Türkiye siyaseti bir süredir CHP içindeki “liderlik mücadelesine” kilitlenmiş durumda. 
Bir gün Özgür Özel konuşuluyor.
Ertesi gün Kemal Kılıçdaroğlu.
Bir sonraki gün ise Ekrem İmamoğlu.
İktidar cephesinde ise “Recep Tayyip Erdoğan sonrası dönemin nasıl şekilleneceği” tartışılıyor. Bakanlar, danışmanlar, bürokratik çevreler, sermaye grupları ve parti içindeki farklı eğilimler üzerinden çeşitli “senaryolar” üretiliyor.
Bütün bu tartışmaların ortak tek bir özelliği var.
Hiçbiri “Türkiye’nin gerçek sorunlarını” merkezine koymuyor.
Çünkü bugün yaşadığımız kriz yalnızca bir “hükümet krizi” değil.
Yalnızca bir muhalefet krizi de değil.
Bugün yaşanan şey, “Cumhuriyet’in son kırk yılına damgasını vuran siyasal ve ekonomik modelin” bütün aktörleriyle birlikte yaşadığı bir “meşruiyet” krizidir.

Türkiye’deki mevcut sağ/sol/liberal/muhafazakar kısaca siyasal aktörlerin büyük bölümü aslında “aynı tarihsel dönemin” ürünüdür.
1980 askeri darbesi “yalnızca sol hareketi” ezmedi.
Aynı zamanda Türkiye’nin “ekonomik yönünü de” değiştirdi.
Kamu işletmelerinin küçültülmesi, özelleştirmeler, uluslararası sermayeye bağımlılık, ucuz emek politikaları ve borçlanmaya dayalı büyüme modeli “bu dönemde” kurumsallaştı.
AKP de kurulan bu yeni düzenin içinden çıkan “son siyasi aktör” oldu.
CHP’nin “bugünkü yönetici kadroları da” bu dönemin içinde şekillendi.
Dolayısıyla kamuoyuna sunulan “büyük kutuplaşmaya rağmen” iki blok arasında ekonomik model açısından “radikal farklılıklar” hiçbir zaman olmadı.
Bugün CHP’de yaşanan gerilimin temelinde “yalnızca liderlik sorunu” yok.
Parti aynı zamanda “tarihsel kimlik krizinin” içine girmiş durumda.
Bir tarafta devletçi-Kemalist gelenekten gelen kadrolar diğer tarafta daha liberal, küresel entegrasyonu savunan, büyükşehir merkezli “yeni siyasi aktörler” çekişiyor.
Ekrem İmamoğlu’nun yükselişini de “21’nci yüzyılın ANAP’ı” söylemini de bu dönüşümün sembolü olarak görebiliriz.
Özgür Özel ise bir yandan “değişim söylemini” sürdürmeye çalışırken diğer yandan parti içindeki “farklı güç merkezlerini” bir arada tutmaya çalışıyor.
Ancak ortada çözülmemiş bir soru bulunuyor:
CHP tam olarak neyi temsil ediyor?
Emekçileri mi?
Orta sınıfları mı?
Kentli profesyonelleri mi?
Küresel sermaye ile “daha uyumlu yeni bir merkez siyaseti” mi?
Bu sorular cevapsız kaldıkça “parti içindeki mücadelelerin bitmesi” mümkün görünmüyor.

Son olarak da İzmir’de ortaya çıkan tartışmalar ve “yirmi yıldan fazla bir süre sonra CHP’nin kalesi” olma özelliğini yitirmesi de bu nedenle “yalnızca yerel bir sorun” değildir.
İzmir aslında “CHP’nin geleceğine ilişkin tartışmaların” laboratuvarıdır.
Bütün bu tartışmalara bakıldığında ilk sorulması gereken soru şudur:
Gerçekte neyin kavgasını izliyoruz?
Televizyon ekranlarında, sosyal medya platformlarında ve gazete köşelerinde anlatıldığı gibi bir “ideolojik mücadele” mi yaşanıyor yoksa aynı siyasal ve ekonomik düzen içerisinde farklı güç merkezlerinin “nüfuz alanı mücadelesine” mi tanıklık ediyoruz?
CHP’deki kavga da AKP içindeki gerilimler de yeni parti arayışları da belediyeler üzerindeki mücadeleler de aslında daha büyük bir “dönüşümün” belirtileri.

