Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu’da ve Kış Uykusu gibi filmlerle Cannes Film Festivali’nde ödül kazanan yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinden yola çıkan romancı ve denemeci Kaya Genç’in Foreignpolicy’daki yazısını Ayşen Tekşen çevirdi.
22 yılı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetimi altında geçen son otuz yılda Türkiye, ruhsal kimliğini arayan laik bir toplumdan giderek daha mağrur, daha çıkar odaklı ve daha kibirli bir topluma dönüştü. Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyetçi, Avrupacı eski Türkiye’si, yerini iktidar partisinin “Yeni Türkiye” diye adlandırdığı şeye bıraktı.
Bu dönüşümün en iyi gözlemcisi Nuri Bilge Ceylan’dan başkası değildir. Cannes Film Festivali’nin uzun zamandır gözdesi olan Türk auteur, filmlerinde hiçbir zaman açıkça siyasete değinmedi; ancak bütün olarak bakıldığında, eserleri, Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde Türkiye’nin ne hale geldiğine dair en çarpıcı anlatılardan birini oluşturuyor.
Ceylan, filmlerinde bugün Türkiye’de ahlaki bir yaşam sürmenin ne anlama geldiğini soruyor. Ancak kahramanları tatsız cevaplar veriyor; dönüşüme uğramış bu ülkede ahlaki yaşam sürmenin artık mümkün olmayabileceğini ima ediyorlar. Bunun yerine, AKP’nin Türk toplumuna kazıdığı değerleri sergileyen ürkütücü bir tablo çiziyorlar: sarsılmaz bir çıkar ve zenginleşme odaklılığı, başkalarının acılarına körlük ve ahlaki çizgilerde yaşamaya çalışan herkese karşı sürekli bir küçümseme.
Ceylan’ın ilk kısa filmi Koza (1995), Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinden yaklaşık bir yıl sonra gösterime girdi. Eski bir yarı profesyonel futbolcu olan Erdoğan, belediye başkanı olarak Haliç’in temizlenmesi ve kentin kronik sorunlarının çözülmesi (su, ulaşım, hava kirliliği ve atık yönetimi) sayesinde adını duyurdu. Bu alanlardaki etkinliği, Türkiye’nin laik temellerini aşındırma yönünde daha geniş bir projeye girişmesi için ona yeterli siyasi sermayeyi sağladı. Dışarıdan bakıldığında dindar görünen lider, sessizce belediyenin işlettiği kamusal alanlarda alkolü yasakladı ve konuşmalarına Batı karşıtı mesajlar ekleyerek Türkiye’yi yeniden İslami bir ülke yapma sözü verdi.
Koza, 1990’ların hızla İslamileşen Türkiye’sinde geçiyor. Film, Ceylan’ın anne babasının canlandırdığı evli bir çiftin 1940’lara ait fotoğraflarıyla başlıyor. Atatürk’ün onlarca yıl süren titiz siyasi ve kültürel reformlarıyla kurulan laik, cumhuriyetçi ulus-devlette yaşıyorlardı. Elli yıl sonra bakıldığında, son demlerini yaşayan bir kültürün kalıntıları gibi genç ve umutlu görünüyorlardı.
Ceylan, bu dönüşümü dört bölümlük bir seride inceledi. İlk uzun metrajlı filmi Kasaba (1997), 1990’ların ortasında küçük bir kasabanın hikâyesini, sıklıkla başkalarının yıkımından ve acısından zevk alan çocukların gözünden anlatıyor. Bir sahnede, küçük bir erkek çocuk, kimsenin görmediğini sanarak bir kaplumbağayı sırtüstü çeviriyor. Çocuk, bir bakıma Yeni Türkiye’nin ruhunu önceden haber veriyor: Suçluluk duygusundan ya da ahlaki bir yanlış farkındalığından yoksun.
Ceylan’ın karakterleri, çıkar ve kişisel kazanç peşinde koşarak, Turgut Özal’ın neoliberalizm döneminde yaygınlaşan homo economicus davranış modelini somutlaştırıyorlar. Başbakan (1983-1989) ve Cumhurbaşkanı (1989-1993) olarak Özal, Türkiye’yi küresel ekonomiye entegre etmeye çalıştı —Erdoğan’ın devralıp köklü biçimde genişlettiği bir miras. Reaganizm ve Thatcherizm ABD ve Birleşik Krallık’ı kasıp kavururken, Özal özelleştirme, deregülasyon ve piyasa liberalleşmesi odaklı benzer reformlar uyguladı. Bu önlemler kısa vadede hızlı ekonomik büyüme sağladı; ancak artan eşitsizlik ve sendikaların bastırılması pahasına. Çok geçmeden anlaşıldı ki, bu “kıran kırana rekabet” ekonomisinde başarılı olmak için, Türkler sömürüye dayalı, kâr takıntılı geçim yollarını benimsemek zorundaydı.
Kasaba filminde — ve geri kalan üçlemede — temel çatışma kinizm ile idealizm arasındadır. Ceylan’ın yeğeni Mehmet Emin Toprak, kırsal Anadolu’daki yaygın işsizlik nedeniyle İstanbul’a gitmeyi hayal eden idealist bir genç olan Saffet’i canlandırır. Mayıs Sıkıntısı’nda (1999), Saffet’in, taşra Türkiye’sinden kurtulmak için tek şansı olan üniversite giriş sınavını kazanamadığını öğreniriz. Memleketi Çanakkale hakkında bir film çekmek için geri dönen Saffet’in kuzeni Muzaffer, Saffet’in çaresizliğinden faydalanarak büyük vaatlerde bulunur ama karşılamaktan uzak kalır. Ceylan’ın dünyasında, Saffet gibi hayalperestler, zorlu ekonomik koşullarda nasıl hayatta kalınacağını bilen kinikler tarafından sömürülen, kullanılan ve terk edilen nesnelerdir.
Kinikler ve hayalperestler, Erdoğan’ın o yılki genel seçimlerde ulusal düzeyde öne çıkmadan önce ağlarını ördüğü İstanbul’da geçen ilk filmi Uzak’ta (2002) tekrar karşımıza çıkar. Ceylan’ın filmlerinde İstanbul, Yeni Türkiye’nin bencil kalbinin bir simgesidir. Daha iyi iş olanakları umuduyla gelen hayalperestleri çeker, ancak bunun bir ahlaki bedeli vardır.
Dörtlünün son filmi İklimler (2006), Türkiye’nin 2000’lerin ortalarındaki hızla değişen kültürel sahnesinden kesitler sunar. Filmin kahramanı, zengin ve hareketli caddelerle dolu bohem semtte dolaşır, zengin stoklu kitapçılardan geçer ve partnerinin çalıştığı, hızla gelişen televizyon sektörünün film setlerini ziyaret eder. Her yerde bulaşıcı bir iyimserlik ve demokratik uyanış arzusu vardır.
O dönemde Türkiye gerçekten modernleşiyordu. Erdoğan’ın başbakanlığında 2000’lerin başı, Eurovision Şarkı Yarışması’nın ilk Türk kazananı Sertab Erener (2003) ve ilk Türk Nobel Ödülü sahibi Orhan Pamuk (2006) gibi kültürel ilklerle özetlenen ve göz kamaştıran bireysel başarı öyküleri dönemiydi. Yıldız mimarlar ve sanatçılar çoğaldı. Türkiye’nin ilk modern sanat müzesi, İklimler’in geçtiği mahallede 2004’te açıldı.
Bu gelişen kültür, büyük ölçüde Türk hükümeti tarafından turizmi teşvik stratejisinin bir parçası olarak finanse edildi ve tanıtıldı. Bu, Erdoğan’ın vaat ettiği Yeni Türkiye idi: Seküler sosyal devlet temellerinden kopmuş, giderek girişimcilik ve kendi kendine yeterlilikle tanımlanan bir ülke. İyi eğitim almak ve güçlü etik değerlere sahip olmak, Atatürk’ün eski Türkiye’sindeki kadar geçerli sayılmayacaktı.
2000’lerin sonlarında Türkiye’nin kayda değer ekonomik büyümesi ve görece refahı, Erdoğan’ı demokratik vaatlerini görmezden gelme ve muhaliflerini hapse atma konusunda cesaretlendirdi. Aralarında gazeteciler, subaylar ve muhalif milletvekillerinin de bulunduğu 275 kişinin gizli bir laik örgüte üye olmakla suçlandığı yüksek profilli “Ergenekon” davalarının ardından toplumsal protestolar geldi.
Kısa sürede, Atatürk’ün eski Türkiye’sinin bütünlüğü ve değerlerine yönelik—bir kısmı haklı, bir kısmı abartılı— kinizm daha derin bir ahlaki çürüme ile yer değiştirdi. Devlet muhalefeti bastırdıkça, daha çok insan başkalarını ve kendini kandırmanın yollarını buldu; böylece bencil hayatlarını meşrulaştırıp daha da zenginleştirdi.
2014 Cannes Altın Palmiye ödüllü Kış Uykusu filminin ana karakteri Aydın, günlerini Kapadokya’daki antik kalıntılar arasında yürüyerek ve mantar toplayarak geçiren eski bir aktördür, ancak özel hayatında bir despottur.
Bir gün, tahliye etmeye çalıştığı kiracının çocuğu kasten Aydın’ın Land Rover’ının ön camına taş atar ve camı kırar. Temel haklardan yoksun olan bu çocuk, Ceylan’ın gerçekleri söyleyen karakterlerinden biridir: onun kurallarına uymayı reddettiği için kinik Aydın’ın hem korktuğu hem de nefret ettiği biri. Bir başka sahnede çocuğun babası, Aydın’ın karısının sadaka olarak verdiği banknotları ateşe atarak paraya ve onun gücüne ne kadar az değer verdiğini gösterir.
Ceylan’ın evreninde, idealist Türkler dezavantajlı ve haklarından mahrum bırakılmış olsa da, ahlaki olarak üstün konumdadırlar. Maddi yıkım riski taşısa bile iktidardakilere gerçekleri söylerler. Ancak gerçek dünyada, Türkiye’de bugün gerçekleri söyleyenler, -toplumsal eşitlik ve demokratikleşme çabaları nedeniyle hapsedilen Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş örneklerinde görüldüğü gibi- ahlaki değerleri nedeniyle takdir edilmekten çok cezalandırılmaktadırlar.
Ceylan’ın son iki filmi, İstanbul dışındaki kırsal alanlara yönelerek hayal kırıklığı yaşayan insanların hayatlarını daha derinlemesine sorgular. Ahlat Ağacı (2018) filminde, yeni mezun Sinan, 2010’ların ortalarındaki ekonomik kriz döneminde Türkiye’de yolunu bulmaya çalışır. Öğretmen olma hayalleri, devlet okullarına atanmayı bekleyen eğitim fakültesi mezunlarının artan sayısı nedeniyle suya düşmüştür. Bu hayal kırıklığı içindeki Sinan, “Eğer diktatör olsaydım bu kasabaya atom bombası atardım,” diye şaka yapar.
2016’daki darbe girişiminden sonra, Erdoğan rejimi, yüksek güvenlik politikaları ve Türkiye’nin sözde iç düşmanlarına karşı aşırı takıntısıyla tanımlanır oldu. Kamu çalışanlarının tasfiyesi ve muhalif aktivistlerin, politikacıların kitlesel tutuklamaları sıradan hale geldi. Sinan’ın üniversiteden arkadaşı, hükümet baskısına karşı düzenlenen gösterilerde Marksistleri ve feministleri döven çevik kuvvete katılmasını, karşılığında iyi bir maaş almasını önerir. Sinan bu fikre güler. Ancak Erdoğan’ın alışılmadık ekonomi politikalarının yarattığı kasvetli ekonomik ortam ve genç işsizliği göz önüne alındığında, muhalifleri dövmek gibi bir iş bulduğu için bile şanslı olacağının farkındadır. Kuşağındaki pek çok kişi gibi Sinan da yoksulluk ve gerçekleşmemiş hayallerle dolu bir yaşamın kaderi olduğunu düşünür.
Ceylan’ın en son filmi Kuru Otlar Üstüne (2023), onun eserleri arasında en karanlık olanıdır. Öğretmen Samet, Doğu Anadolu’daki bir köyde yaşamaktadır. Kötüleşen ekonomik koşullar nedeniyle orta sınıf Türklerin yurt dışına seyahat etmeleri neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Samet, öğrencilerine eğitimlerinin hiçbir anlamı olmadığını söyler; çünkü hepsi, dünyayı ya da başka yerleri hiç tanımadan memleketlerinde öleceklerdir. Samet, yerel halkla dostluk kurmak yerine, kasabadan sorumlu bir askeri komutanla arkadaş olur. Zamanlarını video oyunları oynayarak ve yerlilerden şikâyet ederek geçirirler.
Bu durum, Erdoğan’ın Türkiye’yi daha müreffeh, Batı’yla bağları güçlü, Avrupa Birliği’ne katılacak bir ülke yapma vaadinin boşa çıkmasının bir eleştirisidir. 2010’ların ortalarından itibaren Erdoğan, halka açık konuşmalarını Batı’yı düşmanlaştırmak ve tabanındaki kızgınlığı körüklemek için kullandı.
Ceylan tüm filmlerinde, Türkiye’nin 2000’lerin ortalarında ileriye dönük, potansiyel olarak demokratik bir ülkeden, 2010’ların ortalarında kinikliğin birçokları için son sığınak olduğu gelişen bir otokrasiye geçişini yansıtır. Yönetmen Muzaffer, aktör Aydın ya da öğretmen Samet için umut yoktur; çünkü artık tatmin edici ve etik bir varoluş süremeyeceklerini hissederler. Ülkenin mali çöküşü ile iyi bir yaşama dair anlamlı bir inanç el eledir; geriye kalan tek seçenek, hayatlarında umut ve daha yüksek bir amaç taşıyanları alaya almaktır.
Ceylan bu yılın başında Amsterdam’daki Eye Film Müzesi’nde “Film yaparken mümkün olduğunca gerçekçi olmaya çalışıyorum,” dedi. İzleyicilere tüm eserlerini yeniden görme şansı sunan “İçsel Manzaralar” başlıklı bir sergi için oradaydı.
Ceylan’ın filmleri, çok çeşitli Türk karakterlerin iç dünyalarını haritalandırırken hiçbir zaman doğrudan Türk siyasetine atıfta bulunmaz. Ancak son yıllarda, filmlerin set ekipleri ve oyuncuları, Erdoğan’ın politikalarına karşı kamuoyunda seslerini yükseltmeye başladı. Ceylan 2014’te Altın Palmiye ödülünü Türkiye’nin gençlerine, özellikle de bir önceki yıl hükümet karşıtı protestolarda hayatını kaybedenlere adadı. 2015’te ise, Türk hükümetini “baskı ve sansür” ile suçlayan bir mektup yayınlayan 100’den fazla film yapımcısına katıldı.
Ceylan’ın oyuncuları da ülkedeki artan otoriterleşmenin hedefi oldu. Kış Uykusu filminden Nadir Sarıbacak, 2015 Antalya Film Festivali’nde “ülkeyle ilgili sorunlarım var” dediği ve “farklı dinlerden, dillerden, ırklardan, mezheplerden” arkadaşlarını sevdiğini ilan ettiği konuşmasının hükümet yanlısı bir yayıncı tarafından kesilmesinin ardından yurtdışına taşındı. Şubat ayında, yine Kış Uykusu’ndan Melisa Sözen, “terör propagandası yapmak” şüphesiyle Türk polisi tarafından sorgulandı.
Ceylan ara sıra kamuoyuna açıklamalar yapsa da, ağırlıklı olarak işini konuşturmayı tercih eder. Filmleri, toplumun her kesiminden insanların adaletsizlik ve şiddete yol açan seçimleri nasıl meşrulaştırabildiklerini, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmenin insan doğasında olduğunu kinik bir şekilde kabul ettiklerini gösterir.
Son aylarda, umut siyaseti ve sosyal demokrat idealleri Yeni Türkiye’nin yaygın kinizm ve fırsatçılığına ters düşen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu tutuklayan hükümetin Türk halkından istediği de budur: kendi işine bak. İmamoğlu ve diğer büyük şehirlerin seçilmiş yöneticilerini yolsuzluk suçlamalarıyla yargılayan hükümet, ideolojisinin merkezindeki kinizmi pekiştirmeye çalışıyor: Ahlaki saflık aramanın bir anlamı yok, çünkü günümüz Türkiye’sinde sadece güçlüler ve acımasızlar ayakta kalır.
Kaya Genç kimdir?
1981 yılında İstanbul’da doğdu. Universiteit van Amsterdam’da Oscar Wilde üzerine Yozlaşmanın Estetiği başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi aldı. İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi bölümünde Geç-Viktoryen Dönem Britanya Edebiyatında Efendi Köle Diyalektiği başlıklı doktora çalışmalarına başladı; 2008-2010 yıllarında SABAH Kitap ekinin yayın yönetmenliğini, 2009-2010 döneminde altı ay boyunca SABAH Pazar ekinin editörlüğünü yaptı. 2008 Aralık ayında ilk romanı Macera’yı yayımladı.





