İngiliz akademisyen, sosyolog, aktivist, yazar Lisa McKenzie, RT.com’da yayımlanan analizinde, günümüz İngiltere’sinde dehşet verici bir bağımlılık, intihar, yoksulluk ve umutsuzluk hikayesi yaşandığına işaret ederek, “Belki de ileriye bakmak için geriye bakmanın ve örneğin Karl Marx’ın sözlerini dikkate almanın zamanı gelmiştir” dedi. Sosyolog McKenzie’nin analizini Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz…

Karl Marx yaratıcılık ve işin topluma eşit olarak dağıtılması gerektiğine inanıyordu. Bu, en yoksulları en kötü şekilde vuracak bir ekonomik durgunlukla karşı karşıya olan çökmüş durumdaki Britanya’nın izleyebileceği iyi bir model olabilir.
Yazla birlikte hükümetin maaş desteği de son buluyor ve Birleşik Krallık üzerinde kara bulutlar toplanmaya başladı. Bundan sonrası acımasız olacak.
Her gün açıklanan işsizlik sayıları kolaylıkla önünüzden geçip gidebilir ama her birinin arkasında gerçek bir ıstırap olduğunu unutmamalıyız. Gelecek gerçekten kasvetli görünen bir biçimde şekilleniyor ve yıkıcı bir ekonomik durgunluk dönemine resmi olarak girmiş bulunuyoruz.
Sanki son 20 yıl herkes için refah ve zenginlikle doluymuş gibi, politikacılar yaklaşmakta olan zorluklar konusunda uyarıda bulunuyor. Ama kuşkusuz durum öyle değildi ve hala aramızda olan virüse bakıldığında, önümüzdeki kış aylarında daha fazla sefalet yaşanacak gibi görünüyor.
Bir akademisyen olarak benim takvimim gözleri fal taşı gibi açılmış ve merak dolu öğrencilerin üniversite kapısından girdiği Eylül ayında başlar. Bu Eylül’de o öğrencilerin nereye gireceğinden emin değilim. Bununla birlikte, 20’li 30’lu yaşlardakiler endişe verici oranlarla işten çıkarılırken, daha birkaç hafta önce üçüncü sınıf mezunlarımızı pek de bir şey vaat etmeyen bir geleceğe yolcu ettik.
Tüm bunlar içinde en üzücü olanı ise daha önce defalarca bu noktaya gelmiş olmamızdır. Toplumun neden sürekli olarak aynı hataları yaptığını merak ediyorum. Belki de ileriye bakmak için geriye bakmanın ve örneğin, Karl Marx’ın sözlerini dikkate almanın zamanı gelmiştir.
Neredeyse 200 yıl önce Marx iyi bir toplumun nasıl olması gerektiği hakkında düşündü, konuştu ve yazdı. Toplumun iyiliği için sanat, yaratıcılık ve işin eşit dağıtılması gerektiğini ve bir insanın hem bir balıkçı hem de sanatçı olabileceğini savundu.
Bu, şu anda izlediğimizden daha iyi bir model olsa gerek. Ve bir sonra gelecek olan da bunu doğrulayacak çünkü böyle bir krizi daha önce de yaşadım ve sonrası daha kötü olacak. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında madencilik ve diğer sanayi toplulukları bugün yaşamakta olduğumuzla aynı kaderi paylaştılar ve geçmiş, şimdi ve gelecek silinip gitti. Her yaştan erkek ve delikanlılar gelirlerini kaybediyordu ve dayanabilecekleri hiçbir şey yoktu.
İşsiz kalanlar için bir plan ve onlara ne olacağıyla ilgili bir duyarlılığın izi bile yoktu. 40-50 yaşlarındaki adamlar bir daha hiç çalışmadılar. Daha genç olanlar ve mezunlar sonraki on yıl boyunca küçük de olsa her iş için birbirleriyle savaştılar. Pek çoğu mahallesinden ayrıldı; 80’ler ve 90’lar İngiltere işçi sınıfı için yapayalnız zamanlardı.
Ve söz konusu olan şey yalnızca kayıp bir mezunlar kuşağı değildi; bazıları hiç telafi edilemeyen çok sayıda kayıp aile kuşakları da vardı ve hala var. Bu topluluklardaki kadınlar da daha iyi durumda değildi çünkü geleneksel olarak onları çalıştıran fabrikalar faaliyetlerini yurtdışına taşımıştı; iş konusundaki rakipleri dünyanın öbür ucundaydı.
Çizdiğim tablonun acımasız olduğunu biliyorum ama tanık olduğum bireysel acıları ve mücadeleleri anlatacak olsaydım çok daha korkunç hale gelirdi. Dehşet verici bir bağımlılık, intihar, yoksulluk ve umutsuzluk hikayesi.
Dolayısıyla, şimdi dönüp o yıllara dürüstçe bakma ve sokaklarda, toplumlarımızda ısrarla tek bir insanımızın daha kaybolmasına izin verilmemesini talep etme zamanı. 80’ler ve90’larda olduğu gibi şimdi de çözümler var ama günün hükümetleri bunlarla uğraşmak yerine insanları cezalandırmak için çok katı sosyal yardım politikaları kullanmayı yeğliyor.
Kişisel kusuru olmadığı halde işsiz kalan çok fazla insan var. İş yok. Yardım için hızlı çözümlere ya da şatafatlı dolandırıcılara –örneğin, Amazonvari depo modeline ve diğer şeytani fabrikalara- bakabiliriz ya da Marx’ın görüşlerini ciddi olarak değerlendirebilir ve sanat ve eğitimde bir Yeni Düzen başlatabiliriz.
İşçi sınıfı sözcükler, imgeler ve müzikle hikaye anlatabilen çok yetenekli insanlarla doludur. Her işçi sınıfı topluluğunda zengin tartışma, felsefe ve sanat gelenekleri vardır. Ancak, oldukları gibi kabul edilmezler ve sınırlı bir eğitim sistemiyle değersizleştirilirler. İşçi sınıfından insanların sahip olmadığı en önemli şey, işlerine yarayacak şekilde yeteneklerini geliştirmek için zaman, fırsatlar ve kaynaklardır.
Bu hiçbir zaman kolay olmadı. Hükümetler, politika oluşturucular, politikacılar hayatın çalışmayanlara kolay görünmesini sağlamaktan rahatsız olabilir.
George Osborn’un ülkeye “perdeleri kapalı durumda sosyal yardımlarla yaşayanlara” artık izin vermeyeceğini bildiren sözleri hala kulaklarımda çınlıyor. Ya da 1980’lerde, kitlesel işsizliğin ortasında, insanlara iş aramak için bisikletlerine binerek başının çaresine bakması gerektiğini söyleyen Norman Tebbit. Ya da o sırada işsiz olan 250 bin genç insana “iş, en iyi sosyal yardımdır” mesajı verirken 1997 seçiminden sonra Güney Londra’da Aylesbury sosyal konutunun önünde durup da bize “hiç kimsenin unutulmayacağını” söyleyen Tony Blair.
Bunların hiçbiri yeni değil; servet, zaman, emek ve kaynakların adil paylaşımıyla ilgili temel sorunlar ele alınmadığında her 10 yılda bir bu döngüye gireriz. Artık Marx’ın yolunu izlemenin ve işleri herkesin yararına olacak şekilde değiştirmeye çalışmanın zamanı geldi.
İnsanları gelirlerine yönelik riskler ya da kasıtlı bir biçimde onları yıpratan acımasız bir yardım sistemiyle korkutmak yerine umut, sanat, yaratıcılık ve fırsat getirebiliriz. Dünyanın en iyi üniversitelerine sahibiz ama bunlar, yeniden eğitim almak ya da yeni beceri kazanmak ya da yalnızca bilgiyi keşfetme sürecinin keyfini çıkarmayı öğrenmek isteyen yerel halka uzun zamandır kapalı.
Bu üniversiteler yıllar önce öğrenme mekanları olmaktan çıktılar ve “kalifiye” malının satış yerleri haline geldiler. Bugüne dek uygulana iş ve eğitim modeli, adım attığımız bu korkutucu yeni dünya için yetersizdir ve hem bu kuşağı hem de bir sonrakini başarısız kılacaktır.
Doğu Londra’da Whitechapel Galerinin karşısında bir sanat okulu vardı. Öğrenciler çoğunlukla işçi sınıfından yerli halktı: farklı ve yaratıcılık dolu. Bina satıldı, sonra yıkıldı ve bugün orada yine lüks daireler inşa ediliyor. İroni olarak, bu dairelerin bazıları yurtdışından gelen zengin üniversite öğrencileri için. Nottingham’da üniversitenin yetişkin eğitimi merkezi on yıl önce kapatıldı ve satıldı. Şimdi ise bir sigorta şirketine ev sahipliği yapıyor.
Bu acımasız günlerde üniversiteler, ileri eğitim kolejleri, topluluk merkezleri, kütüphaneler ve uygun alanlara sahip olan başka kurumlar açılmalı ve onlara zaman ve kaynak sağlamalı ki işçi sınıfının her yaştan üyesi hiçbir bedel ödemeden öğrenebilsin ve kendi bilgi yaratma sürecinin bir parçası olabilsin.
Bu yalnızca insanların Evrensel Kredi almasına yardımcı olmakla kalmayacak ama müzik, sanat ve sözcüklerle hikayeler anlatarak olası her yoldan topluma katkıda bulunmalarına ve aynı zamanda onurlu bir biçimde hayatlarını kazanmalarına imkan verecek. İşçi sınıfı artık sadece Britanya’nın yük beygirleri olarak küçümsenmemeli ama umutlu ve yaratıcı olmalarına izin veren bir düzene kavuşturulmalılar.
Dünün ve bugünün profesyonel sanatçıları ve yaratıcıları sıklıkla ayrımcılık ve nepotizm yoluyla seçilmiş ve yetiştirilmiştir ama Marx’ın dediği gibi, emeğin dağılımı yeteneklere ve ihtiyaçlara göre olmalıdır. O halde, bırakın da şeytani fabrikalar, iş bulma kurumları ve sosyal konutlardan sanatçılar ve yaratıcılar çıksın.
Dr. Lisa McKenzie kimdir?
Lisa McKenzie bir politik aktivist, yazar, düşünür ve işçi sınıfı akademisyenidir. Nottinghamshire’da bir kömür madeni kasabasında doğdu ve 1984’deki madenci greviyle birlikte politikleşmeye başladı. 31 yaşındayken Nottingham Üniversitesine girdi ve sosyoloji lisansı aldı. Dr. McKenzie, Durham Üniversitesinde sosyoloji dersi veriyor ve Getting By: Estates, Class and Culture in Austerity Britain adlı bir kitabı var.
(Çeviri: Ayşen Tekşen)




