Tufts Üniversitesi siyaset bilimi doçenti Michael Beckley, Foreign Affairs‘te kaleme aldığı yazısında “Haydut bir süper güç küresel düzeni nasıl yeniden kuracak” sorusunu sordu.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ABD’nin büyük ölçüde iki dış politika yolundan birini izlemesi bekleniyordu: liberal uluslararası düzenin lideri olarak ülkenin konumunu korumak ya da geri çekilmek ve Amerika sonrası, çok kutuplu bir dünyaya uyum sağlamak. Ancak 2020’de Foreign Affairs’te tartıştığım gibi, en olası yörünge her zaman üçüncü bir yoldu: ne enternasyonalist ne de izolasyonist, ancak saldırgan, güçlü ve giderek daha fazla kendi çıkarını düşünen haydut bir süper güç olmak.

ABD Başkanı Donald Trump, gümrük tarifelerini 1930’un meşhur Smoot-Hawley Yasası’nı hatırlatan seviyelere yükselterek, dış yardımları keserek, müttefiklerini küçümseyerek, Grönland ve Panama Kanalı da dahil olmak üzere yabancı toprakları ele geçirmeyi teklif ederek bu vizyona keskin bir tanım kazandırdı.

Yine de Trump, küresel liderlikle ilgili uzun süredir kaynayan hayal kırıklıklarını ve ABD stratejisini içe çeken daha derin yapısal güçleri kanalize eden bir mimardan çok hızlandırandır. Artık asıl soru ABD’nin kendi yolunda ilerlemeye devam edip etmeyeceği değil, nasıl ve ne amaçla ilerleyeceğidir.

Bu değişimin itici güçlerini anlamak artık akademik bir tartışma konusu değil. Bundan sonra olacakları şekillendirmek esastır. Kontrol edilmediği takdirde Washington’un tek taraflı dönüşü dünyayı istikrarsızlaştırabilir; kendi uzun vadeli gücünü zayıflatabilir. Ancak bu güçler fark edilir ve yeniden yönlendirilirse, daha odaklı ve sürdürülebilir bir stratejinin temelini oluşturabilir. Bu liberal düzenin temel güçlerinden vazgeçmeden liberal hegemonyanın aşırılıklarından sıyrılan bir strateji olur.

Neden tek başına değil?

Amerika Birleşik Devletleri’nin tek başına hareket etmesinin bir nedeni de bunu yapabiliyor olması. Yıllardır yapılan gerileme uyarılarına rağmen Amerikan gücü hala çok güçlü. Ülkenin tüketici pazarı, Çin ve Euro bölgesi pazarlarının toplam büyüklüğüne rakip. Küresel ticaretin yarısı ve uluslararası finansal işlemlerin yaklaşık yüzde 90’ı ABD bağlantılı bankalar aracılığıyla dolar üzerinden gerçekleştiriliyor. Bu da Washington’a felç edici yaptırımlar uygulama gücü veriyor. Üstelik Amerika Birleşik Devletleri dünyadaki ticarete en az bağımlı ekonomilerden birine sahip: ihracat GSYİH’nin sadece yüzde 11’ini oluşturuyor (bunun üçte biri Kanada ve Meksika’ya gidiyor), küresel ortalama ise yüzde 30. ABD firmaları küresel risk sermayesinin yarısını sağlıyor. Enerji ve gıda gibi yaşamsal ihtiyaçların üretimine hakim. Ayrıca yarı iletkenler, havacılık ve biyoteknoloji dahil olmak üzere yüksek teknoloji endüstrilerinde küresel kârın yarısından fazlasını üretiyor -Çin’in payının neredeyse on katı. Amerika Birleşik Devletleri yüksek hacimli sanayi girdileri (temel kimyasallar, jenerik ilaçlar, nadir topraklar ve düşük kaliteli çipler) için Çin’e bağımlıdır; ancak Çin ileri teknoloji, gıda ve enerji güvenliği için Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerine çok daha fazla bağımlıdır. Bir kopuşta her iki taraf da zarar görecektir, ancak Çin’in kayıplarını telafi etmek daha zor olacaktır.

Askeri açıdan ABD, kıyılarından binlerce mil uzakta büyük savaşlar yapabilen tek ülkedir. Dünya nüfusunun beşte birini ve ekonomik çıktısının üçte birini oluşturan yaklaşık 70 ülke, savunma anlaşmaları yoluyla ABD’nin korumasına muhtaçtır ve kendi güçlerini sınırlarının ötesine taşımak için ABD istihbaratına ve lojistiğine ihtiyaç duymaktadır. ABD pazarına ve ordusuna bu denli bağımlı bir dünyada Washington’un, kuralları gözden geçirmek ya da tamamen terk etmek için muazzam bir kozu var.

ABD tek başına saldırmak için sadece araçlara değil, aynı zamanda bir şekilde giderek artan güdülere de sahip. Amerika’nın liderliğindeki liberal düzen, asıl amacını aşarak bir yükler ve kırılganlıklar labirentine dönüştü. Başarısız olmadı ama artık var olmayan tehditlere karşı zafer kazandı: İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımı ve komünizmin yayılması. 1950’lerin başında Sovyetler Birliği Avrasya’nın neredeyse yarısını kontrol ediyor ve Batı Avrupa’nın iki katı askeri güce sahipti. Özel mülkiyeti ortadan kaldırmaya kararlı komünist partiler, küresel sanayi üretiminin üçte birini kontrol ediyor ve büyük Batı demokrasilerinde oyların yüzde 40’a kadarını kazanıyordu. Bu koşullar altında, Amerikan yaşam tarzına yönelik tehdidi ve kapitalist düzeni savunma ihtiyacı açıktı. Bu strateji işe yaradı. Batı müreffeh ve demokratik hale geldi, Sovyet bloğu çöktü. Ancak başarı, eski düzenin çözemediği yeni sorunlar yarattı.

Örneğin Washington’un korunmasına yardım ettiği ABD müttefiklerinin çoğu bugün büyük yükleri taşıyamaz durumda. ABD’nin güvenlik garantileriyle korunan Batı Avrupa’daki ülkelerin yanı sıra Kanada ve Japonya savunma harcamalarını azalttı, refah devletlerini genişletti, Çin pazarı ve Rus enerjisiyle derinden iç içe geçti. ABD’nin pek çok müttefiki, bırakın küresel istikrarı korumayı, kendi çeperlerini bile güvence altına almakta zorlanıyor. Ve krizler patlak verdiğinde, Çin’in saldırganlığı karşısında Güney Çin Denizi’nde seyrüsefer özgürlüğünü sağlamak, Rusya’ya karşı Ukrayna’yı silahlandırmak ya da Kızıldeniz’deki Husi saldırılarına karşı gemileri korumak için hala Washington’a başvuruyorlar. Bir zamanlar liberal düzene demir atan ülkeler, ABD’nin gücünü güçlendirmek yerine onu tüketen bağımlı ülkeler haline geldiler.

Daha da kötüsü, ABD, Rusya ve Çin’in liberal düzene entegrasyonunu kolaylaştırarak en tehlikeli düşmanlarını güçlendirdi. Her iki rejim de Almanya ve Japonya’daki tarihi rakiplerini pasifize eden, nükleer silahların yayılmasını engelleyen ve küresel ticaret yollarını güvence altına alan ABD liderliğindeki ittifak sisteminden faydalandı. Kanatlarının ve ikmal hatlarının nispeten güvende olmasıyla birlikte Avrasya haritasını güç kullanarak yeniden çizmeye başladılar: Rusya, Gürcistan ve Ukrayna’yı işgal ederek. Çin, Güney Çin Denizi’nde askerileştirilmiş adalar inşa ederek, Hindistan’ın topraklarına tecavüz ederek, Tayvan’a yönelik tehditlerini arttırarak.
Aynı zamanda Batı pazarlarına, kurumlarına ve ağlarına erişim sağladılar ve daha sonra bu erişimi sistemi hacklemek, zorbalık yapmak ve yağmalamak için kullandılar. Rusya oligarşik servetini Batı bankaları aracılığıyla aklıyor, dezenformasyon yayıyor ve Avrupa’yı parçalamak için enerjiyi silahlandırıyor.

Çin kendi iç pazarını korurken diğerlerini sübvansiyonlu ihracatla dolduruyor ve sanayi politikasına Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü üyesi ülkelerin ortalamasının on katı kadar harcama yapıyor. Çin artık gemi yapımı, insansız hava araçları, elektronik ve ilaç gibi stratejik üretim sektörlerine hakim ve bu hakimiyetini nadir toprak ihracatını keserek, ilaç tedarik zincirlerini tehdit ederek, Tayvan’ı insansız hava araçlarıyla çevreleyerek, Avrupa’yı düşük fiyatlı elektrikli araçlarla doldurarak ABD ve müttefiklerine baskı yapmak için silah olarak kullanıyor. Pekin yurtiçinde yabancı fikirleri sansürlüyor; yurtdışında ise fikri mülkiyeti çalmak, Batı altyapısına kötü amaçlı yazılım yerleştirmek ve propaganda yaymak için açık interneti kullanıyor. BM İnsan Hakları Konseyi gibi kurumlarda liderlik rolleri üstlenerek, bu kurumları korumak için inşa edilen liberal normları altüst ediyor. Bir zamanlar ABD stratejisinin temel taşı olan açıklık, bir Truva atına dönüştü.

Dahası, liberal düzeni kontrol etmek daha da zorlaştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Washington dekolonizasyonu (sömürgesizleştirme) destekledi. Yeni ülkeleri küresel piyasalara ve kurumlara entegre ederek küreselleşmeyi “geride kalanların yükselişini” körükledi. Egemen devletlerin sayısını iki katına çıkardı. Ancak başarının bir bedeli vardı. Yeni oyuncular çoğaldıkça otorite parçalandı; veto noktaları çoğaldı. BM, Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Bankası gibi bir zamanlar ABD’nin etkisini arttıran kurumlar tıkandılar; Amerikan karşıtı duruşların sergilendiği arenalara dönüştüler.

Yurt içinde de sonuçlar aynı derecede yıpratıcı oldu. Küreselleşme büyümeyi körükledi ancak Amerikan endüstrilerinin içini boşalttı. 2000 ve 2020 yılları arasında ABD sanayi üretimi (yarı iletkenler hariç) yaklaşık yüzde on düştü ve her üç fabrika işinden biri yok oldu. Net istihdam artışının neredeyse tamamı zengin eyaletlere gitti ve ülkenin büyük bölümünü geride bıraktı. Bunun sosyal yansımaları ise sarsıcı oldu: Artan maluliyet başvuruları, aşırı dozda uyuşturucu kullanımı ve genç işçilerin Büyük Buhran seviyesindeki rakamlarla iş gücünden ayrılması. Bu süreçte yaralanan bir çok grup, kırsal kesimden yükselen sesleri kentsel çoğunluklara karşı güçlendiren bir seçim sistemi sayesinde siyasi nüfuzunu koruyor. Sonuç: liberal enternasyonalizmden uzaklaşıp korumacılığa ve sınır kontrollerine doğru sert bir dönüş.

Biriken fırtına

2020’de belirttiğim gibi, iki güçlü eğilim -demografik değişim ve filizlenen otomasyon- küresel manzarayı yeniden şekillendiriyor ve Amerikan tek taraflılığına doğru sürüklenmeyi güçlendiriyor. Hızlı demografik değişim Avrasya’daki büyük güçleri zayıflatıyor ve gelişmekte olan dünyanın bazı bölgelerini istikrarsızlaştırıyor. Bu arada yeni teknolojiler ABD’nin yabancı işgücüne, enerjiye ve büyük askeri üslere olan ihtiyacını azaltıyor. Sonuç büyüyen bir asimetri: Bir tarafta artan düzensizlik ve zayıflayan müttefikler, diğer tarafta ise ABD’nin artan kendi kendine yeterliliği ve uzaktan vurma kabiliyeti. Bu uçurum genişledikçe, Washington tek başına hareket etmek için daha güçlü dürtülerle karşı karşıya kalacaktır.

