Yeni yılın rehaveti üzerimizdeyken a3haber’in editörleri ile 2026’da ne olur/olmaz muhabbetinin en sıkı yerinde elektronik posta ile gelen bilgi/ihbar dikkatimizi çekti.
A3haber’in posta kutusu hep doludur.
Kimi zaman bir haber için övgü/yergi/eleştiri içerenler de olur, kimi zaman hakaret/tehdit içerenler de. Alıştık artık, sadece hepsini “önemseyerek” okuruz.
Bu postalardan birinde 26 Ocak’ta yayınladığımız “Ölmeden öldüreceklerdi, asıl hedef kim var?” başlıklı yazıdaki Antalya Büyükşehir Belediye Şirketi ALDAŞ ile Manisa Büyükşehir Belediyesi arasındaki “protokolün” ilginç öyküsüne atıfta bulunuyordu.
Elektronik postayı gönderen, yazının içindeki isimlerden biri ile ilgili ciddi bir “iddia” yazmış ve sonuna da “Bunu haber yapabilirseniz gazeteci olduğunuza inanacağım” gibi biraz şaka biraz tehdit içerin not düşmüştü.
Madem okuyucu böyle düşünüyordu bize de işin “peşine” düşmek kalıyordu.
İddiaya göre; Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin bağlı kuruluşlarından birinde üst düzey bir bürokrat, kargo ile gelen sentetik/narkotik bir maddeyi teslim alacağı sırada kargo görevlisi ile birlikte pusuda bekleyen sivil polisler tarafından göz altına alınmış, önce ters kelepçe yapılmış sonrasında gözaltı işlemi yapılarak emniyete götürülmüştü. Elbette kurumun ve gözaltına alınan bürokratın ismi vardı ama bizim için sadece “ham bilgi” olduğundan anlamı yoktu.
Günler geçti hatta hafta devrildi.
Kaynaklarımızı zorlayarak elde edebildiğimiz bilgi olayı doğruluyor ama “belge” konusunda istediğimiz noktaya ulaşmamızı engelliyordu.
Bir tutanak/fotoğraf/video bütün haberi “gerçek” kılacaktı.
Sıradan bir öğleden sonra aynı kişi/kişilerden yeni bir elektronik posta daha aldık.
Aynı konuda başka “uyarıda” bulunuyor ve bizim elde etmeye çalıştığımız belgeler ile ilgili iddialarına yenisini ekliyordu..
Neydi o uyarı?
İddiaya göre bizim de çabaladığımız “güvenlik kamerası” görüntüleri, gizli eller tarafından sessizce yok edilmek üzereydi.
Tutanak yok, fotoğraf yok ama görüntülerin varlığına biz de güveniyorduk.
Toplanıp bir karar verdik.
Böyle bir şeyi engellemeli en azından ifşa etmeliydik ki deliller kaybolmasın.
Buna benzer bir olayı Kasım 2014’de bizzat yaşamıştım.
Haber kaynağım İzmir Emniyet Müdürlüğü deposundan binlerce uyuşturucu hapın kaybolduğunu söylemişti.
Elimdeki tek bilgi buydu.
Haftalarca araştırmama rağmen herhangi bir belgeye ulaşmam mümkün olmamıştı.
Daha önce narkotikte çalışmış, oradaki “düzene” ayak uyduramadığı izin sonrasında “karakola” sürülmüş eski bir polis tanıdığa cesaret edip sordum.
Günler sonra şu yanıt geldi: “Olay doğru ama kimse konuşmak istemiyor. Böyle şeyler genelde sessizce halledilir ve mutlaka bunun içinde bir sürü isim vardır. Onlar da yanmamak için birbirleri hakkında konuşmazlar. Yani işin zor…”
O dönemki genel yayın yönetmeninin yanına gidip olayı anlattım.
Haber olacak kadar “delil” olmasa da kaynaklarıma güveniyordum ve bunun karşılığında açılabilecek olası davaları/cezaları/tekzibi kişisel olarak “kabul” ettiğimi, köşemde bu iddiayı yazmak istediğimi söyledim.
Riski almak, kaynaklarım ile kurduğum ilişkinin “samimiyetine” güvenmek zorundaydım.
20 Kasım 2014’de 9 Eylül Gazetesi’nin 3. sayfasındaki köşemde “Ecstasyler kayboldu” başlığıyla iddiaları dile getirdim ve şöyle yazdım:
“Gel zaman, git zaman. Yakalanan hapların incelenmesi için, laboratuvara gönderilmesi gerekiyordu. Gitti de… İşte ne olduysa ondan sonra oldu… Emniyet laboratuvarı yakalanan maddelerin uyuşturucu olduğuna dair raporu verdi ama binlerce uyuşturucu hap bir daha ortalarda görünmedi. Şaka değil… Binlerce uyuşturucu hap kaybolmuştu. Hem de emniyetten…”
Ertesi sabah gazeteye geldiğimde herkesten daha heyecanlıydım. Gazete bayilerdeydi ve muhtemelen “muhatapları” da okumuştu. Her an kapıya iki polis gelip götürebilirdi. Saatler geçti biraz daha rahatlamıştım ama “bürokratik” işlemlerin uzun sürebileceği belki de gece saatlerinde “gözaltına” alınabileceğimi düşünüp duruyordum.
Dahili telefon çaldı ve sekreterimiz İzmir Emniyet Müdürü Celal Uzunkaya’nın aradığını söyledi.
Şimdi yanmıştım sanırım…
Telefonun bağlanmasını bekleyip sadece “efendim” diyebildim.
Daha sonra Emniyet Genel Müdürü de olan o dönemin İzmir Emniyet Müdürü Celal Uzunkaya beklediğim gibi bir konuşma yerine hâl hatır soruyordu.
Kısa yanıtlar vererek “emniyete davet edilmeyi” beklerken Uzunkaya şunları söyledi:
“Doğal olarak ele geçirildikten sonra emniyetimize ait narkotik şubede bulunan özel bir bölmede saklanan üç bine yakın uyuşturucu hapın kayıp olduğu doğrudur. Konu ile ilgili olarak emniyet içinde idari soruşturma başladı. Ayrıca konunun adli yönden araştırılmak üzere savcılığa da intikal ettirildi.”
Konuşmamız sonrasından yaptıkları “güzel” şeyleri de yazmamız konusundaki istekleri olduğunu zar zor anımsıyorum.
Telefonu kapattığım gibi sevinçle genel yayın yönetmeninin odasına yeniden gittim.
Kısaca anlattım, ertesi günün manşeti belliydi: Gazetecilik farkı…
Ve bu risk, o yıl düzenlenen Hasan Tahsin Gazetecilik Yarışması’nda “araştırma” dalında birincilik ödülüne layık görüldü.

Bu anekdotu neden anlattım?
Hayatın kendisi de öyledir ama gazetecilik tamamen “güven” üzerine kurulu bir meslektir.
O güveni haber kaynağı/okuyucu bağlamında bir kez yitirirseniz bir daha size güvenip bilgi vermezler hatta özellikle kaçarlar.
Çok şükür 40 yıldır buna “özen” göstererek gazetecilik yaptım.
Belki kışlığım, yazlığım, yatım, arabam olmadı ama benden sonrakilere güven duyabilecekleri, hayata “ihanet” etmeyen bir kalem bırakabileceğim için mutluyum.
Biz dönelim konumuza…
Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin bağlı kuruluşunda yaşandığı iddia edilen sentetik/narkotik olayla ilgili en çok güvendiğimiz “güvenlik kamerası kayıtları” elimizden kayıp gitmek üzeriydi.
Öyleyse bir şey yapmalıydık.
Düşünüp taşınıp şu karara vardık. Bu kayıtları sildirmemeliyiz.
Onun içinde bu konuyu haber yapmak yerine “gazeteciliğe uygun” biçimde “önceden” paylaşmalı ve bir nevi ön almalıyız.
Kişisel sosyal medya hesabımdan kurum/kişi isme vermeden ama olayı “kısaca” anlatarak belki de son “uyarıyı” yaptım.
Paylaşımımı görüp daha önceden tanıdığım pe çok Manisalı bilgi almak ya da bilgi paylaşmak amaçlı aradı sordu.
Bir nevi iddiayı kentin insanları üzerinde de “ölçmüş” olduk.
Haber yapabilmek için “çabalarımız” sürerken “kötü haber” geldi.
Kayıtlar silinmişti…
Kendi aramızda yaptığımız değerlendirmenin ardından yine bir “risk” alma zamanı gelmişti.
Ve ben bu riski bütün tecrübelerime dayanarak alabileceğimi söyledim.
Dün ne düşünüyor isem, bugün de aynı fikirdeyim.
Hatta artık daha “açık” yazmak gerektiğine inanıyorum.
Ne “tatilden” yeni dönen il başkanına ne de “kardeşim” danışmana sordum.
Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin bağlı kuruluşu olan MASKİ’de 11 Aralık 2025 günü saat 18.30 ile 19.00 arasında kurye ile gelen bir pakete, uzun süredir “takipte” oldukları belli olan sivil polisler tarafından el konulmuş, paketin getirildiği üst düzey bürokrat (adı belli ama resmi bir soruşturma açılıncaya kadar bizde kalacak) ters kelepçe ile kurum girişinde göz altına alınmış ve emniyete götürülmüş, araya giren “hatırlı” kişiler sayesinde ifadesi alınıp serbest bırakılmıştır. Olay günü olan 11 Aralık 2025 gününe ait “güvenlik kamera kayıtları” da 24 saati kapsayacak şekilde silinmiştir…
Öncesinde “önlem alma” amaçlı sosyal medya paylaşımım işe yaramamış sonuçta.
Ancak bu sonuç bize şunu açıkça gösteriyor.
- Emniyet güçlerinin de “talebine” elektrik arızası yüzünden “silindiği” belirtilen bu görüntülerin asla “kaybolmayacağı” bilinmiyor mu?
- MASKİ gibi 24 saat güvenlik kameralarının çalıştığı, çalışması için güç kaynağı ve jeneratörün olduğu bir kurumda nasıl olur da “elektrik” arızası” olur.
- Teknolojinin geldiği noktada 24 saat açık olan ve her biri kendi “kullanıcı şifresi” ile girilen bilgisayarlara kimin hangi şifreyle, hangi saatte girip bu işlemi yaptığının “ortaya çıkmayacağını” sananlar kim/kimler?
- Güvenlik kamera kayıtlarının üç, beş, on beş gün öncesi ve sonrası silinmezken nasıl olup da sadece 11 Aralık 2025’taki kayıtların silindiği sorusu bile olayın “doğruluğunu” göstermez mi?
Şimdi bekleme zamanı… Gazeteci sabrıyla, güvenle, kendine ve kaynaklarına inanarak “gerçeğin” ortaya çıkacağı güne kadar fikri takip yaparak “bekleme” zamanı.
Unutmayın, hiçbir “gerçek” sonsuza kadar saklanamaz…
Peki bunlar yaşanırken belediyeyi yönetenler ne yaptı?
Onu da bir sonraki yazıda okuyacaksınız…




