Onlarca yıldır görevde olan Türkiye Cumhurbaşkanı ülkesini içinden çıkılması güç bir duruma soktu. Türkiye’yi çok iyi bilen araştırmacı Steven A. Cook Foreign Policy‘de yazdı, Ayşen Tekşen çevirdi.
Recep Tayyip Erdoğan’ın başarılı siyasetçilerin aşırı özgüveninden narsist bir kibre tam olarak hangi noktada kaydığını söylemek zor. Arap ayaklanmalarının ardından 2011 sonbaharında Mısır’a yaptığı ziyaret sırasında Mısır’ın başkentinde Türk lideri karşılamak için toplanan kalabalıkları gördüğünde olabilir. Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı İmparatorluğunun yerini almasını tarihin (talihsiz) bir kazası olarak gören bir siyasi gelenekten gelmesi nedeniyle, o anın sembolizminden etkilenmemiş olması pek olası değil.
Bu kaymanın nedeni, Haziran 2013’te Türkiye’deki son ayaklanma olan Gezi Parkı protestoları sırasında Türk çevik kuvvet polisi kardeşlerini biber gazı altında darp ederken, Türkiye’nin dört bir yanında “Büyük Usta ”ya desteklerini göstermek için yüzbinlerce kişinin toplanması da olabilir.
Ya da belki de 2016’daki başarısız darbeden sonra mahkemeler, basın ya da kamuoyu tarafından engellenmeden, gerçekte hiç bitmeyen yaygın bir tasfiye süreciyle gerçek ve algılanan muhaliflerini sahadan temizleme fırsatını yakalamasıdır.
Bu (ve diğer) olaylar ile Türkiye cumhurbaşkanının -geriye kalan son önemli rakibi- İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu dize getirme amaçlı son hamlesi arasında düz bir çizgi çizilebilir. 2019’dan beri görevde olan belediye başkanı yolsuzluk ve terörle bağlantı şüphesiyle 19 Martta gözaltına alındı. Ardından görevden alındı ve yolsuzluk suçlamasıyla tutuklandı.
Her iki iddiada da belli bir ironi vardı. En azından 2013’ten bu yana, her türlü mali hile ve suiistimal iddiaları Türkiye Cumhurbaşkanının peşini bırakmıyor. Erdoğan’ın iktidarı elinde tutması nedeniyle bu iddialar hiçbir zaman layıkıyla soruşturulmadı. Ve Türk devletinin Hamas’tan -daha sonra Heyet Tahrir el Şam’a dönüşen- El-Kaide uzantısı Nusra Cephesi’ne kadar uzanan aşırılık yanlısı gruplara verdiği destek de iyi biliniyor.
İmamoğlu’nu gözaltına alma ve tutuklama kararı küstahça olmakla birlikte gafilce değildi. Muhtemelen Erdoğan en güçlü muhalifinden kurtulduğu için Trump Beyaz Sarayı’nın kendisini cezalandırmayacağını hesapladı. Ve İmamoğlu’nun tutuklanmasından önceki haftalarda Avrupalılar, Trump yönetiminin NATO müttefiklerine yönelik resmi güvenlik taahhütlerini neredeyse sona erdirdiği bir dönemde Türkiye’nin kendi güvenlikleri için ne kadar önemli olduğu konusunda gevezelik ediyorlardı.
Yine de Erdoğan başarılı olmayabilir. ABD Başkanı Donald Trump ve Avrupalıları doğru okumuş olabilir. Ancak kibri nedeniyle Türklerin nasıl tepki vereceğini yanlış hesaplamış görünüyor. Türklerin kitlesel olarak İmamoğlu’nun tutuklanmasına karşı çıkacağına inanmamış olabilir ama öyle oldu.
Halk protestosu patlamalarında her zaman olduğu gibi, sosyal medyanın stoku ve ticareti haline gelen usdışı coşkuyu göz ardı etmek en doğrusu. X ve BlueSky müdavimlerine göre Erdoğan’ın sonu yakın, ancak gerçekte bu ayaklanmanın nasıl sonuçlanacağını bilmek zor. Sonuç ne olursa olsun, hoş olmayacak.
Analistler Erdoğan’ın hamlesinin başarılı olması halinde Türkiye’nin otoriter gidişatının sağlama alınacağı konusunda uyardı. Ancak sorun bu değil. Türkiye zaten o noktada. Evet, Türkiye’de seçimler var ve bazen Erdoğan’ın İmamoğlu gibi muhalifleri kazanıyor. Sosyal bilimcilerin Türkiye’yi “rekabetçi otoriter” olarak sınıflandırmasının nedeni bu.
Ancak bu adlandırma Türkiye örneğinin nüanslarını tam olarak yansıtmıyor. Erdoğan’ın muhalifleri kazandığında, zaferlerinin içinin genellikle boş olduğu görüldü.
İmamoğlu’nun 2019’da İstanbul belediye başkanlığını kazanmasından sonra, Erdoğan ve onun iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) belediye başkanını engellemeye çalıştı ve mahkemelerde hedef aldı. Kürt kökenli Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisinin çeşitli belediye başkanları görevden alındı ve belediyeleri AKP’li idarecilere devredildi. Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen seçim sonuçlarını tersine çevirebilmek için devleti araçsallaştırma biçimi, “rekabetçi otoriter” nitelemesinin temelde anlamsız olduğunu gösteriyor.
Son bir haftadır devam eden protestolar sırasında Erdoğan sonrası hayatın nasıl olabileceğini düşlemeye cesaret eden Türkler ve diğerleri için sorun tam da burada yatıyor. Türk cumhurbaşkanının gidişi daha güzel günlerin habercisi olmayabilir. Aslında, işler daha da kötüleşebilir. Örneğin Hüsnü Mübarek’in meşum sonunun ardından Mısır’ın içine sürüklendiği kaosu düşünün.
Türklerin ve diğerlerinin bu “ya şimdi ya hiç” anına dair tüm heyecanına rağmen, Erdoğan iktidarda kalsa da kalmasa da Türkiye muhtemelen uzun bir siyasi ve sosyal istikrarsızlık dönemine giriyor.
Eğer Türk cumhurbaşkanı dizginsiz egosunun yarattığı krizde gücünü koruyabilirse, baskıyı arttıracaktır. Yargı tehdidi altındaki tek siyasetçi İmamoğlu olmayacaktır. Gezi Parkı protestolarında olduğu gibi, Erdoğan ve danışmanları Türkleri daha da bölmeye çalışacak, kimin esas Türk olduğunu -Cumhurbaşkanını destekleyenler- ve kimin olmadığını vurgulayacaktır.
Bu sadece Türkiye’nin kültürel savaşını derinleştirecek ve Erdoğan muhaliflerine yönelik giderek artan baskı ve dayatmalara meşruiyet sağlayacaktır. Erdoğan’ın 2016’daki başarısız darbe sonrasındaki tasfiyesini düşünün, ama daha kötüsünü.
Eğer Erdoğan giderse -ki nasıl gideceğine ilişkin değerlendirmemi saklı tutuyorum- kazanan taraf, Erdoğan’ın, AKP’nin ve son yirmi yılda Türk devletinden büyük fayda sağlayan ve kaybedecek çok şeyi olan geniş bir kitlenin gücünü arttırmak için bükülmüş, şekillendirilmiş ve sömürülmüş siyasi ve sosyal kurumlarla mücadele etmek zorunda kalacaktır.
Erdoğan resimden çıksa bile, bu unsurlar kendilerini savunmak ve geçiş sürecini baltalamak için iktidar gücünü kullanmaya çalışacaklardır. En azından ortalık karışacaktır. Ancak böyle bir anın şiddete dönüşme ihtimali de oldukça yüksek. Erdoğan ve AKP 2016’dan beri kendilerine sadık kadroları silahlandırıyor.
Belki de Türklerin şansı yaver gider ve halkın Erdoğan’ın kibrine duyduğu büyük nefret, Türk toplumu içindeki bölünmelerin üstesinden gelecek bir iyi niyeti canlandırır. Orta Anadolu’nun genellikle güvenilir AKP kalelerindeki çiftçilerin ve diğerlerinin kamera görüntüleri bunun mümkün olduğunu düşündürüyor. Heyecanlı barikat anları en beklenmedik müttefikleri bir araya getirebilir, ancak değişimin sert siyaseti onları aynı kolaylıkla bölebilir.
Çok daha yaşlı görünse de, Erdoğan bir ay önce 71 yaşına girdi. Hayatının üçte birini başbakan ya da cumhurbaşkanı olarak Türkiye’nin iktidar yapısının tepesinde geçirdi. 1990’ların ortasında İstanbul belediye başkanıydı. Mirasını düşünüyor olmalı. Büyüklenmeci benlik duygusu daha düşük olan insanlar kesinlikle aynı şeyi yapardı.
Erdoğan’ın ve yandaşlarının zihninde, onun Türkiye’yi bir demokrasiye ve dünyanın ilk 20’si arasında yer alan ekonomisiyle küresel sahnede güçlü bir aktöre dönüştürdüğüne dair bir şüphe yok.
Bunda belli bir gerçeklik payı var. Erdoğan görev süresinin başında Türkiye’de siyasi katılımı genişletti, AB’nin (hiçbir zaman ilerlemeyen) üyelik görüşmeleri için şart koştuğu siyasi reformları gerçekleştirdi ve önemli bir ekonomik büyüme ve genişlemiş bir orta sınıf sağladı.
Bununla birlikte, Türkiye önemli ve güçlü bir küresel aktör olmaya devam ederken, kendi dar çıkarları uğruna ekonomiyi çökertti. Büyümeyi canlandırmak için yıllarca sürdürdüğü düşük faiz politikası enflasyona yol açtı ve kötü bir döviz krizine katkıda bulundu. Cumhurbaşkanı siyasi reformlar konusunda da öyle geri adımlar attı ki, Türkiye şu anda demokrasiden uzaklaşma konusunda bir vaka çalışması.
2007-2008’de Erdoğan için iyi şeyler oldu. Türk Silahlı Kuvvetlerini sindirdi, subayları sivil kontrol altına aldı, geniş bir destek koalisyonuyla seçimleri kazandı, ekonomiyi büyüttü ve İslamcı Üçüncü Yol tezi sayesinde Batı’nın sevgilisi haline geldi.
Ancak Erdoğan asla var olanla yetinemezdi. Başarılı bir politikacının sağlıklı paranoyası ve özgüveni, metastaz olarak egomani ve kindarlığa dönüştü. Türk siyasi sistemindeki -olduğu kadarıyla- her türden kuvvetler ayrılığını yerle bir etti.
Yine de gücünün son ve en önemli frenini (şimdilik) yıldıramadı: Erdoğan’ın hukukun üstünlüğünü baltalamak için yaptığı her şeye rağmen (ya da belki de bu yüzden) bu ilkeye bağlı kalan Türkler.
Erdoğan’ın İmamoğlu’nun başkanlık meydan okumasını engellemeye çalışırken çok ileri gitmiş olması mümkün. Narsisizminin kışkırttığı öfkeden asla tam olarak kurtulamayabilir.
Kurtulsa da kurtulmasa da, Türkler acı çekecekmiş gibi görünüyor. Erdoğan’ın mirası bu olacak.

Steven A. Cook . KİMDİR: Foreign Policy‘de köşe yazarı ve Dış İlişkiler Konseyi‘nde Eni Enrico Mattei Orta Doğu ve Afrika Çalışmaları kıdemli araştırmacısı. Arap ve Türk siyasetinin yanı sıra ABD – Ortadoğu politikası konusunda uzmandır. Washington Institute for Near East Policy tarafından 2012 yılında altın madalya ile ödüllendirilen Cook, Oxford University Press tarafından yakın zamanda yayınlanan The End of Ambition (Hırsın Sonu) adlı kitabın yazarıdır. Arapça, Türkçe ve Fransızca bilen Cook sosyal medyayı da iyi kullanan araştırmacıdır.





