Otoriter yöneticilerin kucaklandığı ve demokratik olanların kenara itildiği bir dönemde Türkiye’nin demokrasisi yavaş ama açık bir şekilde çatırdıyor. Eşit ölçüde endişe verici olan bir diğer şey de bir zamanlar kendilerini onun müttefiki görenlerin cılız tepkisi. Sorun sadece ABD ya da AB’nin sessizliği değil ama o sessizliğin ele verdikleridir. CHP Adana Milletvekili Bilal Bilici Yunanistan’ın saygın gazetesi Kathimerini için yazdı, Ayşen Tekşen çevirdi.

Trump yönetiminin işlem temelli ittifaklara, reel politiğe ve kısa vadeli stratejik kazanımlara odaklı “Önce Amerika” doktirini, demokratik ilkelere bağlılığı tamamen terk etti. Bu dünya görüşünde diplomasi artık hukukun üstünlüğü ya da insan hakları gibi ilkeler rehberliğinde değil, nüfuz ticareti ve pazarlıkla yürütülmektedir.

Bu realist değişim Avrupa’nın politika belirleme sürecine de sızmıştır. Kendi sınırları içinde demokrasinin gerilemesi ve aşırı sağ popülizmin yükselmesiyle birlikte, AB ülkeleri içe dönerek yurtdışındaki ahlaki liderliklerini fiilen terk ettiler. Geride kalan boşluk, otokratların sadece hoşgörüldüğü değil, aynı zamanda güçlendirildiği aşırı müsamahakâr bir küresel atmosfer yarattı.

Bir zamanlar Müslüman çoğunluğa sahip ülkeler için demokratik rol model kabul edilen Türkiye şimdi pekiştirilmiş bir otoriterliğin eşiğinde duruyor. Bir zamanlar “Türk modeli” olarak anılan şey şimdi yaşam destek ünitesine bağlı. Düşüş bir gecede olmadı. Açık seçim yenilgileriyle karşı karşıya kalsa bile iktidarı bırakmak istemeyen statükocu bir iktidar grubu tarafından adım adım tasarlandı. Bu krizin merkezinde İstanbul belediye başkanı Ekrem İmamoğlu var: Ülkenin yerleşik liderliğinin birincil rakibi haline gelen sakin, reform yanlısı ve ideolojik olmayan bir figür.

İmamoğlu’nun yükselişi günümüzün kutuplaşmış dünyasında nadir görülen bir siyasi liderlik biçimini temsil ediyor. Otoriter popülistlerin bölücü, kazanan her şeyi alır yaklaşımı yerine kapsayıcı, uzlaşmaya dayalı bir yönetim sunarak,“demokratik halkçılık” olarak tanımlanabilecek bir yaklaşımla yönetiyor. Kültür savaşları ya da partizanlık ticareti yapmıyor. Bunun yerine, kamu hizmetine -şeffaflık, hoşgörü, yetkinlik- odaklanıyor ve paradoksal olarak onu yerleşik düzen için en tehlikeli kılan şey de bu.
İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 2019 İstanbul belediye başkanlığı seçiminin dramatik bir şekilde tekrarlanması ve İmamoğlu’nun bu kez 800.000’den fazla oy farkıyla tekrar kazanması da dahil olmak üzere, İmamoğlu’na karşı üst üste dört seçim kaybetti. 2024’de arayı daha da açarak bir milyondan fazla oy farkıyla kazandı ve partisi CHP’nin (Cumhuriyet Halk Partisi-Türkiye’nin ana muhalefet partisi) Türkiye’nin neredeyse tüm büyük şehirlerini kazanmasına yardımcı oldu. Bunlar sadece seçim zaferleri değil, giderek halkından kopan bir siyasi düzen için referandumlardı.

İşlevsel demokrasilerde, seçim kaybetmek reformları ya da yeniden değerlendirmeleri harekete geçirir. Türkiye’de ise baskıyı tetikliyor. Kamu hizmetine başladığından beri İmamoğlu yüzden fazla soruşturma ve yarım düzine davayla karşı karşıya kaldı; bu, onu başkanlık yarışından diskalifiye etmeye yönelik açık bir kampanyaydı.

Devlet yetkilileri zorla aile şirketlerine el koydu. Yakın zamanda, itibarını zedelemeye yönelik aleni bir hamleyle üniversite diploması iptal edildi. Altyapı girişimleri bile sabote edildi: Merkezi hükümet İstanbul’da 10 durakta 4 milyon vatandaşa hizmet verecek yeni bir metro açmak için yapılan altı başvuruyu engelledi. Belediyenin işlettiği okul öncesi çocuk bakım merkezleri de hedef alındı.

Sadece 1 dolara dengeli yemek sunan kamu restoranları siyasi olarak tartışmalı hale geldi. Ücretsiz Wi-Fi, indirimli öğrenci yurtları ve belediye bursları gibi girişimler -temel sosyal eşitlik programları- AKP tarafından hizmetten ziyade tehdit olarak görüldü.Bunlar politik anlaşmazlıklar değildir. Bunlar -kontrole değil hizmete dayalı- işlevsel, alternatif bir yönetim modeline katlanamayan güvensiz bir rejimin taktikleridir.

AKP Türkiye’sinde temel demokratik değerler -çoğulculuk, birlikte yaşama, hukukun üstünlüğü- yıkıcı olarak görülmeye başlandı. Sadece reddedilmekle kalmıyor, varoluşsal tehdit olarak görülüyorlar. İmamoğlu’nun yaptığı gibi, onları kendinde somutlaştıran her figür hedef haline geliyor. Ancak soru artık AKP’nin neden İmamoğlu’dan korktuğu değil, Batının neden sessiz kaldığıdır.

Otoriterliğe yönelmesine rağmen, Türkiye jeostratejik açıdan hayati önem taşımaya devam ediyor. İstanbul Boğazı üzerinden Karadeniz’e erişimi kontrol ediyor. Avrupa’ya mülteci akınları için bekçi görevi görüyor. NATO ve Moskova ile bağlarını koruyarak, Ukrayna savaşında iki tarafı dengeliyor. Suriye, Gazze ve daha geniş anlamda Orta Doğu diplomasisine ilişkin kritik operasyonlara ev sahipliği yapıyor.

Bu değerler Türkiye’ye önemli bir koz verdi. Washington ve Brüksel stratejik uyum karşılığında Türkiye’nin içerideki baskılarına göz yumuyor. AKP Türkiye’yi “karşı çıkılamayacak kadar stratejik” olarak konumlandırarak, bu dinamiği ustaca istismar etti.

Ancak bu, en tehlikeli haliyle kısa-vadeciliktir. Takas edilen şey sadece değerler değil, uzun vadeli stratejik tutarlılıktır. Türkiye’de demokrasi tam olarak çökerse, sonuçları ülkenin hudutlarıyla sınırlı olmayacak. NATO köklü biçimde otoriter bir üyenin varlığıyla başa çıkmak zorunda kalacak. AB’nin demokrasi ve büyüme konularındaki güvenilirliği daha da aşınacak.

Daha da kötüsü, özgürlük karşıtı diğer rejimler bunu unutmayacak ve cesaret alacaktır.
Batılı karar vericilerkısa vadeli fırsatlardan kazandıklarını, ahlaki otorite ve küresel itibar alanında kaybediyorlar. Güçler ayrılığından yoksun, yargı bağımsızlığından mahrum ve hukuk yerine sadakatle yönetilen bir Türkiye, bölgesel istikrarın temel direği değil, ister yeni Osmanlıcı hırslar ister ekonomik ve siyasi baskıların fitilini ateşlediği iç huzursuzluklar nedeniyle olsun, bir istikrarsızlık kaynağı haline gelecektir.
AKP iktidarını desteklerken muhalefetini görmezden gelmek ve sivil alanı nefessiz bırakmak tarafsızlık değildir. Suç ortaklığıdır. İmamoğlu Türkiye’ye sadece umut değil, örneklerinin kıt olduğu bir zamanda demokratik yenilenme için bir model sunuyor.Onun yönetimi popülizm olmadan kapsayıcılığı, gösteriş olmadan hizmeti ve tekdüzelik olmadan birliği temsil ediyor. Batılı liderler kibar bir sessizliğe bürünürken İmamoğlu’nun sürekli yasal ve kurumsal saldırı altında kalması sadece bir Türk skandalı değildir. Bu Atlantik ötesi bir başarısızlıktır.

Batı, NATO üyesi, önemli bir bölgesel oyuncu olan Türkiye’deki demokratik aktörleri destekleyemiyorsa, dünyanın diğer bölgelerindeki muhalefet figürleri için sesini yükseltirken nasıl güvenilir olabilir? Mesaj tehlikeli bir şekilde netleşiyor: demokrasi sadece kolay ve ucuz olduğunda savunulmaya değerdir.
Ancak demokrasi nadiren bir anda ölür. Sessizlik anlarında çürür. tavizle solar. Bir patlamayla değil, sözde müttefiklerinin sessizliğiyle yok olur.

Öngörülemez, demokratik olmayan ve otoriter bir Türkiye yalnızca kendi geleceğini zayıflatmakla kalmaz, bölgesini istikrarsızlaştırır ve uluslararası düzeni zayıflatır. Bugün stratejik sabır gibi görünen şey, yarın halkı, komşuları ve tarih tarafından stratejik başarısızlık olarak görülecektir.

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin