Birkaç gün önce yaşamını yitiren Amerikalı antropolog, aktivist ve yazar David Graeber, iki yıl kadar önce Boş İşler / Bullshit Jobs adlı bir kitaba imza atmıştı. Graeber bu kitabında, dünyaya anlamlı bir katkısı olmayan işleri sorguluyor… Bu işlerin (boş işlerin/mesleklerin) neden ortaya çıktığını, bu işlerde çalışanların neler düşündüğünü anlatıyor… “Boş İşler: Bir Teori” adlı kitabından Harper’s Magazine dergisinde yayımlanan bir bölümü, Ayşen Tekşen’in çevirisiyle ve David Graeber’in anısına paylaşıyoruz…

Herkes amacını anlamanın zor olduğu işleri bilir: İK danışmanları, Hİ araştırmacıları, iletişim koordinatörleri, mali stratejistler, lojistik yöneticileri… Bu liste sonsuza uzar.

Alman ordusu için alt yüklenicilik yapan Kurt işini şöyle tanımlıyor:

Alman ordusunun, IT işlerini yapan bir alt yüklenicisi var. IT firmasının, lojistiklerini yapan bir alt yüklenicisi var. Lojistik firmasının, personel yönetimi yapan bir alt yüklenicisi var. Ben o şirket için çalışıyorum.

Bir askerin koridorda iki oda ilerideki bir ofise taşındığını varsayalım. Kendi bilgisayarını taşımak yerine bir form dolduruyor. IT altyüklenicisi o formu okuyup onayladıktan sonra lojistik firmasına yolluyor. Lojistik firması taşınmayı onaylıyor ve bizden personel istiyor. Ben kışlaya gitmemi isteyen bir eposta alıyorum. Kışla evimden 480 km uzakta olduğu için bir araba kiralıyorum. Kışlaya gidiyor, bir form dolduruyor, bilgisayarı fişten çekiyor, bir kutuya koyuyor ve kutuyu mühürlüyorum. Lojistik firmasından biri kutuyu yeni ofise taşıyor. Ben orada mührü açıyor, başka bir form dolduruyor, bilgisayarı takıyor, birkaç imza alıp eve dönüyor, evraklarla bir mektup yolluyor ve sonra paramı alıyorum.

Bir anket şirketi olan YouGov 2015 yılında Britanyalılara işlerinin “dünyaya anlamlı bir katkıda bulunduğuna” inanıp inanmadıklarını sordu. Üçte birinden fazlası (yüzde 37) buna inanmadıklarını söyledi. (Yalnızca yüzde 50’si buna inanıyor, yüzde 13’ü ise emin değilim diyordu.) Hollanda’da yakın zamanda yapılan bir anket, Hollandalı çalışanların yüzde 40’ının işleri olmasa da bir şey değişmeyeceğini düşündüklerini gösterdi.

Toplumumuz çalışmaya değer verir. Bir işin bir amaca hizmet etmesini ve daha büyük anlamlar taşımasını bekleriz. Bu değerler sistemini içselleştirmiş olan çalışanlar söz konusu olduğunda, zaman kaybı olduğuna inandığı bir işi yapmak için haftanın beş günü yola çıkmaktan daha moral bozucu bir şey yoktur.

Ancak, anlamdan yoksun bir işe sahip olmanın insanları neden bu kadar mutsuz ettiğini kavrayabilmek kolay değil. Önünde sonunda, işgücünün önemli bir bölümü hiçbir şey yapmamak için -sıklıkla yüksek miktarda- para alıyor. Kendilerini şanslı kabul edebilirler. Ama bunun yerine, pek çoğu kendini değersiz ve sıkıntılı hissediyor.

1901’de Alman psikolog Karl Groos dünyada öngörülebilir etkiler yaratma yeteneklerini ilk kez keşfettiklerinde küçük çocukların olağanüstü bir mutluluk sergilediklerini fark etmişti. Örneğin, ellerini ve kollarını rasgele hareket ettirerek bir kalemle çizgiler çizebilirlerdi ama aynı kalıbı izleyerek aynı sonucu alabildiklerini fark ettiklerinde aşırı neşeli tepkiler veriyorlardı. Groos bunu “meydana getirme hazzı” olarak adlandırdı ve oyunun temeli olduğunu ileri sürdü.

Groos’dan önce, pek çok Batılı siyaset felsefecisi, ekonomist ve sosyal bilimci insanların ya yenme ve egemenlik arzusu ya da fiziksel tatmin ve üretme başarısını garantileme gibi pratik bir ihtiyaç nedeniyle güç aradıklarını varsaymıştı. Groos’un bu içgörüsünün, daha genel olarak insan motivasyonunu ve benliğin oluşumunu anlamamızda önemli katkıları oldu. Çocuklar etraflarını kuşatan dünyadan ayrı, bağımsız bireyler olarak var olduklarını ancak bir şeyin meydana gelmesine ve tekrar meydana gelmesine neden olabildiklerini gözlemlemek suretiyle anlamaya başlarlar. Bir şey gerçekleştirmek bir sevinç, bir meydana getirme hazzı yaratır ve bu da tam olarak varlığımızın temelidir.

Deneyler bir çocuğun bu hazzı tatmasına izin verildiği ama sonra aniden yoksun bırakıldığında onun öfkelendiğini, ilgisini kaybettiğini ve hatta dünyadan tümüyle geri çekildiğini göstermiştir. Ruh hekimi ve ruhçözümlemeci Francis Broucek, bu türden travmatik deneyimlerin yaşamın sonraki yıllarında çeşitli akıl sağlığı sorunlarına neden olabileceğini düşünmüştür.
Groos’un araştırması onun yap-inan şeklinde bir oyun kuramı geliştirmesine yol açtı: Bir çocuğun bir kalemi hareket ettirebilmekten sevinç duymasıyla aynı nedenden ötürü yetişkinler de oyunlar ve eğlenceler icat eder. Kendi başına bir amaç olarak güçlerimizi kullanmak isteriz. Groos bunun özgürlük –şeyleri sadece yapabildiğimiz için yapma becerisi- olduğunu ileri sürdü.

Boş işlere sahip olanları en çok kızdıran şey tam da çalışmanın yap-inan boyutudur. Tıpkı gözetim altında çalışan maaşlı birinin meşgul gibi davranmayı çıldırtıcı bulması gibi. Çalışmanın bir amaca hizmet etmesi gerekir –eğer yap-inan oyunu insanın özgürlüğünün ifadesiyse, başkalarının dayattığı yap-inan işi tam bir özgülük yoksunluğunu temsil eder. Bu durumda, bazı insanların her zaman çalışması gerektiği ya da yapılması gereken şeyler olmadığında bile onların zamanlarını doldurmak için işler uydurulması gerektiği kavramının tarihsel olarak ilk ortaya çıkışının özgür olmayan çalışanlarla yani, mahkumlar ve kölelerle ilgili olması şaşırtıcı değildir.

Tarihsel olarak, insanın çalışma modelleri şiddetli enerji patlamaları ve onu izleyen dinlenme şeklini almıştır. Örneğin çiftçilik, küçük projelerle geçirilen ölü sezonların yanı sıra, ekim ve hasat döneminde bir herkes-iş-başına seferberliğidir. Bir ev inşa etmek ya da bir şölene hazırlanmak gibi büyük projeler de benzer eğilim gösterir. Bu, insanların her zaman nasıl çalıştığının tipik bir örneğidir. Farklı biçimde davranmanın daha fazla verimlilik ya da üretkenlikle sonuçlanacağına inanmak için bir neden yoktur. Sıklıkla tam aksi bir etki yaratır.

İşin tarihsel olarak düzensiz olmasının önemli nedenlerinden biri de denetlenmemesiydi. Çalışan ile patron arasındaki ilişki fazlasıyla eşitsiz olsa bile, söz konusu denetimsizlik ortaçağ feodalizmi ve görece olarak yakın zamana kadarki pek çok emek düzenlemeleri için de geçerlidir. Aşağıdakiler kendilerinden isteneni ürettikleri sürece yukarıdakilerin onların zamanlarını nasıl harcadıklarını bilmek için endişelenmelerine gerek yoktu.

Bir insanın zamanının işverenine ait olabileceği, tarihteki toplumlardan çoğunun aklına bile gelmemiştir. Ama günümüzde demokratik ülkelerin özgür yurttaşlarının günlerinin üçte birini ya da daha fazlasını kiraya vermeleri gayet doğal kabul ediliyor. Çağdaş patron, kendisini soyulmuş hisseden bir adamın öfkesiyle “sana boş boş dolanman için para vermiyorum” diye bağırabiliyor. Peki, bu noktaya nasıl geldik?

14’üncü yüzyılda zamanın ne olduğuna ilişkin yaygın anlayış değişmiş ve bizzat yapılan işin bir ölçü olması yerine, işin ölçüldüğü bir sistem haline gelmişti. Tüm Avrupa’da finansmanını yerel tüccar loncalarının yaptığı saat kuleleri dikildi. Aynı tüccarlar, zamandan hızla faydalanmaları gerektiğini kendilerine hatırlatmak amacıyla masalarına ölümü çağrıştıran insan kafatasları koydular. 18’inci yüzyıl sonlarında Sanayi Devriminin başlangıcıyla örtüşen ev ve cep saatlerinin yaygınlaşması, zamana yönelik benzer bir yaklaşımın orta sınıfa da ulaşmasını sağladı. Zaman, tıpkı para gibi bütçelenen ve harcanan sonlu bir mülkiyet olarak görülmeye başlandı. Son olarak, zaman-bildiren bu yeni aletler bir çalışanın zamanının alınabilen ve satılabilen eşit birimlere bölünmesine imkan verdi. Fabrikalar giriş ve çıkışlarda çalışanlardan kart basmalarını istemeye başladı.

Değişim salt teknolojik değil aynı zamanda ahlakiydi. Zaman geçirmek yerine zaman harcamaktan, zamanı boşa harcamaktan, zaman öldürmekten, zaman kazanmaktan, zaman kaybetmekten, zamanla yarışmaktan söz etmeye başladık. 18 ve 19’uncu yüzyıllarda, aralıklı çalışma biçimi giderek sosyal bir sorun olarak ele alınmaya başlandı. Metodist vaizler “zamanın idareli kullanılmasını” öğütlediler; zaman yönetimi ahlakın özü haline geldi. Fakirler zamanlarını düşünmeden harcamakla, para konularında olduğu gibi zaman meselesinde de sorumsuz olmakla suçlandılar.

Bir yandan baskıcı koşulları protesto eden çalışanlar diğer yandan aynı zaman kavramlarını benimsediler. İlk fabrikaların çoğu, çalışanların kendi saatlerini getirmelerine izin vermedi çünkü patron fabrika saatiyle hile yapıyordu. Emek savunucuları daha yüksek saat ücretleri için pazarlık etti, sabit saatli sözleşmeler, fazla mesai, yüzde elli zamlı gündelik, önce on iki ve sonra da sekiz saatlik vardiyalar talep ettiler. Anlaşılabilir olmasına rağmen, “serbest zaman” talep etme eylemi bir çalışanın zamanının gerçekten de onu satın alana ait olduğu kavramını güçlendirdi.

Çalışanların, çalışma sürelerinin kendilerine dikte edilmesine izin vermek gibi bir ahlaki yükümlülüğü olduğu düşüncesi o kadar normalleştirilmiştir ki vatandaşlar örneğin, taşıma işçilerinin iş esnasında oturduklarını gördüklerinde öfkelenirler. İşte, angarya da böyle icat edilmiştir: Çalışanların günde sekiz saati dolduracak işleri olmadığı şeklindeki sözde sorunu çözmek için. Çalıştığı anlamsız işlerin uzun bir tarihçesini yollayan Wendy isimli bir kadının yaşadıklarına bakalım:

Küçük bir ticaret dergisinin danışma görevlisi olarak telefonun çalmasını beklerken yapmam için işler verilirdi. Bir keresinde, satış görevlilerinden biri masama binlerce ataş boşalttı ve renklerine göre ayırmamı istedi. Sonra onları değişimli olarak kullandı.

Bir diğer örnek: Büyükannem doksan yaşına kadar New York’ta bir apartmanda kimseye bağımlı olmadan yaşadı ama biraz yardım gerekiyordu. Onunla yaşaması, alışveriş ve çamaşıra yardımcı olması ve düşerse ya da yardıma ihtiyaç duyarsa yanında bulunması için hoş bir bayanı işe aldık. Sonuçta, her şey yolunda giderse bu bayanın yapacağı bir şey yoktu. Bu durum büyükannemi çıldırttı. “Orada öyle oturuyor!” diye şikayet ediyordu. Sonunda kadın işi bıraktı.

Bu mecburiyet duygusu dünyanın her yerinde aynı. Örneğin Ramadan, Kahire’de bir kamu kuruluşunda çalışan Mısırlı bir mühendis.

Şirketin ihtiyaç duyduğu şey, bir mühendis ekibinin her sabah gelmesi, klimaların çalışmasını kontrol etmesi ve bir şey bozulursa diye beklemesiydi. Yönetim elbette bunu kabul etmedi; onun yerine, ekibi günde sekiz saat meşgul tutmak için formlar, tatbikatlar ve kutu işaretleme ritüelleri icat etti. Ramadan, “Çok geçmeden anladım ki mühendis olarak değil ama bir tür teknik bürokrat olarak işe alınmıştım. Burada yaptığımız tek şey evrak işi yani, kontrol listeleri ve formlar doldurmak” diyor. Neyse ki Ramadan zaman içinde neleri atlarsa kimsenin anlamayacağı öğrendi ve vaktini filmlere, edebiyata harcadı. Yine de süreç onda boşluk duygusu yaratıyordu. “Her gün anlamsız olduğunu düşündüğüm bir işe gitmek psikolojik olarak tüketiciydi ve çok büyük sıkıntı yarattı.”

Ancak, Ramadan sistemle nasıl oynayacağını keşfettiğinden, sonuç her ne kadar rahatsız ediciyse de hepten kötü değildi. O zaman neden bunu şirkete sattığı saati geri çalmak olarak görmesin? Neden sahte amaç ya da amaç yoksunluğu ona işkence etsin?

İnsana yararlı bir biçimde çalıştırılmış gibi davranıldığı ve rolüyle uyumlu olmaya zorlandığı boş işler, doğaları gereği moral bozucudur çünkü insanın kendi ürünü olmayan bir yap-inan oyunudur. Elbette ruhunuz feryat eder. Bu, benliğin temellerine bir saldırıdır. Dünyada anlamlı bir etki yaratamayan bir insan varlığını sürdüremez.

(Çeviri: Ayşen Tekşen) 

Popüler

A3 HABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin