Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Ertesi gün katılacağım söyleşide uyuklamamak için erken yatayım dedim. Bir o yana bir bu yana dönerken; gelmeyen uykuyu kovalamanın da çok zor olduğunu anlıyordum. Şimdi uyurum, az sonra uyurum, çok da kafana takma diyerek dönüp dururken telefonun sesi bütün planlarımı bozdu.

Acaba tanıdık biri miydi yoksa gece yarısı şakası mıydı?

Telefonun ucundaki ses; “İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ile yanındaki iki-üç kişi koca koca dört bavulla havaalanındalardı. Bir yere gittiler sanırım” dedi.

“Nereye gidiyorlar?” dedim. Bilmediğini söyledi. Oysa bavulları teslim etmek için gittikleri masanın üzerinde hangi havayolu, nereye gittiği, hatta uçuş numarası bile yazardı. Demek ki dikkat etmemiş ya da “gazeteci gibi” düşünmemişti. Koca belediye başkanı yanındakilerle birlikte herhalde “heyecan olsun” diye havaalanında hem de dış hatlarda ne arar diye düşündüm. Kovaladığım uyku uçup gitti…

Yatakta doğruldum. Kafamda bir sürü soru. En çok da “neden?” sorusu…

Mutfağa geçip önce su içtim sonra sigara (sağlığa zararlıdır) yaktım. 

Haber değeri taşıyan ama içinde hâlâ bir sürü bilinmez bulunan bu konuyu okuyucuya nasıl aktarmalıydım? Hem bilgi vermeli hem de merak uyandırmalıydım. 

İlk sigara çare olmadı. Kahvenin yanında ikincisini içerken (sigara hala sağlığa zararlıdır) imdadıma sosyal medya yetişti.

Telefondan X uygulamasını açtım ve aklımdaki soruyu yazdım: “Bir belediye başkanı duruşmasına bir hafta kala dört koca bavulla yurt dışına neden gider?” 

Çok da haber değeri olmayan, sadece insanın kendi beyninin içinde evirip çevirdiği, yanıtını bulamadığı ama eksik bilgi nedeniyle habere dönüşemeyecek sıradan bilgi…

Oturup araştırsanız onlarca delil, belge okuyup iki satır yazsanız bu kadar dikkat çekmez.

“Yazmasaydım” dediğimde artık iş işten geçmişti. Allahtan ne belediye başkanın ismini ne de yönettiği şehrin ismini vermemiştim, linç yemekten kurtarabilirdim.

Sanki uyumak tek sorunum değilmiş gibi bir sürü mesaj bir sürü yorum.

Meraklı milletiz, “kim bu belediye başkanı” diye soran sorana.

Ertesi gün koşuşturmacanın arasında bir önceki gece ne yazdığımı bile unutup günü sonlandırdım.

Eve döndüğümde bir sürü bildirim, bir sürü yanıtsız arama…

Sırayla arayanlara dönerken, içlerinden biri “Dün yaptığın paylaşıma Manisa’nın “belediye meclisi tarafından seçilmiş” Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ne yanıt verdiğini okudun mu?” diye sordu, okumamıştım.

Bizim neslin büyük sıkıntısı; ekranları gittikçe büyümesine rağmen cep telefonları ile kuramadığımız ilişki. Gençlere imreniyorum. Bir yandan birbirleri ile konuşurken diğer yandan telefon ekranında yıldırım hızıyla birileriyle yazışıyorlar… Biz ise mutlaka bilgisayarı açacağız, koca ekranda yazılanları okuyup sindireceğiz…

Neslime ihanet etmemek adına o saatte bilgisayarı açtım. Bir gün önce yaptığım paylaşımı buldum, kim ne yorum yapmış okumaya başladım ve By Başkan’ın yorumuna kadar geldim.

Ne yazmış olabilirdi?

“Beyni sulanmış. Millet de ciddiye alıyor…”

Şaşırmadım desem yalan olur…

Kendisi ile en ufak ilgisi olmayan konuda bir insan neden böyle öfkeye kapılır diye düşünürken sağa sola sordum.

Meğerse By Başkan da bir hafta önce yavru vatan Kıbrıs’a gitmiş ve sosyal medya paylaşımımı muhtemelen bu yüzden üzerine almıştı.

Daha şaşkınlığımı üzerimden atamadan bu kez By Başkan’ın başka bir paylaşıma verdiği yanıtların ekran görüntüleri düştü bilgisayarıma.

Ağzım açık okudum…

“Yavşak, FETÖCÜ, avantacı…” daha neler neler.

“Ucuz kurtarmışım; en azından benim için sadece beynimle ilgili bir tespitte bulunmuştu” diyerek kendimi avutmaya çalıştım. Ertesi gün By Başkan kristal bardaktaki soğuk suyun etkisinden kurtulmuş olacak ki yorumlarının “çoğunu silmiş” ama nafile…

Ekran görüntüleri alınmıştı bir kere…

Manisa’nın “belediye meclisi tarafından seçilmiş” Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu ile daha önce de “sosyal medya” üzerinden tartışmışlığımız var. O zaman da “hastalıklı bir zihnin ürünü” benzetmesi yapmış; “Klavyeden yönetilen şehir Manisa” başlıklı yazımda By Başkan’a yanıt vermeye çalışmıştım.

Bir süre “sosyal medyadan seçmenlerine ayar vermeye ara veren” By Başkan demek ki çok da dayanamamış, kristal bardaktan soğuk su içmeye yeniden başlamış diye düşündüm.

Bu kez yanıt vermeyeyim diye bir de beni engellemiş…

O yüzden kendisine “hak ettiği” yanıtı veremedim kusura bakmayın artık.

Ertesi sabah uyanır uyanmaz ilk iş olarak ne olur ne olmaz diye doğruca sağlık ocağına gittim. En son kaç yıl önce gittim anımsamıyorum ama bana bakan erkek doktor gitmediğim süre içinde hayatını kaybetmiş onu öğrendim. (Yattığı yer incitmesin) O kadar ilgisizim siz anlayın artık. Yerine gelen kadın doktor ile tanışmak mecburiyeti var kafamda. Makineden sıramı alıp salonun ortasında dizili koltuklardan birine iliştim. Sıra bana gelip kendimi doktorun karşısında otururken bulduğumda ilk soru tam da Türkiye’ye göreydi…

“Neyiniz var?”

“Neyim olduğunu bilsem burada ne işim olabilir?” diyecektim ama ilk karşılaşmada doktor ile aramda gerginlik olsun istemedim, onun yerine muziplik yapayım dedim.

“Beynim sulanmış bir de hastalıklı bir zihnim var sanıyorum” dedim…

Kadın doktor başını kaldırıp yüzüme baktı. Masanın arkasından fırlayıp yüzümün tam ortasına güzel bir yumruk atacak gibi duruyordu. 

Yapmadı, onun yerine ciddiyeti tercih etti.

“Buna kim karar verdi?” diye sordu.

“Eczacı… Eczacı ama aynı zamanda da başkan” diye yanıtladım.

Az önce masanın arkasından fırlayıp yüzümün ortasına yumruk atacağını düşündüğüm doktor verdiğim yanıtı beğenmemişti…

“Beyefendi, rahatsızlığınız için bir eczacının koyduğu teşhisiniz varsa tedavinizi de ona yaptırsaydınız. Buraya kadar niye zahmet ettiniz?” dedi.

O anda bir kadınla; hele hele kendisine ait bir makam masasının arkasında oturan bir kadınla asla tartışılamayacağı gerçeği, doktorun tokadından daha sert biçimde yüzümde patladı.

Boynumu büktüm, cep telefonumu çıkardım, By Başkan’ın “hakkımdaki teşhisini” doktor hanıma gösterip sordum; “Koca başkan; üstelik de eczacı. Yalan mı söylüyor?” dedim.

Kadın doktorun yüzündeki ciddiyetin yerini gülümseme aldı, alaycı bir gülümseme.

“Neden bu kadar zamandır gelmediğiniz belli oldu, size bir prostat testi yaptıralım bir de yan odadaki arkadaşlar kanınızı alsınlar” dedi.

O sırada içimden telefondan güçlükle de olsa By Başkan’a ulaşıp “Sayın Başkanım; burada bir tıp doktoru var, prostat testi yaptırmak ya da kanımı almak istiyor. Sizce hangisini yaptırırsam beynimdeki sorunlara çare olur?” diye sormak geldi, soramadım…

Beynimdeki rahatsızlık için neden prostat testi yaptırmam gerektiğini ise hiç anlamadım. 

Prostat testinden korktuğumu söyleyip kan vermek konusunda orta yolu bulduk.

Yan odanın kapısını çalıp o bilindik “GELL” sesini duyduktan sonra içeri girdim. Üç hemşire az önce içtikleri kahve fincanlarının içine bakıp birbirlerine bir şeyler anlatıyordu. 

İçeri girişim keyiflerini kaçırmış olacak ki yüzleri asıldı.

“Kan mı verecektiniz” diye sordu biri.

Niyetim öyle olsa da kapıdan içeri adım atmışlığın pişmanlığı vardı üzerimde. 

İstifimi bozmadan yanıtladım: “Sanırım yanlış odaya geldim, sürücü olur raporu almak için ne yapmak gerekir onu soracaktım” dedim.

Gereksiz kapı çalışımın verdiği rahatsızlık geçmişti, hemşireler kahve fincanlarının içinde gördükleri geleceklerini birbirlerine anlatmaya devam ederken sessizce odadan çıkıp kapıyı kapattım. Bir daha ne zaman giderim, artık bundan sonra bir doktor beni gördüğünde ölüm raporumu mu yazıyor olur onu bilemem… 

Gördüğünüz gibi ne Manisa Büyükşehir Belediyesini ne şirketlerini ne ihalelerini ne de o ihaleler üzerinden kimlerin “haksız yere kazanç elde ettiğini” yazdım. Aslında yazıda Manisa kelimesi bile az geçti, tam da A3 genel yayın yönetmeni gazeteci Süleyman Gençel’in istediği gibi içinde eser miktarda Manisa kelimesi geçen bir yazı oldu.  

Bu yazıdan ne ders çıkardım?

Kristal bardaktaki soğuk su en az sigara kadar sağlığa zararlı.

Ayrıca daha önce yazdığım gibi ahlak, kendini bilmek gibi kavramların eğitimle falan ilgisi yok. Ailenizden almamışsanız bir daha öğrenmenizin de mümkünü yok…

Bu yazının yayınlandığı/okuduğunuz saatlerde Manisa’nın “belediye meclisi tarafından seçilmiş” Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu gazetecilere şehre neler yaptıklarını anlattığı aylık toplantılarından birini yapıyor olabilir.

Aracılar vasıtası ile ben de davet edildim ama tabak çatal sesleri arasında, adına “basın toplantısı” denilen etkinliklere 40 yıldır katılmadım bundan sonra da katılmam.

Şaka bir yana, mizah başka; gazetecilik başka. 

Madem By Başkan basın toplantısı düzenlemiş ve her soru serbest denmiş, o halde kamuoyu adına şu iki soruyu da sormuş olayım.

  • Manisa’da dolaşırken rastladığım etkinliklerde belediyenin ve CHP Manisa İl Başkanlığı’nın gönderdiği çelenklere rastladım. Bütün çelenkler de aynı çiçekçilik şirketi tarafından hazırlanıp getirilmişti. Bu çiçeklerin (il başkanlığınınki de dahil) parası belediyeniz kasasından mı çıkıyor yoksa ayrı ayrı mı fatura ediliyor? Ayrıca bu şirketin sahibi/sahiplerinin CHP’nin Manisa il yönetiminde yer alıyor olması siyasi etik anlayışınıza ne kadar uyuyor ya da uyuyor mu?
  • Kızdığınız insanları “FETÖCÜ” olmakla suçluyorsunuz. Sizin Akhisar ve Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunuz dönemlerde çeşitli tarikat/cemaatlere ait arazilerin imar planlarını (örneğin eko turizm bölgesi olarak) değiştirerek rant sağladığınız oldu mu? Oldu ise bu cemaat/tarikatlarla ne ilginiz var.

Yanıt gelir mi bilinmez.

Yanıt yerine yeni bir “teşhis” gelmesi endişem daha fazla. 

Umarım bu kez beyin ile ilgili yeni bir teşhis gelmez; çünkü göründüğüm tıp doktoru beynim için prostatıma bakmaya kalktı. Daha ağır bir cezayı hak etmediğimi düşünüyorum…

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin