma hikayesi…

Yan yana dizilmiş hastane odalarının bazı kapıları açık, bazıları hep kapalıydı.
İki kişilik odalardan biri ilk günden beri dikkatimi çekiyordu.
Kapısı hiç açılmıyor, içeriden tek bir ses bile gelmiyordu.
Bir gün koridorda sohbet ettiğimiz hasta yakınlarından hikayeyi öğrendim.
Odada orta yaşlı iki erkek hasta kalıyormuş.
Refakat edecek kimseleri olmadığı için haftalardır birbirlerine destek olarak tedavi görüyorlarmış.
Birinin tedavisi daha önce tamamlanmış.
Doktorlar taburcu olabileceğini söylemiş.
Ama o gitmeyi reddetmiş.
“Neden?” diye sorduklarında ise tek cümle kurmuş
“Arkadaşla burada tanıştım. İkimizin de yardım edecek kimsesi yoktu. Onca zor günü birlikte atlattık. Ben iyileştim ama o hala hasta. Onu burada bırakıp gitmek içime sinmiyor. O iyileşene kadar refakatçisi olacağım. Buradan birlikte yürüyerek çıkacağız…

Bu söz yalnızca doktorları değil, koridordaki herkesi etkilemiş.
Bir süre sonra başka hastaların ziyaretçileri de kendi yakınlarının ardından bu iki hastaya uğramaya başladı.
Kimi meyve bıraktı…
Kimi çay söyledi…
Kimi yalnızca birkaç dakika sohbet etti.
Dört gün boyunca ben de bu sessiz dayanışmaya tanıklık ettim.
Zaman zaman sohbet ettik.
Hayat hikayelerini dinledim.
Bazen fark ettirmeden notlar aldım.
Birbirlerini hastanede tanıyan iki yabancı, birbirlerine akraba olmayı seçmişti.
İşte ilk hikaye buydu.

Şimdi gelelim ikinci hikâyeye…
Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin en önemli iştiraklerinden biri olan BESOT, yaklaşık 400 milyon lira sermayeye sahip bir belediye şirketi.
Şirket, 29 Temmuz 2026 tarihli olağan genel kurulunda bağımsız denetçisini belirledi.
Seçilen isim İzmir’de Serbest Muhasebeci Mali Müşavir olarak faaliyet gösteren Ebru Şimdi.
İlk bakışta her şey usulüne uygun görünüyor. Ancak kamu adına bağımsız denetim yapacak kişinin geçmişine bakıldığında farklı bir soru ortaya çıkıyor. 
Ebru Şimdi’nin 2024 yerel seçimleri öncesinde CHP’den Balçova Belediye Başkan aday adayı olduğu görülüyor. 

İşte tam da bu noktada konu hukuktan çok siyasi etik tartışmasına dönüşüyor. 
Bağımsız denetçilik elbette mesleki yeterlilik gerektirir.
Ancak kamu adına denetim yapacak bir ismin siyasi geçmişi, ister istemez kamuoyunda tarafsızlık tartışmalarına yol açacaktır. 
Bu durum hukuken yasak olmayabilir. 
Ama etik açıdan tartışılmayacağı anlamına da gelmez. 

İki ayrı dayanışma hikâyesi…
Birinde hiçbir çıkar beklemeden birbirine omuz veren iki insan var.
Diğerinde ise kamu yönetiminde tarafsızlık ve siyasi etik açısından sorulması gereken sorular…
Hangisinin doğru olduğuna ben karar vermeyeceğim.
Çünkü vicdanın terazisi, mahkemelerden de siyasetçilerden de önce çalışır.
Ben yalnızca aynayı tuttum.
Aynaya baktığınızda hangi dayanışmanın Türkiye’yi büyüteceğine siz karar verin…

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin