Sokak protestolarının gençlik enerjisi başarısız ilerici partileri hayat öpücüğüyle yaşama döndürüyor ve bu her yerde uygulanabilecek bir model tespitinde bulunan gazeteci Ece Temelkuran’ın Guardian‘a kaleme aldığı yazıyı 5 yıldızlık çevirmenimiz Ayşen Tekşen A3haber okuyucuları Türkçeleştirdi.
Yirmi yıllık iktidar gaspı, tüm devlet kurumlarının ele geçirilmesi ve Türk vatandaşlarını İslamofaşist uşaklar olarak yeniden şekillendirme amaçlı ağır baskıdan sonra Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın otoriter rejimine karşılık veriyor. Rejimin kaleleri de dahil olmak üzere ülkenin tüm şehirlerinde son bir haftadır protestolar devam ediyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun bu hafta düzmece yolsuzluk suçlamalarıyla gözaltına alınması halkı harekete geçirdi; günler içinde, protestolar daha büyük bir şeye, demokrasi, haysiyet ve özgürlük isteyen ulusal bir isyana evrildi. Protestolar pek çok kişiye 2013 ayaklanmasını hatırlattı, ancak bu kez Erdoğan yönetimi ve ağır ekonomik kriz pençesinde gelecek umudunu kaybettiğini düşündüğümüz gençler, artık yasaklanmış olan halk toplanmalarına katılmanın sonucunda sınırsız polis şiddetini göz alarak sokaklara çıktılar.
Pankartları süsleyen sloganlardan biri yaşanan hissi kusursuz şekilde yakalamıştı: “Biz yanarsak, sen de bizimle yanacaksın.”
Protestolar siyasi mizahla dolu olsa da, herkes olup bitenin şaka olmadığının farkında: ülke siyasi açıdan dönüşü olmayan bir noktada.
Ok yaydan çıktı. Ya Erdoğan geri adım atacak ya da … Bu “ya da” korkutucu bir olasılık olabilir. Yine de, halkın korku duvarını yıkma kararlılığı emsalsiz ve Gezi’nin aksine, bu kez ana muhalefet partisi siyasi eyleme “ev sahipliği” yapıyor -ya da en azından yapmaya çalışıyor.
İmamoğlu sadece Türkiye’nin en büyük şehrinin belediye başkanı değil, aynı zamanda geniş kitlelere yayılan popülerliğiyle Erdoğan’ın güvenilir tek rakibi. Rejimin mali yolsuzluk, suç örgütü liderliği, terörist örgütlerle işbirliği gibi şaibeli iddiaları nedeniyle gözaltına alınmadan hemen önce, bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimleri için adaylığını açıklamak üzereydi.
Bazı kamuoyu yoklamaları, 2028’de yapılması planlanan bu seçimde İmamoğlu’na desteğin muhtemelen Erdoğan’ınkini geçeceğini gösteriyordu. Erdoğan’a yakın kaynaklara göre, İmamoğlu’nu tutuklamak, itibarsızlaştırmak ve ana muhalefet partisine kayyum atamak planlanmıştı. Yıllardır Erdoğan’ın yöntemi buydu. Muhalefet partilerinden -hem sosyal demokrat hem de Kürt- belediye başkanları gözaltına alındı ve İmamoğlu’nun tutuklanması bekleniyordu. Gözaltına alınmasından önce çektiği son videosunda, bir yandan giyinirken serinkanlı bir tavırla Türkiye halkı için “kararlı duracağını” söyledi.
Onun sözlerini eylem çağrısı kabul eden yüzbinler ilk geceden itibaren meydanları doldurdu. Protestoların boyutunu gören ana muhalefet partisi, cumhurbaşkanlığı adaylığı için ön seçimlerini kitlesel bir siyasi eyleme dönüştürerek, İmamoğlu’na desteğin parti siyasetinin çok ötesinde olduğunu rejime göstermek için tüm vatandaşları oylarını İmamoğlu lehine kullanmaya davet etti. Yaklaşık 15 milyon kişi İmamoğlu için oy kullanarak onun resmi muhalefet adayı konumunu sağlamlaştırdı.
Bu hikâyenin ayrıntıları kafa karıştırıcı olabilir. Otoriter bir liderin kullandığı sınırsız yalanlar ve hileleri takip etmek de zor olabilir. Ancak Türkiye’de yaşananlarda dünyanın her yerindeki demokrasiler için önemli bir ders vardır.
Son on yılda, bazı Avrupa ülkeleri ve ABD’de gördüğümüz gibi, merkezci siyasi partilerle saf tutarak direnmek etkili olmadı ve ilham verici olsalar da, Occupy tarzı sokak politikaları, yükselen faşizm dalgasına karşı koymaya yetmedi.
“Tekrar dene, tekrar başarısız ol” stratejileri son yıllarda tükenmiş olup en son örneği ABD’dir. Geleneksel siyasi partilerin -ABD’de Demokratlar ve Avrupa’da sosyal demokratlar- Erdoğan ya da Donald Trump gibi liderlerin kitlelerde yarattığı siyasi ve ahlaki öfkeden yararlanmakta başarısız oldukları açıktır. Sokak siyasetinden taşan siyasi enerji, geleneksel siyasi partiler tarafından kucaklanamayacak kadar öngörülemezdir ve gençlik coşkusuna sahip kitleler, yıpranmış siyasi kurumlarla aynı safta olma konusunda kararsızlar.
Peki çözüm nedir?
Eski ekol ilerici muhalefet partileri gemi enkazlarını andırır -çürüyen yapılardır. Toplumun ilerici kesimleriyle organik bağlarını zedeleyen neo-liberal hegemonyayla birlik olmanın ardından son elli yılda tüm hayati öğelerini kaybettiler. Fazlasıyla bürokratikleşmelerinin sonucu olarak, yeni aşırı sağın çevikliğine ayak uyduramayan felçli devler haline geldiler.
Şu anda Türkiye’de yaşanan şey, gençlik enerjisinin bu enkazın etrafında sürü halinde toplanarak ve yüzerek batığı bir resife dönüştürmek suretiyle ona yaşam öpücüğü vermesidir. Gençlik liderleri günlerdir önemli parti toplantılarında konuşmalar yapıyor ve sürekli olarak ortak eylem için ana hatları müzakere ediyorlar. Olası her fırsatta, öfkelerinin İmamoğlu’nun tutuklanmasının ötesine geçtiğini tekrarlıyorlar. Varlıkları siyasi hareketin ruhunu geri dönülmez şekilde değiştiriyor ve sosyal demokrat partiyi ileriye, yaşama ittiriyor. Bu süreç boyunca gençler ağır hareket eden devi yönlendirmeyi öğrenirken, dev de rejimin acımasız taktiklerine karşı koyacak kadar çevik ve cesur olmaya uyum sağlıyor.
Sadece Türkiye değil ama çok geçmeden Avrupa ve ötesi için de demokrasiyi otoriterliğin yükselişinden korumanın temel sorusu şöyle olacak: Kitlelerin gençlik enerjisinin enkaza girerek onu canlı bir organizmaya dönüştürmesine izin verilecek mi? Otoriterliğe meyilli tarihsel akıntıya meydan okuyabilecek kadar sağlam bir organizmaya?
Türkiye, önümüzdeki günlerde bu soruya cevap verecek.