Türkiye’nin “son kırk yıllık ekonomik modeli” tıkanmıştır.
Gelir dağılımı bozulmuştur.
Genç kuşaklar geleceğe güven duymamaktadır.
Üretim yerine rant teşvik edilmiştir.
Borç ekonomisi sınırlarına ulaşmıştır.
Bu nedenle siyaset giderek daha sertleşmektedir.
Çünkü “küçülen ekonomik pastanın paylaşımı daha büyük çatışmalar” yaratmaktadır.
O yüzden bugün Türkiye’de yaşananlar yalnızca Kılıçdaroğlu’nun, Özgür Özel’in, İmamoğlu’nun ya da Erdoğan’ın hikâyesi değildir.
Yaşanan şey “bir dönemin kapanış” sancılarıdır.
Fakat bu kapanışın “nasıl sonuçlanacağını” henüz kimse bilmemektedir.
CHP içerisinde yaşanan çekişmelerin merkezinde üretim ilişkileri, emek-sermaye çelişkisi, gelir dağılımı adaletsizliği ya da kamucu ekonomi programı bulunmamaktadır. 
Tartışmanın merkezinde parti örgütü, belediyeler, aday belirleme süreçleri ve “siyasi güç dengeleri” bulunmaktadır.
Bu nedenle CHP’de yaşanan krizi anlamak için “kişilere değil, sınıflara” bakmak gerekir.

CHP’nin toplumsal tabanı esas olarak kentli orta sınıflar, bürokratik katmanlar, beyaz yakalı profesyoneller, eğitimli kesimler ve büyükşehirlerde yaşayan seküler seçmenlerden oluşmaktadır. İşçi sınıfı ve diğer sol siyasal çevrelerle kurulan bağ ise çoğu zaman “seçim dönemlerinde kurulan geçici ittifakların” ötesine geçememektedir. Dolayısıyla partide yaşanan her liderlik tartışması kaçınılmaz olarak “sınıfsal değil yönetsel” bir karakter taşımaktadır.
Bugün Kılıçdaroğlu ile Özel arasında görünen farklılıklar, sermaye düzenine “alternatif bir ekonomik model önerisinden” kaynaklanmamaktadır. İmamoğlu ile geleneksel parti yapısı arasındaki gerilim de özünde “devletçilik ile liberalizm arasındaki bir mücadele” değildir.
Ortada farklı sermaye çevreleri, farklı siyasi ağlar, farklı belediye mekanizmaları ve farklı “güç odakları arasında yaşanan bir rekabet” bulunmaktadır.

CHP’deki yaşanan krizde İzmir ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın “aksi telkinlere rağmen” istifa kararı alması neden önemlidir?
Çünkü İzmir yalnızca bir “şehir” değildir.
Cumhuriyet tarihinin “belirli bir siyasal kimliğinin” sembolüdür.
CHP açısından bakıldığında ise İzmir bir seçim bölgesinden çok daha fazlasıdır. 
“Partinin ideolojik vitrini, örgütsel laboratuvarı ve kadro üretim” merkezidir.
Bu nedenle İzmir’de ortaya çıkan her siyasal kriz aslında “CHP’nin de geleceğine ilişkin bir işaret olarak” okunmak zorundadır.
Son dönemde yaşanan tartışmaların önemi de buradan kaynaklanmaktadır.
Yıllarca “CHP’nin kalesi” olarak tanımlanan İzmir’de bile parti içi çatışmaların görünür hale gelmesi, aslında uzun süredir biriken “yapısal sorunların” dışa vurumudur.
Daha bir yıl öncesinde “grev kırıcılığına” soyunan belediye başkanının istifa ettikten hemen sonra “CHP’den istifa ettim ama dünya görüşümde, siyasete bakış açımda bir değişiklik yok” demesi de bu yapısal sorunun “ne kadar derin olduğunu” göstermektedir.
Sorun yalnızca “kişiler arasında yaşanan anlaşmazlıklar” değildir.
Sorun, CHP’nin “ne olmak istediğine ilişkin” net bir yanıt üretememesidir.
Parti bir “halk hareketi” mi olacaktır?
Bir “merkez parti” mi olacaktır?
Bir “sosyal demokrat dönüşüm projesi” mi geliştirecektir?
Yoksa büyükşehir belediyeleri etrafında şekillenen “yeni bir yönetici elitin siyasi platformu” olarak mı kalacaktır? Bu soruların hiçbirine net cevap verilmediği için parti içindeki “her tartışma kısa sürede kişisel kamplaşmalara” dönüşmektedir.
Bu kamplaşmalar öylesine tehlikeli noktaya varmıştır ki; kendini “sosyal demokrat/solcu” olarak tanımlayan “taraftarlar” arasında ırkçı, mezhepçi hatta cinsiyetçi faşist söylemler her iki grubun da kendi içinde “alkışladığı” yeni bir düzen haline evrilmiştir.

Türkiye “son yılların en ağır ekonomik krizlerinden” birini yaşamaktadır. Milyonlarca işçi “yoksulluk sınırının altında” ücretlerle çalışmaktadır. 
Gençler “geleceksizlik hissiyle ülkeyi terk etmeyi” düşünmektedir. 
Emekliler “temel ihtiyaçlarını karşılamakta” zorlanmaktadır.
Tarım çökmekte, “küçük üretici ayakta kalmaya” çalışmaktadır.
Buna rağmen siyasetin merkezinde ücretler, çalışma koşulları, sendikal haklar ve üretim politikaları değil “liderlik yarışı” bulunmaktadır.
Bir ülkede muhalefet, halkın gündemini değil “kendi iç gündemini konuşmaya başladığında” siyasal temsil krizi de derinleşir.
Bugün birçok yurttaşın “siyasetten uzaklaşmasının” nedeni de budur.
Çünkü insanlar “kendi yaşamlarında değişim yaratacak” programlar görmek isterken, karşılarına çoğu zaman “kişisel rekabetler” çıkmaktadır.

CHP’de yaşananlar yalnızca “CHP’nin sorunu” da değildir.
Aynı zamanda Türkiye solunun “onlarca yıldır çözemediği temel meselenin de” yansımasıdır.
Bu mesele “örgütlü emek ile siyaset arasındaki bağın” zayıflığıdır.
İşçi hareketi “güçlü olmadığında” siyaset kişiler etrafında şekillenir.
Sendikalar “güçsüz olduğunda” liderler ön plana çıkar.
Toplumsal hareketler geri çekildiğinde “medya figürleri” belirleyici hale gelir.
Bunun sonucunda da programların yerini sloganlar, ideolojilerin yerini gücü elinde tutana karşı “kişisel sadakatler” almaya başlar.
Bugün CHP içinde yaşanan tablo tam olarak budur.
Tartışma “kamulaştırma mı özelleştirme mi” değildir.
Tartışma “planlı ekonomi mi piyasa ekonomisi mi” değildir.
Tartışma “emek mi sermaye mi” değildir.
Tartışma “parti mekanizmasını” kimin yöneteceğidir.
Bu nedenle yaşanan krizin “tarihsel anlamı” sınırlıdır.
Çünkü “düzenin sınırları” sorgulanmamaktadır.
Sadece düzen içerisindeki “pozisyonlar” yeniden dağıtılmaktadır.

Türkiye’nin ihtiyacı “yeni bir liderin putlaştırılması” değildir.
Yeni bir “kurtarıcı da” değildir.
İhtiyaç duyulan şey, milyonlarca emekçinin “yaşam koşullarını değiştirecek” bir toplumsal programdır. İşsizliği azaltacak, gelir dağılımını düzeltecek, eğitim ve sağlık hizmetlerini “kamusal bir hak olarak yeniden tanımlayacak” üretimi önceleyen bir ekonomik vizyondur.
Siyaset “kişilerin etrafında döndüğü sürece” her kavga bir sonraki kavgayı doğuracaktır.
Bugün Kılıçdaroğlu-Özel-İmamoğlu ile başlayan tartışma “yarın başka isimlerle” devam edecektir. Özgür Özel’in yerine başka biri gelecektir. İmamoğlu’nun yerine başka bir figür çıkacaktır. Fakat değişmeyen şey “emekçi sınıfların temsil edilme sorunu” olacaktır.
Asıl mesele budur.
Ve Türkiye “siyasetinin geleceği de” büyük ölçüde bu soruya verilecek cevapta gizlidir.
Siyaset, yönetenlerin kendi iç mücadelelerinin sahnesi olmaya devam mı edecek, yoksa “emekçilerin gerçek taleplerinin” ifadesine mi dönüşecek?

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin