Türkiye’nin ana muhalefet partisi uzun süredir merkezci ve radikal olmayan bir güç olarak varlığını sürdürdü. Ancak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun hapse atılması, Türk demokrasisini savunmak için büyüyen bir kitle hareketiyle karşı karşıya kalan partiyi daha aktivist bir duruşa zorladı. Berkeley Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Cihan Tuğal, Jacobin‘de kaleme aldı, Ayşen Tekşen çevirdi.
Türkiye’de beklenmedik bir şey oluyor. Son 30 yılda giderek sağa kayan merkezci bir parti, merkez-sol parti olarak davranmaya zorlanıyor. Lideri Özgür Özel, solcu bir dil kullanarak aktivistler gibi boykot çağrısı yapmak için sahneye çıkıyor. Önde gelen bir gazetecinin bildirdiği gibi, partinin üst düzey yöneticileri kendi davranışlarına şaşırmış durumda. Bu değişim ve onu yaratan popüler öfke nasıl açıklanabilir?
“19 Mart öncesi” CHP’nin kısır merkezci siyaseti Cumhuriyetin kuruluşunda anti-komünist ve Türk milliyetçisi bir parti olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 1960’ların ortalarında büyüyen bir toplumsal hareket -öğrenciler, Kürtler ve giderek köylüler ve işçiler- tarafından merkez sola itildi. Devrimci coşku ve yükselen faşist-karşıtı hareketlenme zirvedeyken, 1970’lerin sonunda parti daha da sola kaymış gibi görünüyordu. Ancak 1980’de cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinin sağcı bir yeniden yorumuyla şekillenen bir darbe solu yok etti ve neoliberal değişimi başlattı.
1980’de kurulan askeri – teknokratik düzende CHP yasaklandı. Uzantısı olan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) yalnızca darbenin değil, Avrupa’nın sosyal demokrat ve sosyalist partilerindeki muadillerinin de etkisiyle neoliberalleşmeye başlayarak merkez sola çekildi. Yine de 1990’ların başına kadar Kürtlerle yakınlaştı, davalarını destekleyen kampanyalar yürüttü, geniş bir Kürt desteği kazandı ve Kürt hareketinin liderlerini parlamentoya taşıdı. Ancak Güneydoğu’da şiddetlenen savaş, askeri ve bürokratik kurumların partinin başa çıkamayacağı tepkisine yol açtı. Aslında bu kurumlar, 1960’lardan 1990’ların başına kadar sola dönüşü sırasında bile CHP-SHP’nin örgütsel ve ideolojik yapısının çekirdeği olmaya devam etmişti. SHP çöktü ve gerici bir liderlik altında yeniden doğdu. Orijinal CHP adıyla 1992’de yeniden açılan parti, daha da sağa kayarak Kürtleri kesin olarak kaybetti.
Daha geniş tabanlı kamuoyu tartışmaları, son yıllarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) karşı kaybedilenler ya da yetersiz başarılar için hâlâ birbirlerini suçlayan Kemalist ve daha muhafazakâr, milliyetçi parti fraksiyonları arasındaki bitmek bilmeyen atışmalara tanık oldu. Bunlar arasında, Ekrem İmamoğlu’nun etrafında toplanan görece daha muhafazakâr kanat onun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi, Kürtlere açık olması ve Türkler arasında artan popülaritesi nedeniyle moral üstünlüğe sahip gibi görünüyordu. Ancak bu üç fraksiyonun temel eğilimi çok da farklı değildi: sokaklardan uzak durmak ve dar bir kurumsal siyasete bağlı kalmak.
CHP, Erdoğan’ın iktidardaki partisinin ülkeyi insanların eski düzene oy vermekten başka çaresi kalmayacak kadar kötü bir hale getireceğini umarak AKP’nin beceriksizliğine ve katı otoriterliğine bel bağladı. Bu olumsuz strateji tekrar tekrar başarısız oldu. Son yıllarda buna zayıf bir olumlu strateji ekledi: Belediye etkisi.
Parti zaten pek çok belediyeyi elinde tutuyor ancak bunlar iyi yönetilmiyordu. 2019 belediye zaferi CHP’nin düşünce sistemini değiştirdi ve parti belediye hizmet programlarını hızlandırarak tüm sınıflarda yaygın sempati kazandı. Ancak bu, AKP’nin başarılı olduğu türden neo liberal refahçılıktı. Ana muhalefet, ülkenin 1980 darbesinden sonra girdiği feci makro ekonomi yolunu değiştirmeye niyetlenmedi. Sözde altın çağındaki (yani görece daha merkez sağcı ilk on yılındaki) AKP gibi, CHP de sadece yıkımı hafifletmeye çalıştı.
CHP’nin eylemsizlik ısrarı işe yaramış görünüyordu. Gezi ayaklanmasının Erdoğan’ı devirmeyi başaramaması karşısında yılgınlık yaşayanların çoğu “Otur ve seçimleri bekle” mesajına açıktı. Ancak bu sadece dar görüşlülüktü. Erdoğan uzun zamandır İmamoğlu’na saldırının zeminini hazırlıyordu. Tutuklama 19 Mart’ta geldi. O zaman bile CHP yerinden kıpırdamayacaktı. Ancak öğrenciler sokağa döküldü ve partiyi de harekete geçmeye zorladı.
Öğrenciler zinciri kırdı
Öğrenciler neden bu kadar öfkeli? Ekonomi darmadağın ve güvenli bir geleceğe sahip değiller. Üniversite, en azından onlara pek de umut vaat etmeyen iş piyasasına girmeden önce biraz zaman kazandırarak ve aynı zamanda hızla yoksullaşan bir ülkede nasıl hayatta kalacakları üzerine düşünme fırsatları yaratarak birkaç yıllığına bir nefes alma imkânı sağladı.
Erdoğan’ın son yıllardaki hamleleri bu deneyime zehir kattı. AKP’nin üniversite sistemi aracılığıyla kendi alternatif elitini yetiştirmek gibi uzun vadeli bir projesi var. Karşılaştırmak gerekirse, Türk sağı, Amerikan muadillerine kıyasla eğitimi ve entelektüelliği hâlâ çok daha fazla ciddiye alıyor.
Dolayısıyla iktidar partisinin stratejisi, AKP eğilimli yeni bir öğrenci nesli yetiştirerek kampüslerdeki liberallerin ve solcuların kademeli olarak tasfiye edilmesiydi. Ancak yıllar içinde, parti tarafından yaratılan ticari ve siyasi fırsatlar ciddi akademik ve diğer kültürel çalışmalardan büyük ölçüde uzaklaşan kadrolara daha çekici geldi. 2010’ların ortalarında parti daha baskıcı bir yaklaşıma yöneldi.
Akademisyenlerin Kürt yanlısı siyasallaşması da bu dönüşümü teşvik etti, ancak Erdoğan’ın hedefleri daha büyüktü. Barış bildirisine imza atan yüzlerce akademisyeni üniversitelerden tasfiye etmenin yanı sıra, tepeden tırnağa bir dönüşüm başlatarak atadığı kişiler (kötü şöhretli kayyumlar) aracılığıyla üniversiteleri demir yumrukla yönetmeye ve niteliksiz akademik personelle doldurmaya başladı.
Kampüslerde “kültürel hegemonya” hayalini gerçekleştiremeyen parti, rızanın yerine dayatmayı getirerek bu süreçte yükseköğretimi erozyona uğrattı.
Kayyumların yönettiği üniversitelerin yarattığı hayal kırıklıkları ve kampüslerin giderek siyasallaşması öğrencilerin CHP’nin pasifizm ısrarını göz ardı etmelerine yol açtı. Çoğunluğu İstanbul Üniversitesinden olan gençler, tutuklanmanın gerçekleştiği 19 Martta polis barikatlarını kahramanca yardı ve belediye binasına yürüdü. Böylece yakın tarihin en kitlesel protesto dalgalarından birini başlattılar.
19 Mart’tan 26 Mart’a kadar Türkiye’nin dört bir yanındaki küçüklü büyüklü şehir ve kasabalarda her gün bir milyona yakın insan toplandı. CHP önce Çarşamba günü yapılacak sonuncusuyla büyük mitinglerin sona ereceğini ilan etti. Ancak halkın baskısı onları Cumartesi günü bir miting daha ilan etmeye itti. Bu dalgalanmalara rağmen, üst kademe yine de protestoları kontrol altında tutmak için çabalarını sürdürüyor.
Öğrenciler protestoları ve partiyi radikalleştiriyor ancak şimdilik çoğunlukla yalnızlar. Küçük sol partiler dışında hiçbir örgütlü güç CHP’yi daha çekişmeli bir yöne itmek için onlara katılmıyor. Bunun pek çok anlaşılabilir ve her potansiyel müttefik için farklı nedenleri var.
En göze çarpan şey ise örgütlü Kürt hareketinin yokluğu. Sayısız Kürt bireysel olarak protestolara katıldı. Ancak örgütlü hareket ağırlığını koymuyor. Sahne CHP’ye ait ve daha sonra özür dilense de (partinin ulusalcı fraksiyonunun liderinin Nevruz kutlamalarını küçümsemesi ve Kürt bayraklarına “paçavra” demesi gibi) oldukça milliyetçi mesajlar yaygın. Küçük bir azınlık olsa da, bazı gösterilerde birkaç bin genç Kürtleri hedef alan ırkçı sloganlar atmış, bu da Kürtlerin katılımı üzerinde caydırıcı bir etki yaratmıştır.
Hükümetin Kürt sivil siyasi liderler ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve onun Suriye’deki silahlı uzantılarıyla yürüttüğü müzakereler de Kürtlerin örgütsel yokluğundaki bir diğer etken. Gerçekçi bir barış şansı var gibi görünüyor ve hareket şimdilik Erdoğan ile önemli bir çatışmadan kaçınıyor. Bununla birlikte, Kürtlerin liderliğindeki Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) Cumartesi günü yapılması planlanan gösteriye katılma kararını açıkladı. Eğer parti gerçekten de tam güçle katılırsa, oyunun kuralları değişebilir.
Türk ve Kürt tarihinde yoksullar arasında solun kalesi olan Alevi mahalleleri ve kasabaları 2013’deki Gezi protestolarında yaptıkları gibi ayaklanmıyor. Tıpkı Alevi kasaba ve köylerinin daha dağlık bölgelerde olması gibi, bu yoksul ve kuşatılmış mahalleler genellikle şehirlerin dış kesimlerinde yer alıyor. Daha az şiddetle olsa da, Cumhuriyet döneminde muhafazakâr güçler tarafından tekrarlanan yüzlerce yıllık zulüm, Osmanlı döneminde Alevileri şehir merkezlerinden uzak tutmuştur. Alevi mahallelerinin şu anki sessizliği de anlaşılabilir bir durum: Türk polis güçleri, zaman zaman acımasız olsalar da, 2013 yılında Taksim ve çevresindeki protestoların çoğunda ölümleri önlemek için ellerinden geleni yaptılar. Ancak iş Alevi mahalleleri ve kasabalarına geldiğinde, mezhepçi (ve aynı zamanda sosyalizm karşıtı) bir nefretin dizginlerini saldılar ve bu da çok sayıda cana mal oldu. Bugün, özellikle Mart ayı ortasında Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) kontrolündeki Suriye’de binden fazla kişinin ölümüne neden olan mezhepçi katliamlardan sonra, Aleviler yoğun bir tehdit altında. Türk hükümet medyası HTŞ lideri Ebu Muhammed El Colani’nin sivillerin topluca öldürüldüğünü inkâr etmek yerine kontrolden çıkmış savaşçıları suçlayan açıklamasına bile ters düşerek katliamları eski diktatör Beşar Esad‘ın destekçilerinden arta kalanların rutin temizliği olarak lanse etti. Sünni kent yoksulları doğrudan Erdoğan’ın yanında yer aldığından, örgütlü Alevilerin katılmaması yoksul bölgelerde görece sessizlik anlamına da geliyor.
Birçok militan işçi lideri genel grev çağrısında bulunsa da, bu henüz kitlesel bir talep değil. Hem merkezci hem de solcu büyük konfederasyonlar bunu kendileri için oldukça tehlikeli olabilecek bir sınıf direnişine dönüştürmekten kaçınacaktır. Türkiye’deki sendikalar dünyanın dört bir yanındaki diğerleriyle aynı neoliberal baskı altında olup 1990’lardan önce sahip oldukları ivmenin çoğunu kaybetmiştir.
Bir zamanlar, özellikle de 1970’lerde yaptıkları gibi geniş halk taleplerini omuzlamak bir yana, üyelerine çok az şey sunuyorlar. Bu nedenle, başka yerlerde de olduğu gibi, halk onlara şüpheyle yaklaşıyor. Ancak Türkiye’de otoriter bir hükümet altında faaliyet göstermenin ve Erdoğancı destekli şirketçi sendika konfederasyonunun ağır rekabetinin getirdiği ek bir yük var.
Bunlara rağmen, sendikalaşma 2010’ların sonunda bir yükseliş gösterdi ve bu da kendilerini bu yükselişi bir patlamaya dönüştürme kapasitesine sahip görmeyen konfederasyon liderlerini paradoksal bir şekilde daha temkinli hale getiriyor. Bu tavırlarını ancak tabandan gelecek daha fazla baskı değiştirebilir.
Erdoğan’ın kartları
Hükümet bu halk tepkisini neden öngöremedi ve şimdi durumu kurtarmak için ne yapabilir?
Erdoğan’ın baskı zamanlaması korkunçtu -ve şimdilik geri tepti. Aynı anda hem çok özgüvenli hem de paradoksal olarak çok güvensizdi. Hepsinden önce bunun nedeni Suriye’de en büyük emperyalist zaferini kazanmış olmasıydı; hükümet ideologları dünya tarihini değiştirdiklerinden emin görünüyordu.
Hükümetin şişirilmiş özgüveninin ikinci nedeni Kürt barışı süreciydi: Erdoğan’ın takımı (bazı açılardan haklı olarak) Türk demokrasisine karşı topyekûn bir savaş açarsa Kürtlerin yardıma gelmeyeceğini hesapladı. Ancak bazı komplikasyonlar da vardı: iktidar bloğu içindeki homurdanmalar müzakere sürecini yavaşlatmaya ve hatta belki de rayından çıkarmaya başladı.
Ayrıca, Suriye’den HTŞ ile oradaki Kürt güçleri arasındaki müzakerelerin Erdoğan’ın istediği yönde ilerlemeyebileceğine dair işaretler geliyor. Kısmen bu komplikasyonlar sonucunda, gösterilerde örgütlü Kürt hareketi olmasa da, birçok Kürt lider son baskılara şiddetle karşı çıkarak Erdoğan’ı şaşırttı.
Üçüncü ve daha önemli olarak, Donald Trump’ın ABD başkanlığına geri dönüşü, Erdoğancıların özgüvenini yükselten başlıca “konjektürel” unsurdur. Hiç de yanlış olmayan bir şekilde, rejim ideologları 6 Kasımda Trump’ın seçilmesinden sonra dünyanın Erdoğan gibi liderler lehine radikal bir şekilde değiştiğine inanıyor.
Ancak her şey plana uygun gelişmedi. Erdoğancılar, Trump’ın 20 Ocak’ta göreve başlamasının hemen ardından Kürt meselesini Türkiye lehine çözecek kararlı bir adım atacağına güveniyorlardı. Ancak bu hamle hiçbir zaman olmadı.
Bu güven artışlarıyla eş zamanlı olarak Erdoğan, özellikle hayat pahalılığı krizi nedeniyle azalan bir popülariteyle karşı karşıyaydı. Emperyalist başarısının zirvesinde ve ekonomik performansının dibe vurduğu bir dönemde Erdoğan riskli bir seçim yarışına girdiğinin farkındaydı. Bu nedenle, özgür ve adil bir seçimin saltanatını ve dolayısıyla emperyal projesini sona erdiremeyeceğinden emin olmak için her şeyi bir darbe ile bitirmeye karar vermiş gibi görünüyor.
Darbesi şimdilik geri tepmiş görünse de, Erdoğan’ın elinde hâlâ birçok kart var: Trump, (yeni bir mülteci krizi istemeyen) Avrupa Birliği, küresel ve ulusal iş çevreleri en azından sessizlikleriyle şu anda onun yanında. Halkı yoksullaştıran ve iktidar bloğunu zor duruma sokan kişi Erdoğan’ın Haziran 2023 sonrası maliye bakanı Mehmet Şimşek, ancak küresel kapitalizmin ve Türkiye’nin genellikle Erdoğan karşıtı iş dünyası derneği TÜSİAD’ın sessiz kalmasının nedeni onun politikaları.
Olasılıklar
Dolayısıyla muhalefet, her zamanki büyük destek kaynaklarının -yerel iş dünyası, AB, ABD ve “uluslararası piyasalar” -kendisini etkili bir şekilde savunmasının pek mümkün olmadığını görüyor. Bu durumdan kurtulmak için sola kayması ve daha çatışmacı bir yaklaşım benimsemesi gerekecektir. Ancak 1990’lar sonrası merkezciliğine sabitlenmiş olan CHP, kaynayan halk öfkesini disiplinli, amaca yönelik işçi sınıfı öfkesine dönüştürmek yerine hâlâ kontrol altında tutmaya çalışıyor. İnatçılığını ancak daha fazla halk baskısı kırabilir. Böyle bir değişim olasılığı var mı?
Bugün direnişin beyin ve kas gücü kampüslerde ve daha görünür halde CHP gösterilerinde. İstanbul Teknik Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi gibi belli başlı üniversitelerin yanı sıra ülke çapında irili ufaklı bir dizi üniversitede öğrenciler dersleri boykot ediyor. Boykot dalgasını, 1960’lardan beri demokratik, anti-emperyalist ve sosyalist aktivizmin merkezi olan Orta Doğu Teknik Üniversitesi başlattı. Bunlar etkin boykotlar: öğrenciler sadece derslere girmemek, gösteriler ve yürüyüşler düzenlemek ve eğitimle ilgili taleplerini dile getirmekle kalmıyor, ülke çapındaki protestoları göz önünde bulundurarak örgütleniyor ve bunları nasıl daha da siyasallaştırabileceklerini tartışıyorlar. Ancak direnişin bu iki alanla sınırlı kalması vahim sonuçlar doğurur çünkü bu AKP’nin mağduriyet örgütlenmesinin ana eksenlerinden birini yeniden üretir: sözde “yerli ve milli” AKP’ye karşı “yabancılaşmış” ve “elitist” CHP.
Türk üniversiteleri genellikle birkaç yılda bir hareketlenme dalgalarına tanık olur. Yakın geçmişte eğitimle ilgili protestolar, kayyum dayatmaları ve deprem yardımlarının kötü yönetimi üniversiteleri salladı. Ama bunların hiçbiri AKP rejiminin eğitimi “elitist” olarak kurgulamasını engelleyemedi. Bu hareketliliğin devam edip etmeyeceğini, büyüyüp büyümeyeceğini ya da kampüs ve CHP alanlarının ötesine geçip hükümetin kurgusuna bir çentik atıp atmayacağını söylemek için henüz çok erken.
Öğrenci protestoları beklenmedik bir direniş hareketine yol açtı, ancak tek başlarına bunu yapıcı gündemiyle bir işçi sınıfı hareketine dönüştüremezler.
Erdoğan’ın darbesine karşı direniş şimdiden bir halk hareketidir; her ideolojiden yoksul, işçi sınıfı ve üst orta sınıf insanlar Türkiye’nin her yerindeki şehirler ve kasabalarda toplanıyor ve rekabetçi seçim sistemini savunuyor. Ancak, yoksullar ve işçi sınıfı, sınıf olarak kapasiteleriyle yer almıyor. Bazı sendika liderleri, öğrenci liderleri ve sosyalist gruplarla birlikte büyük konfederasyonları genel greve zorlamaya çalışıyor. Katılımcılar halihazırda mevcut hareketin güçleri ve sınırlarına ilişkin görüşmeler yapıyor ve yön değiştirmeye hazır olduklarının sinyallerini veriyor. Bu noktada öğrencilerin kitlesel protestoların önünü açtığı kesin, ancak CHP buluşmaları henüz Erdoğan’ın saltanatına son verebilecek ve sürdürülebilir bir demokrasiye yol açabilecek daha geniş koalisyonlar için bir alan yaratmadı. Önümüzdeki birkaç hafta, diğer halk güçlerinin dengeyi değiştirmek için müdahale edip etmeyeceğini gösterecek.

Cihan Tuğal kimdir: 1997’de Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi. Ardından Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorası yaptı. Northwestern Üniversitesi’nde post-doktora için iki yıl bulunduktan sonra, Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de 2005 yılında çalışmaya başladı.
Pasif Devrim isimli kitabının yanında, bilimsel ve siyasi dergilerde birçok makale yayınladı. Kaliforniya Üniversitesi, San Diego ve Boğaziçi Üniversitesi’nde de misafir hoca olarak dersler veren Tuğal, çalışmalarına Berkeley’de sosyoloji profesörü olarak devam etmektedir