Demografi ile başlayacak olursak, Amerika Birleşik Devletleri bu yüzyıl boyunca dinamik iş gücünün artacağı öngörülen tek büyük güçtür. 2050 yılına gelindiğinde, Avrasya’nın büyük ekonomilerinin işgücü, üretkenliği, asker alımını ve ekonomik büyümeyi yönlendiren 25 ila 49 yaş arasındaki yaklaşık 200 milyon yetişkini kaybedecek, birçok ülkede yüzde 25 ila 40’lık düşüşler yaşanacak. Bu rakam 2100 yılına gelindiğinde 300 milyonu aşacak ve sadece Çin’in dinamik iş gücünün yüzde 74’ünü kaybedeceği öngörülüyor. Yaşlıların payı yüzyılın ortasına kadar çoğu ülkede iki katından fazla artacak ve destek oranlarını (emekli başına düşen çalışan sayısı) yıkıcı seviyelere çıkaracaktır. Örneğin Çin’de 2000 yılında 10’a 1 olan oran 2050 yılında 2’ye 1’in altına düşecektir. Demografik gerileme Avrasya’daki büyük ekonomilerin yıllık büyümesini şimdiden yüzde bir puandan fazla azaltmış durumda ve borç/GSYİH oranları ortalama yüzde 250’nin üzerine çıkmış durumda. Diğer ekonomiler küçüldükçe, zorlandıkça, ABD ekonomisi küresel büyüme için daha merkezi hale gelecek ve mali tabanı ve askeri insan gücü göreceli olarak daha güçlü olacaktır.

Ancak ABD’nin demografik üstünlüğünü, yeni bir liberal hegemonya çağına dönüştürmesi pek olası görünmüyor. Bunun yerine, demografik bozulma tehlikeli bir dengesizliği körükleyerek müttefiklerin savunmasına yönelik riskleri artırıyor: Otokratik rakipler nüfus azalmasına rağmen askerileşirken, demokratik müttefikler yaşlanan seçmenler ve artan refah yükümlülükleriyle kısıtlanarak yavaşça yeniden silahlanıyor. Avrasya dengesi otokrasilere doğru kaydıkça, ABD’nin savunma taahhütlerine yönelik riskler de artmaya devam ediyor.

Bu model şimdiden görülebiliyor. Rusya, Çin ve Kuzey Kore, zor durumdaki otokrasilerin uzun zamandır yaptığı şeyi yapıyor: Rejimlerini güvence altına almak için orduya başvurmak. Büyüme yavaşladığında ve huzursuzluk tehdide dönüştüğünde, diktatörler muhalefeti bastırmak, rakipleri caydırmak ve saflarda sadakati sağlamak için kaynakları silahlı kuvvetlere aktarıyor. Sovyetler Birliği 1970’lerde ve 1980’lerde bu yolu izledi, ekonomisi ve nüfusu durgunlaşırken bile savunma harcamalarını iki katına çıkardı.

Bugün Rusya da aynı şeyi yapıyor: GSYİH’nın yüzde 8’ini savunmaya ayırıyor, sivil bütçeyi kısıyor ve Ukrayna’daki savaş alanı kayıplarını hızla yerine koyuyor. Çin, çökmekte olan işgücüne rağmen, 1930’larda Nazi Almanya’sından bu yana en büyük barış zamanı askeri yığınağını gerçekleştiriyor. Kuzey Kore, yoksullaşmasına ve yaşlanmasına rağmen kaynaklarını silahlanmaya ve savaşa aktarmaya devam ediyor.

Bu arada demokratik müttefikler buna ayak uydurmakta zorlanıyor. Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Avrupa’daki ülkeler, daralan vergi tabanları ve sosyal harcamalara savunmadan daha fazla öncelik veren yaşlanan seçmenleri nedeniyle yeniden ama yavaş silahlanıyor. Tayvan’ın zorunlu askerlik havuzunun 2050 yılına kadar yarı yarıya azalacağı tahmin edilmektedir. Japonya, Güney Kore ve Ukrayna askere alma hedeflerini tutturmakta zorlanıyor. İngiliz, Fransız ve Alman kuvvetleri durgunlaştı ya da azaldı. Sonuç ise giderek büyüyen bir fırtına: çatışmaya hazırlanan otokrasiler; çok az ve çok geç yanıt veren demokrasiler. Uzaktaki müttefiklerini savunmanın artan risklere değip değmeyeceğinden giderek daha fazla emin olamayan bir ABD.

Gelişmekte olan dünya demografik kargaşaya sürüklendikçe ABD’nin dış karışıklıklara karşı artan isteksizliği daha da derinleşecektir. Zengin ülkeler yaşlanıp küçülürken, küresel Güney’in büyük bir kısmı nüfus patlaması yaşıyor. Sadece Afrika’da 2050 yılına kadar bir milyardan fazla insan yaşayacak; bunların çoğu zaten yoksulluk, zayıf yönetişim ve iklim stresiyle boğuşan ülkelerde yaşamak zorunda. Bu ülkelerin çoğunda genç işsizlik yüzde 30’u aşıyor ve eğitim sistemleri çöküyor. Afrika’daki ülkelerin yaklaşık yarısı borç sıkıntısı içinde ve dörtte biri aktif çatışma halinde. Orta Doğu ve Güney Asya’da da benzer eğilimler yaşanıyor. Genç nüfustaki artışlar -kapasitenin en zayıf olduğu ülkeleri vuruyor- istikrarsızlığı, aşırıcılığı ve kitlesel göçü tetikliyor. Göçmenler Amerika ve Avrupa’ya kaçtıkça popülist tepkileri körüklüyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi etrafına duvar örme içgüdüsünü güçlendiriyor.

Bu arada, yeni teknolojiler bu içgüdüyü sadece makul değil aynı zamanda baştan çıkarıcı hale getiriyor. İnsansız hava araçları, uzun menzilli bombardıman uçakları, siber silahlar, denizaltılar ve hassas füzeler potansiyel olarak ABD’nin dünyanın dört bir yanındaki hedefleri vurmasına olanak tanırken, benzer teknolojilerle donanmış düşmanlara karşı giderek daha savunmasız hale geliyor. Büyük ve kalıcı denizaşırı üslere güveni azaltıyor. Sonuç olarak, ABD ordusu müttefikleri korumaya yönelik bir güçten, ABD topraklarından saldırılar düzenleyen, düşman sınırlarının yakınına insansız hava araçları gönderen, mayınlardan oluşan otomatik öldürme bölgeleri konuşlandıran ve yüksek değerli hedefleri vurmak, zayiat vermeden kaçmak için çevik keşif birlikleri göndererek düşmanları cezalandırmaya odaklanan bir güce dönüşüyor. Amaç artık varlık yoluyla caydırıcılık değil, uzaktan yok etmektir.

Aynı mantık ABD ekonomisini de yeniden şekillendiriyor. Otomasyon ve yapay zeka yabancı işgücüne olan talebi azaltıyor. Katmanlı üretim veya 3D baskı ve akıllı lojistik, tedarik zincirlerini sıkıştırıyor ve yeniden tedariki mümkün kılıyor. Yapay zeka yabancı çağrı merkezlerinin yerini alıyor. Giderek daha otomatik hale gelen fabrikalar, ucuz enerji ve dünyanın en büyük tüketici pazarı sayesinde ABD’li firmalar sadece güvenlik için değil, iş açısından da mantıklı olduğu için ülkelerine dönüyor. Amerika Birleşik Devletleri‘nin küresel ekonomiye olan bağımlılığı ortadan kalkmayacak, ancak daha dar, daha seçici ve bir sonraki küresel kriz vurduğunda kopması daha kolay hale geliyor. Bir kale ekonomisi, bir kale ordusuyla eşleşecek şekilde yükseliyor. Ve birlikte ayrılmayı hem daha güvenli hem de daha akıllıca hissettiriyorlar.

İşte bu yüzden haydut süper güç bir varsayım değil, en az direnç gösteren yoldur. Artık soru ABD’nin haydutlaşıp haydutlaşmayacağı değil, ne tür bir haydut olacağıdır. Umursamaz, aşırı milliyetçi, saldırgan, bağlarını koparan ve uzun vadede büyük maliyetlerle sınırlı kazanç peşinde koşan bir güç mü olacak? Yoksa gücünü daha stratejik bir duruşa mı kanalize edecek -aşırıya kaçmayan ama liberal düzenin çekirdeğini daha sıkı bir grup yetenekli ortak arasında koruyan bir duruşa mı?

Çalışan özgür bir dünya

Eğer hayat sadece paradan ibaret olsaydı ve dış politikanın amacı da mümkün olduğunca hızlı bir şekilde parayı ele geçirmek olsaydı, Trump ideal bir lider olabilirdi. Trump’ın yaklaşımı hem dostlarına hem de düşmanlarına gümrük vergileri koyarak, dış yardımları keserek, stratejik bölgeleri ele geçirmeyi önererek ve müttefiklerine kendi başlarının çaresine bakmalarını söyleyerek en azından bir süreliğine fazladan para kazanılmasını sağlayabilir.

Ancak şehirdeki tek oyun ekonomi değil. Bir de jeopolitik var. Ve ABD, küresel meseleleri bir alışveriş koşuşturması gibi ele alarak, nesiller boyunca barışı korumuş olan sistemi yıkma riskini alıyor. Ticaret savaşları sadece fiyatları yükseltmekle kalmaz. İttifakları çözer ve rakipleri çatışmaya iter. Dünya 1930’larda bu şekilde dağılmıştı: korumacılık, korku ve güç kullanarak büyümekten başka yolu olmayan yükselen güçler.

Trump yetkilileri Çin’i 1980’lerdeki Japonya’ya benzetmekten hoşlanıyor; eninde sonunda taviz vermeye zorlanabilecek bir ticaret ortağı. Ancak Çin, ABD koruması altında demokratik bir müttefik değil. Eski büyük güçler gibi ekonomiyi ve güvenliği aynı madalyonun iki yüzü olarak gören, rövanşist, nükleer silahlı bir otokrasidir. Sivil-asker kaynaşması doktrini, imparatorluk Japonya’sının “zengin ulus, güçlü ordu” ideolojisini daha doğru bir şekilde yansıtmaktadır. Pekin’in bakış açısına göre, Washington’un körüklediği ticaret savaşları sadece ekonomik çekişmelerden ibaret değil. Bunlar Çin’in kapsamlı ulusal gücüne yönelik bir saldırı ve bir silahlı savaşın potansiyel başlangıcıdır.

Ve tıpkı Pearl Harbor öncesindeki Japonya gibi, Pekin de kendisini ekonomik olarak düşman ama askeri olarak savunmasız bir ABD ile karşı karşıya görüyor. ABD ordusunun Tayvan’a 500 mil mesafede sadece iki büyük üssü var ve ikisi de şu anda Çin füzelerinin hedefinde. ABD’nin mühimmat stokları büyük bir savaş durumunda haftalar içinde tükenecektir. Bu arada, genç Amerikalıların yüzde 77’si, büyük ölçüde obezite, uyuşturucu kullanımı ve eğitimsizlik nedeniyle orduda görev yapmaya uygun değil. Trump 1 trilyon dolarlık bir savunma bütçesi açıklamayı planlıyor ancak ABD’nin savunma sanayi üssünü yeniden inşa etmek yıllar alabilir. ABD, askeri eksikliklerini gidermeden önce gümrük vergilerini arttırarak, kazanmaya tam olarak hazır olmadığı bir savaşı başlatıyor olabilir.

Bazıları ABD’nin Tayvan ile Ukrayna’yı feda ederek ve dünyanın büyük güç alanlarına bölünmesini kabul ederek çatışmadan uzak durması gerektiğini savunuyor: Asya’da Çin, Doğu Avrupa’da Rusya ve Batı Yarıküre’de Amerika Birleşik Devletleri. Bu tür düzenlemelerin barışı koruyabileceğinin kanıtı olarak da Washington’un Doğu Avrupa’daki Sovyet hakimiyetine gönülsüzce göz yumduğu Soğuk Savaş dönemini gösteriyorlar. Ancak bu benzetme tehlikeli bir şekilde hatalı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Sovyetler Birliği’nin aksine, Rusya ve Çin zafer sınırlarını savunmuyor; yenilgi sınırları olarak gördükleri sınırları yıkmaya çalışıyorlar. Toprak iddiaları Ukrayna ve Tayvan ile bitmiyor; orada başlıyor. Moskova, Doğu Avrupa ve Orta Asya boyunca uzanan bir “Rus dünyasını” yeniden kurmaya çalışıyor. Pekin, Güney Çin ve Doğu Çin Denizlerinin büyük bir kısmında ve Hindistan’ın büyük bir bölümünde hak iddia ediyor. Çinli askeri yetkililer ve propagandacılar Guam ve Hawaii gibi ABD topraklarını Batı emperyalizminin kalıntıları olarak göstererek tehditler bile savurdular.

Çin ya da Rusya’ya bu bölgelerin bir kısmını vermek onları tatmin etmeyecek, daha fazlasını elde etmeleri için onları güçlendirecektir. Ve onların ayak bastığı her yerde şiddet ve baskı da onları takip edecektir. Rusya Ukrayna’da doğumevlerini bombaladı, sivillere işkence yaptı, çocukları kaçırdı ve kültürel hazineleri yağmaladı. Gürcistan, Suriye ve Çeçenistan’da şehirleri yerle bir etti ve acımasız rejimleri destekledi. Çin, Hong Kong’un özgürlüklerini ezdi, Tibet’te sıkıyönetim uyguladı, Sincan’da toplama kampları inşa etti ve Güney Çin Denizi’ni yapay ada kaleleri ve deniz milisleri sürüleriyle askerileştirdi. Genişleyen bir Rus ya da Çin alanı düzen ya da refah getirmeyecek, devlet terörü mekanizmasını yayacaktır.

Genişleme burada da durmayacaktır. Tarih, büyük güçlerin güç ya da coğrafya tarafından durdurulmadıkça ilerleyişlerini nadiren durdurduklarını göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllar boyunca Batı Yarımküre’ye ve çevresindeki denizlere hakim olana kadar genişledi. Almanya ve Japonya, emperyal hırslarını sona erdirmek için İkinci Dünya Savaşı’nda ezilmek zorunda kaldı. İngiltere ve Fransa, bu savaşta harap olmalarına rağmen, sömürge karşıtı isyanlar ve ABD’nin baskısı onları gevşetene kadar imparatorluklarına sarıldılar. Sovyetler Birliği de dışa doğru bastırdı – gelişmekte olan dünyadaki isyanları silahlandırdı, Doğu Avrupa’daki reform hareketlerini tanklarla bastırdı ve Küba’ya nükleer füzeler yerleştirdi. Sadece Batı’nın sürekli direnişi ilerlemesini engelleyebildi. Putin ve Xi’nin bu tarihi kurala istisna teşkil edeceğine inanmak için hiçbir neden yok.

Güvenlik risklerini bir kenara bıraksak bile, etki alanları davası ekonomik gerekçelerle çökmektedir. Büyük zenginlikler hiçbir zaman kale ekonomilerinden gelmemiştir. Sürekli, bileşik ekonomik büyümeyi mümkün kılan açık, deniz ticaret düzenlerinden gelir. Eğer Amerika Birleşik Devletleri kıtasalcılığa geri çekilir ve etki alanlarını Pekin ve Moskova’ya bırakırsa, çoğu ülkeden daha güvenli ve daha zengin kalabilir. Ancak olabileceğinden çok daha fakir olur ve ileride çatışma ateşiyle yüzleşmesi çok daha muhtemeldir.

Krizden çıkış fırsatı

Daha iyi bir strateji dünyayı Çin ve Rusya ile bölmek değil, onları konsolide bir serbest dünya bloğuyla kontrol altına almaktır. Bu proje evde başlayacaktır. Kuzey Amerika halihazırda dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesini oluşturuyor. Kanada, Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri birlikte 500 milyon nüfusa, geniş enerji rezervlerine ve geniş bir endüstriyel yetenek yelpazesine sahiptir. Ortak altyapı, güvenli tedarik zincirleri ve işgücü hareketliliği ile bu kıta çekirdeğini derinleştirmek, ABD’ye, düşmanlara bel bağlamadan küresel olarak rekabet edebileceği gelişen bir temel sağlayacaktır.

Denizaşırı ülkelerde ABD, otokrasiler eksenine karşı katmanlı bir savunma oluşturmalıdır: Çin, İran, Kuzey Kore ve Rusya. Polonya, Güney Kore, Tayvan ve Ukrayna gibi cephe demokrasileri kısa menzilli füzeler ve roketatarlarla, mobil hava savunmalarıyla, başıboş dolaşan insansız hava araçlarıyla ve işgalleri püskürtmek için mayınlarla yoğun bir şekilde silahlandırılmalıdır. Bunların arkasında, Avustralya, Fransa, Almanya, Japonya ve Birleşik Krallık gibi çekirdek müttefikler, daha uzun menzilli füzeler ve cephe savunmasını desteklemek üzere tasarlanmış mobil kara, hava ve deniz kuvvetleriyle cepheyi takviye edecektir. Amerika Birleşik Devletleri, uydu istihbaratı, lojistik, nükleer caydırıcılık, uçak gemileri, hayalet bombardıman uçakları, denizaltılar tarafından gerçekleştirilen büyük hava ve füze saldırıları sağlayarak nihai destek ve kolaylaştırıcı olarak hizmet edecektir.
Aynı askeri ittifak ekonomik bir blok da oluşturacaktır. ABD, müttefiklerinin savunmaya daha fazla harcama yapması; yarı iletkenler, telekomünikasyon, enerji ve ileri imalat gibi kritik sektörlerde Rusya ve Çin’den ayrışması ve ABD firmalarına pazarlarına karşılıklı erişim hakkı tanıması gibi somut taahhütler karşılığında pazar erişimi sunacaktır.

Ticaret anlaşmaları yatırım taraması, ihracat kontrolleri ve endüstriyel sübvansiyonlar konusunda ortak kurallar içerecek ve ileri teknolojilerin ortak üretimini destekleyecektir. Amaç evrensel bir liberal düzeni yeniden diriltmek değil, üyelerini savunan, düşmanları izole eden ve toplu pazarlık gücüne sahip sıkı bir ekonomik ittifakı pekiştirmek olacaktır.

Günümüzün kasvetli görünümünde bir umut ışığı varsa, o da krizin fırsat yaratmasıdır. Kalıcı uluslararası düzenler -Vestfalya egemen devletler sistemi, 1814-15 Viyana Kongresi’nden doğan Avrupa barışı, İkinci Dünya Savaşı sonrası liberal düzen- büyük güçlerin rekabetinin sıcağında, idealizmin değil korkunun ülkeleri bir araya gelmeye zorladığı zamanlarda oluşmuştur. Aynı şey Amerika’nın yenilenmesi için de geçerlidir: Amerika Birleşik Devletleri tarihi boyunca sadece ulusal beka söz konusu olduğunda büyük ölçekli yatırımlar yapmıştır.

Kuzey demiryolu ağının hızla genişlemesini sağlayan ve daha sonraki kıtalararası hatların temelini atan Amerikan İç Savaşı olmuştur. Eyaletler arası otoyol sisteminin ve Ulusal Savunma Eğitim Yasası’nın oluşturulmasını tetikleyen barış zamanı uzlaşması değil, Soğuk Savaş korkularıydı. Askeri Ar-Ge, yarı iletken endüstrisini, GPS teknolojisini ve interneti ortaya çıkaran atılımları finanse etti. İyi ya da kötü, ulusal güvenlik kaygıları Amerika’nın en tutarlı kamu yatırımı motoru olmuştur.

Bugün Çin ve Rusya ile yaşanan rekabet, altyapı ve sanayinin yeniden inşası, tedarik zincirlerinin güçlendirilmesi, savunma sanayi üssünün canlandırılması, en iyi küresel yeteneklerin çekilmesi ve sivil güvenin yeniden tesis edilmesi için harekete geçirici bir rol oynayabilir.

Amaç sadece büyük güç yarışını kazanmak değildir. Onu yönlendirmek; evdeki bozukluğu düzeltmek ve Amerikan çıkarlarını ve değerlerini yansıtan bir dünyayı şekillendirmektir. Amerika Birleşik Devletleri ve onun yanında durmaya istekli ve muktedir olanlar için işe yarayan özgür bir dünya.

Michael Beckley kimdir: Tufts Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Doçenti, American Enterprise Enstitüsü’nde Kıdemli Üye ve Foreign Policy Research Enstitüsü’nde Asya Programı Direktörüdür. Araştırmaları, ulusal gücü ölçmek ve büyük güçlerin yükselişini ve düşüşünü tahmin etmek için yeni yöntemler geliştiriyor ve bazı devletlerin neden egemen olurken diğerlerinin neden gerilediğini ortaya koyuyor.

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin